31 Ekim 2012 Çarşamba

"Ruhumuzu Satıyoruz Ama Sıradan Birine Değil"


Günümüz futbolunda seyirci giderek futbol takımlarının dışına itilip müşterileştirilirken bambaşka hikayeler içimizi ısıtıyor. Bilet parası, forma parası, kulüp dergileri, kulüp kredi kartları kısacası içinde kulübün isminin olduğu her şeyi satmaya yemin etmiş bir piyasa gözlerimizin önünde canavarlaşarak büyürken tüm bunlara parayı ödeyen taraftarlar ise kulüple ilgili tek kelime dahi edemiyorlar. Seçilecek kulüp başkanıyla ilgili sadece sağda solda muhabbet edebilen , bunları tribünde hiç konuşamayan yığınlar oluşturulmak isteniyor ve bu bir şekilde başarılı da oluyor.


Kulüpleri, onları bu günlere getiren emektar futbolcularından cefakar taraftarlarından kopararak “A.Ş” bataklığına sürükleyen şirket yönetim kurulu başkanlarıyla dolmuş durumda futbol dünyası. Yurt içinde daha çok çarpık şekilde ilerleyen bu sistem Avrupa’da da sistematik şekilde kulüp satın almalarla ilerliyor. Arap şeyhlerine satılan takımlardan tutun da futboldan anlamayan sadece kâr getirdiği için satın alan patronlar dönemini yaşıyor Avrupa! Çok yakında bu zengin spor aktivistleri (!)  çocuklarına doğum günlerinde alt liglerden takım alırlarsa hiç şaşırmam.

Hikayemiz Almanya’dan… Doğu Almanya kökenli Union Berlin taraftarları, takımın dışına itilmiş müşteri taraftardan daha fazlasını anlatıyor. 1966 yılında kurulan takımın temelleri 1906’ya yani daha eskiye dayansa da şu anki halini alışı 1966 olarak temel alınıyor. Kulübün mazisindeki en büyük başarısı 2001 yılında sürprizlerle dolu bir Almanya Kupası’nda 2.lig takımı olarak finale yükselmesi ve finalde kaybetse de rakibi Schalke 04’ün Şampiyonlar Ligi’ne katılmasıyla UEFA kupasını katılması ve orada 2. tura yükselmesi oldu.

Kulübü diğerlerinden ayıran en belirgin özelliği taraftarları daha doğrusu taraftarlarının kulüple kolektif yaşantısı diyebiliriz. Yıllarca 3.ligde mücadele eden Union Berlin 2.lige çıktığında hali hazırdaki stadı pek de “cilalı” futbol kriterleri dönemine yakışmıyordu. Union Berlin’in stadı “An der Alten Försterei” etrafını hatta içini saran yaban otlarıyla 3.Lig statlarının bile gerisinde görüntü sergiliyordu. Stadın biran önce tepeden tırnağa elden geçirilmesi, koltukların takılması, ayakta maç izlenen tribünün adamakıllı onarılması, tribünlerin üstünün kapatılması, alttan ısıtma tesisatının kurulması, soyunma odalarının yenilenmesi, elektronik tabela asılması, otopark yapılması gerekiyordu. Ama bir problem vardı kulübün bunlara ayıracak parası yoktu. Ve bu kriterler sağlanmazsa Union Berlin’in 2. Lige kabul edilmesi, devam etmesi biraz zor gözüküyordu.

Bu maddi krizde “iş başa düştü” dercesine Union Berlin taraftarı hep birlikte el ele vererek kafalarına inşaatçı baretlerini geçirerek stadyum yapımına koyuldular. Yaklaşık bir yıl kar kış demeden sıcak demeden çalışan taraftarlar sonunda bir stat yapmışlardı ve takımlarına bir stat kazandırmışlardı. Şimdi o “cilalı” futbol düzeninin “kriterlerine” uygun bir stat kazandırdılar takımlarına ve bunun onurunu yaşıyorlar. O stadın her yerinde alın terleri ve takımlarına duydukları sevgi var ve bundan oldukça da mutlular.

Union Berlinli taraftarların takımlarını sahiplenişleri ve onunla bir bütün olması değil yönetimde söz sahibi olmak; hem söz sahibi hem fiil sahibi haline getiriyor onları. Şimdi bir farklı haberle önümüze geldiler. Union Berlinliler stat yaptıktan sonra daha büyük işlere kalkışacaklarının sinyalini vermişti zaten. Yine bir stat projesi var. Taraftarın kendi elleriyle yaptığı stadı genişletmek yenilemek adına yönetim %58’ini satmaya karar verdi. Bu sıradan diğer kulüplerin statlarının başına alacağı sponsor isimlerine benzese de yönetim öyle bir kampanya başlattı ki yine bir “imece” niteliğindeydi bu kampanya. Kampanyanın sloganı “Ruhumuzu satıyoruz ama sıradan birine değil!” Buna göre kulüp taraftar ve üyeleri belli bir miktar para vererek stadyumun parçalarından satın alabilecek. İşin içinde para olması “burun kıvrılacak”  cinsten olsa da Union Berlinliler gayet memnun bundan.

Kulüp Başkanı Zingler “ Statlar onu en çok hak edenin olmalı. Çünkü statlar iş adamları ya da yatırımcılar için değil taraftarlar için bir anlam ifade ediyor” diye durumu kısaca özet geçiyor. Taraftarlardan Four-Four-Two dergisinin görüştüğü Stein ise “geçmişte bu kulübe her şeyimizi vereceğimizi gösterdik” derken bu iş için verecek parası olmasa da projeyi desteklediğini söylüyor.

Proje tam anlamıyla ne kadar destek bulacak bilinmez ama taraftarlar bu karardan ve satıştan oldukça memnun, dedikleri gibi bir “satış” var ama sıradan birine (patronlara, yatırımcılara, para balarına) değil. “Satış” kulübün gerçek sahiplerine yapılıyor.

Union Berlinliler oldukça farklı bir taraftar profili sergilerken, bir takımı yaşamanın nasıl bir şey olduğunu gösteriyorlar ele güne…Bunu kanıtlayacak bir örnek daha vermek gerekirse şu hikayeye bir göz atalım. Noel gecesini insanlar kilisede geçirirken Union Berlinliler nerede geçiriyor dersiniz? Evet, kendi elleriyle yaptıkları ve kendilerinin satın almaya çalıştıkları statlarında! Ve slogan net, basit: Kiliseler boş, stadyum dolu! 11 yıldır  Union Berlinliler Noel’i kilisede değil statta geçirmeyi seçiyorlar ve Noel gecesi statlarını dolduruyorlar.

Herkes bir Union Berlin taraftarı kadar olamayabilir ama en azından olmayı deneyebilir, hiç yapamıyorsa takımındaki kötü gidişe takımının yönetimine muhalefet edebilir. Yasaksız, sansürsüz tüm taraftarlar kendi takımlarına sahip çıkmayı deneyebilir. Belki o zaman herkes bir maçı izlemeye ailecek gidip, biber gazı yemeden,  kavgasız, küfürsüz bir tribün ve stat ortamı kurulabilir. Yoksa bu gidişle sponsorlu statlarda devlet sponsorlu gaz biberi yemeye cop yemeye devam edeceğiz gibi gözüküyor.







(muhalefet.org sitesinde yayınlanan 13 Şubat 2012 tarihli yazım)

30 Ekim 2012 Salı

Salih Uçan'a...


...üzülme gülüm!Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın...
                    küçük iskender

Sezon başından beri yapılan onlarca hatadan sadece birini sahaya ilk adım attığı gün yapan Salih Uçan'a yapılan ölçüsüz onlarca eleştirilere ithafen...

29 Ekim 2012 Pazartesi

10 Numara Futbolcu Batalla

Alex de gittikten sonra şöyle bir 10 numaraları gözümün önüne getirince Cernat ve Batalla'dan başka bunu hak eden kaç oyuncu var diye hep söylüyorum. Cernat'ın şanssızlığı bana Dünya Kupası oynayamamış Ryan Giggs'i anımsatıyor hep. Karabük değil de daha üst seviye bir takımla şu lige adım atmış olsaydı belki her şey onun için çok daha farklı olabilirdi. Ki ilk zamanlar Karabük'ü yukarı taşıyan isim de oluyordu talihsiz sakatlık anına kadar. Ama sonra onun kalitesi hep takımın üstünde kalınca takımdan da destek göremeyince gözlerin pasını silen bir kaç hareketle yetiniyor sadece maçlarda...

Batalla ise şanslı sayılır çünkü Bursaspor gibi üst sıralara oynayan belli bir hedefi olan bir takımda oynuyor. İlk geldiği dönemler pek ön plana çıkmasa da Bursaspor'un kan kaybı ona yaradı diyebiliriz. Dönüşen takımda liderliği eline alan Batalla doğal bir lider olarak ortaya çıktı. Kimse ona bir rol atfetmedi ya da olmasını istemedi. Ama aldığı puanlar attırdığı ve attığı goller ile o 10 numarayı ne kadar hak ettiğini herkese gösterdi.

Geçtiğimiz sezon saz kadrosuna Pinto'yu ekleyen bu sene de onun yanına Belluschi'yi katan Batalla resitaline bir koreografi tadında devam ediyor. Onun için Bursaspor maçı izleyen biri olarak diğer takımlardaki çakma 10 numaraları görüp onu izleyebildiğim ve futbolunu görebildiğim için mutlu oluyorum...

Son olarak Trabzonspor deplasmanında takımının golünü atarken belki de farkında olmadığı bir kötü seriyi de sonlandırıyordu takımı adına. Onun attığı golle galip gelen Bursaspor 37 yıl sonra Trabzon deplasmanından 3 puan ile dönüyordu. Umarım Batalla'yı bir müddet daha izleriz de öyle ayrılır bu topraklardan, Ergic'in kaybını atlatamamışken Bursa'dan bu ayrılık haberi çok ağır olur bana...

28 Ekim 2012 Pazar

İyi Başlangıçlar Kötü Finaller

İngiltere'deki sevdalımız Liverpool bugün Merseyside derbisinde Everton ile karşılaştı. Maça fırtına gibi başlayan ekip Liverpool olurken nasıl olduysa yine bir şekilde puan kaybetmeyi başarabildiler. Ama benim aklıma takılan ise bu takımın büyük maç oynayamama hastalığı...

İlk olarak ligin 2.haftasında Manchester City maçında ortaya çıkan bu hastalık iki defa öne geçilmesine rağmen basit iki hata ile yenilen goller sonucu maçı 2-2 bitirmişti. İlk yenilen golde Toure'nin önüne bırakılan top ikinci golde Skrtel'in Tevez'in önüne yuvarladığı pas bir puanla yetinmesini sağlamıştı takımın. Basit hatalar kocaman 2 puana mal oluyordu yani...

3.hafta oynanan rezalet futbolla içeride 2-0 Arsenal'e kaybederken hiç bir varlık gösteremeyen takım daha sonra 5. haftada yine kendi evinde oynadığı Manchester United maçında 10 kişi kalınmasına rağmen önce Gerard'ın golüyle 1-0 öne geçip uyduruk bir penaltının da etkisiyle United'a 2-1 kaybediliyordu.

Son olarak da bu hafta 2-0 skoru yakalamışken basit kaleci yumruklaması ve uyuyan defansın katkılarıyla arka arkaya iki basit gol yedi ve buna bir de basit hakem hatası eklenerek atılan gol de ofsayt gerekçesiyle iptal olunca yine bir puana razı olmak zorunda kaldı Liverpool.

Toplama baktığımızda hakem hataları ve defans hataları ön plana çıkıyor bu maçlarda...9 haftada alınan 10 puan bu basit hataların nelere mal olduğunu da açıkça gösteriyor aslında. Özellikle Everton haricindeki diğer 3 maçı kendi evinde oynaması ikinci devrede işlerin Liverpool için biraz daha zor olduğunu şimdiden haber verirken bana göre artık Liverpool'un devre sonuna kadar puan kaybına tahammülü kalmadı. Zira zirveyle puan farkı şimdiden 12 oldu bile...

Buçuk mu Tam mı?

Herkes İngiltere'deki dev maçları konuşa dursun biz kendi liglerimizdeki bir büyük maça bir büyük derbiye çevirelim yüzümüzü. Bu hafta sonu PTT 1.Ligde Karşıyaka ile Göztepe karşı karşıya gelecek. Lige iyi başlayan ve kötü başlayan iki takımın karşılaşmasında sonucu kestirmek güç ama en azından ufak ip uçları var...


Karşıyaka sezon başında kadro yapısı olarak eleştirilen takımların başında geliyordu ve kimse onlara lig sıralamasında üst sıraları vaat etmiyordu. Ama Karşıyaka fırtına gibi başladığı ligde ilk 5 hafta flaş sonuçlar aldı. İlk 5 haftada aldıkları 13 puan onları üst sıralara taşırken son haftalarda bir düşüş olduğu inkar edilmeyecek bir gerçek olarak ortada duruyor. Şöyle ki o 13 puanın üzerine sonraki 3 maçta sadece 1 puan alabildiler. Özellikle kendi evlerinde ki Adana Demirspor'a 4-1 mağlup olmaları beklenmeyen skorlardandı. Ama onlar için durumlarında hiç bir aciliyet emaresi gözükmüyor diyebilirim en azından Göztepe kadar...

Göztepe de ise işler epey kötü demek bile yeterli değil. Ligin dibine demir atmaktan yeni kurtuldular, "kurtulma" kelimesini kurabilmemizin nedeni de bir sıra üste çıkabilmeleri...İlk puanlarını 4.haftada alabilen Göztepe daha sonra 2 beraberlik alarak 17.sırada 5 puanla durumu çok kötü dediğimiz Ankaragücü'nden sadece 1 puan yukarıda...Geçtiğimiz günlerde Hüseyin Kalpar'ın yerine Kemal Kılıç'ı getirerek yeniden çıkış arıyorlar ama lig ne kadar uzun maraton da olsa üst sıralar treni kaçmış gibi gözüküyor. Onlar için Karşıyaka derbisinin gelip kapıya dayanması da hoca değişikliğinin yaşandığı bir dönemde avantaj mı dezavantaj mı kestirmek güç...

Taraftar konusunda da sıkıntılar var az sayıda stada girebilecek Göztepe taraftarı gündüz 15.30'a kadar girmek zorunda, o saatten sonra biletli dahi olsa hiç bir Göztepeli stada alınmayacak. O saate kadar da sağda solda hiç bir Karşıyakalı bulunamayacak. Tuhaf yasakların tuhaf seyirci sayı uygulamalarının olduğu bir maç bizi bekliyor. Bir kaç hafta öncesine kadar yarı yarıya taraftar meselesinin konuşulduğu sonra tribün gruplarının kimsenin figüranı olmayacağız diyerek o karara karşı çıkmaları ve son olarak da küçük bir sayıda Göztepelinin deplasman tribünde olacağı bir maç olacak...

Öne çıkan takım taraftarının da desteğiyle Karşıyaka gibi duruyor. Hem daha oturmuş bir kadro hem daha moralli bir ekip... Öte yandan karşılarında moralsiz ama çıkış arayan bir Göz-Göz olacak. Göztepe kötü başlangıcı tek bir maçla affettirme şansına sahip olabilir. Matematiksel hiç bir affedici yanı olmasa da psikolojik yönüyle tam bir ilaç görevi görebilir bu maç.

Göztepelilerin TAM 35 sloganı bir yanda Karşıyakalıların 35,5 sloganı bir yanda...Bakalım "tam" mı kazanacak "buçuk" mu?...

27 Ekim 2012 Cumartesi

Demirspor'da 4 Haftada Ne Değişti ?

Kayseri Erciyesspor maçını çalıştığım için izleyemedim ve canlı skor sitelerinden ve Twitter üzerinden takip etmeye çalıştım. Her golden sonra "yeter ulan" hissimi açıklamaya kelimeler bulamıyorum şu an. O maçtan sonra bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünen sadece biz değilmişiz futbolcular da buna karar vermiş olacak ki o günden beri yüzler gülmeye başladı.

Adanaspor A.Ş ile başlayan seriye Karşıyaka'yı Manisa'yı ve son olarak da bu hafta tarafsız sahada Şanlıurfaspor'u ekleyen Adana Demirspor 4 galibiyetle bir seriyle yüzleri güldürmeyi başardı. Bundan tam 4 hafta önce ne olacak halimiz sorusunun yerini bir müddet nereye kadar gidebiliriz sorusu almaya başlamış gözüküyor ve takımın performansına bakınca da bu soru uzun süre gündemimizi meşgul de edecek gibi...

Takımda neler değişti diye bir düşününce Lawal etkisine değinmemek olmaz. Adanaspor ve Karşıyaka maçında orta alan savunması Manisa maçında attığı golü can suyu verdi adeta takıma. Son Urfa maçında vasat olsa da 3 maçtaki performansı mükemmeldi.
Berat yine hatalar yapıyor ama ilk haftalarda gördüğümüz hataların yanında bunlar devede kulak kalıyor. Tabi bunun yanına Şener'in kalede verdiği güven de unutulmamalı...Ramazan faciasından sonra Şener kalede direğe bağlı dursa daha etkili olabilecek bir kaleci. Hatalı çıkmıyor çıktığı topu alıyor bir kaleciden beklenebilecek her şeyi elden geldiğince takımına katıyor.

Gökhan yedeği olmayan bir forvet takımda. Onun performansı tartışılırken forveti Gökhan olan takım diye cümleler kurarken Gökhan gol atmaya başladı. Adanaspor ile başladı onun da serisi aslında. Son olarak Urfaspor'u da boş geçmeyerek takımına 3 puan yolunda artı bir gol daha yazdırdı. Erçağ faktörü de unutulmamalı tabi. Geçen seneki gollerine performansına ve isteğine yeniden kavuşan Erçağ takıma büyük katkı sunuyor.

Bir eksi değişken ise İrfan...Takım kötü giderken ayakta kalan tek isim olan İrfan takımın bu iyi günlerinde pek ortalarda gözükmüyor. Onun da takıma katkısı ile çok iyi işler ortaya çıkabilir, çünkü ne olursa olsun onun gibi oyuncunun eksikliği hissediliyor. Urfa maçında Juninho'nun ribaundlarını ve paslarını değerlendiren Erman Özgür de günün iyilerindendi ve son maçlarda o da iyi oynamaya başladı. 


Dört hafta da değişen onca şey ve gelen 12 puan...Bu tabloyu yaratan oyunculara ve teknik ekibe teşekkür etmekten başka bir şey gelmiyor elden. En önemli teşekkürlerden birini de takımı Maraş'ta yalnız bırakmayan kadın ve çocuk taraftarlara etmek gerek. Yoğun bir kalabalıkla giden kadın ve çocuk taraftarlar takımı desteklemekten bir an olsun vazgeçmediler; klasik ve gerçek söylemi devam ettirdiler: Biz tribünde hiç yenilmedik...

Son olarak da tabi ki "Yönetim İstifa"...

Futbol Adamları | Kitap




 Futbol Asla Sadece Futbol Değildir kitabının yazarı Simon Kuper’in yeni kitabı Futbol Adamları çıktı. Futbol Adamları Oyuncular-Menajerler-Diğer Futbol Adamları olmak üzere üç bölüme ayrılmış. İthaki Yayınlarından çıkan bu kitapta bir çok isime yer veren Kuper onların hayatlarına objektiften ziyade sübjektif yorumlar katarak yazısını tatlandırıyor. Tamamen objektif portreler yerine kendinden bir şeyler kattığı hikayelerde çok daha farklı unsurları gözlemleyebiliyorsunuz.

Futbol oyunu, konuşanı çok okuyanı az bir alan olarak göze çarpıyor Türkiye’de.  Klasik deyimle 90 dakikalık maç için günlerce konuşan güruh 2 dakikasını ayırıp o maçın analizini bile sağlam elden okumaz ya da istatistik hayatına hiç girmemiştir bile.

Oyunu “farklı” yönden okuyan Simon Kuper de baktığı yönden yazmaya devam ediyor haliyle. Türkiye’de Futbol Asla Sadece Futbol Değildir kitabıyla tanınan yazar Financial Times gazetesinde haftalık yazılar yazıyor. Oyunu okuyan daha doğrusu “farklı” okuyan herkes için “kutsal” kabul edilen bu kitaplar sınırlı sayıda kişiye hitap edecek seviyede kalıyor maalesef. 

Kitabı okurken isim olarak tanıdığınız ama kişilikleri ile ilgili en ufak bir bilginiz olmayan oyuncuların hayatları ile ilgili bilgi sahibi oluyorsunuz. Çünkü Kuper’in kültür birikimi bunu karşılayacak yeterlilikte. Sosyoloji,sinema, popüler kültür ögeleri,medya düzeni yazılarına iliştirdiği alanların başında geliyor.

Hala antrenmanlara metro ile gelip giden Xavi’yi,  tüm kariyerini Milan’da geçiren Maldini’ye karşı nefret duyamayan İnterlileri, İngiltere’de sürgünde olan Fabregas’ı(kitabın yazıldığı dönemde), Cantona efsanesini ve Messi ile ilgili Arjantin’de anlatılan Pİbe’nin Rüyası gibi bir çok hikayeyi  bu kitapta bulacaksınız.

Kitapta yolu Türkiye’den geçen isimlere de rastlamak mümkün. Bir dönem Çaykur Rizespor’da forma giyen Pele’nin veliahtı diye lanse edilen Freddy Adu’yu Nicolas Anelka’yı Frank Ribery’yii Dirk Kuyt’ı,  Guus Hiddink’i de farklı bir gözle göreceksiniz. Örneğin Ribery’nin Galatasaray’a gelişi ile ilgili Kuper şöyle diyor: …Şüpheli kulüplerden hoşlanan şüpheci menajerleri vardı. Türkiye’de Galatasaray’la kısa bir süre geçirdikten sonra Marsilya’ya katıldı…

Fenerbahçe’nin yeni transferi Kuyt ile ilgili bir bölüme de yer veren Kuper onunla ilgili onun ağızından  şu cümlelere yer veriyor : Katwijk’te ( doğduğu yer) bazı şeyler olduğu gibi kabul edilir. FC Utrecht’e geldiğimde bazı heriflerin sevgilileriyle birlikte yaşadığını çocuk sahibi olduğunu ancak bundan sonra evlenmeyi düşündüklerini gördüm…

Kahramanlıkların ya da sporcuları baştan sona yeren yazıların yanında “çölde vaha” gibi gelen bu bir nevi portreler kitabında  ufak tefek çeviriden kaynaklandığını düşündüğüm terimsel hatalar olsa da(santrhaf gibi kullanımı yaygın olmayan bazı kelimeler gibi)  kitap okunmayı fazlasıyla hak ediyor.

2010-2011 yılı verilerine göre 460000 lisanslı futbolcu ve yaklaşık amatör ve profesyonel 15000’e yakında antrenörün olduğu Türkiye’de bu  kitabı bırakın futbolu seven taraftarların alması ilk elden alakalı kişiler olarak onların alması bile yüksek satış adedi getiriyorken futbolu  okumayı değil konuşmayı seven toplumumuzun bu kitaba göstereceği “alaka” benim açımdan büyük merak konusu…



Beklenen Galibiyet

Geçen hafta son düdükten sonra yere yığılan takım taraftarının o günkü alkışı ve tebriğiyle ayağa kalkıp soyunma odasının yolunu tutmuştu. Beckett'ın oyunundaki Godot gibi bu maçtan da gelip gelmeyeceği "hiç" belli olmayan bir galibiyeti beklemeye koyulmuştuk. Takımda bunun farkında olacak ki o gün ayağa kalkan takım oturmaya durmaya niyeti yokmuş gibi başladı Kasımpaşa maçına...

Oğuzhan demekten dilimde tüy bitti desem yeridir. Hep 65'ten sonra oyuna girip attığı iki çalımdan fazla bir şey izleyemediğimiz Oğuzhan gösterdi ki Uğur'un 90 dakika oynayabildiği takımda o hayli hayli oynar. Attığı paslarla çalımlarla gözlerin pasını silen Oğuzhan orta sahadaki Fernandes bağımlılığını da azaltmış gözüküyor. Ferdi'yi tut Beşiktaş'ı yen anlayışı bir nebze olsun ket vuruluş şekilde bekleyecektir bir süre.
Maçın iyilerinden biri de eleştirmekten yorulduğumuz Almeida oldu. İlk golde arka direğe giden topa pozisyon içinde olmadığı halde yaptığı koşu ve penaltı kullanır gibi vurduğu kafa "golcü" sıfatını hatırlattı yeniden. Oğuzhan ve Fernandes'in toplarına yaptığı koşular ceza sahasındaki hareketliliği Werder Bremen günlerine dönüş esintisi taşısa da bazı şeyler için sanırım biraz geç kaldı.

Beşiktaş'ın ikinci golü ise Barca örneği abartılı olacaksa da tipik bir PES 2013 pas oyunu sonucunda gelen golleri andırıyordu. Arka arkaya "yapılabilen" paslar dikine top sürüşler Fernandes'in soğuk kanlı dokunuşuyla skoru 2-0'a getirdi. Kasımpaşa kabullenmiş gibi oynuyordu ta ki kornerden gelen topta buldukları gole kadar. Özer'in golünden sonra işler biraz terse döner gibi oldu. Kasımpaşa pas yapmayı hatırladı baskı kurdu bir kaç denemede bulunsa da ilk yarı ikinci bir gol için yetmedi.

İkinci yarıda silkelenen Beşiktaş faul olmayan bir pozisyonda kazandığı serbest vuruşta yine Fernandes'in Sivok'un kafasına verdiği pasta Beşiktaş üçüncü golü bulup rahatlıyordu. Sonrasında ise her şey küçük denemeler şeklinde geçti. Oğuzhan Fernandes Necip Veli Olcay gibi isimler hep ileriyi düşünerek bir şeyler denese de sonuç çıkmadı.
Maçtan kısa notlar belirtmek gerekirse; gecenin güzel anlarından biri Necip'i kaptan görebilmekti. Toroman gibi hakemle ayrı rakiple ayrı dalaşan biri yerine Necip gibi takımı temsil edebilecek daha sakin biri bu iş için biçilmiş kaftan olabilir. Yaşı belki çok genç ama kaptanlık kurumundan kimler geldi kimler geçti diye düşününce bu şansı vermek gerekir diyorum.

Gözlemlediğim 3 planlı bir orta saha şekilleniyor takımda; Fernandes ilk sırada, o olmazsa Oğuzhan o olmazsa Veli bu işi kotarmaya çalışıyor. Fernandes'e bağlanmaktansa bu tarz yeni yol arayışları uzun vadede ve lig maratonunda Beşiktaş'a kazandırır.

Son olarak da rakip ile ilgili bir kaç kelam etmek gerekirse; ligin en iyi başlayan takımının hocasını gönderip en kötü başlayan takımın hocasını takımın başına geçirmek tam bir Beşiktaş tipi yönetici vizyonsuzluğuydu. Beşiktaş onlardan ucuz kurtuldu darısı Kasımpaşa'nın başına diyelim!

26 Ekim 2012 Cuma

Trabzonspor'a Boşuna mı Kızdık?

Trabzonspor playofflarda Videoton'a elenirken hepimizin söylediği tek şey Trabzonspor'un daha güçlü bir takım olduğu ve elemesi gerektiğiydi. Hatta kura günü Trabzon'a kolay kura manşetlerini de hatırlıyorum. 0-0'lık iki kahır maçının ardından elenen Trabzon Videoton'u gruplara yollarken genelin görüşü bu takım puan alamaz olmuştu.

Videoton gruba Genk mağlubiyeti ile başlayınca deplasmanda hepimizde "gördünüz mü" hissiyatı oluşsa da Videoton evinde önce Sporing Lizbon'u 3-0 sonra da yine evinde Basel'i 2-1 geçerek tüm yorumlarımızı taca atıyordu. 6 puanla grupta 2. sırayı alan Videoton acaba biz Trabzonspor'a boşuna mı kızdık diye düşündürse de oynadıkları futbolu izleyince bir kez daha hayret edip Trabzonspor bu takımı nasıl eleyemedi diyorum. Sahi bugün dahi Trabzonspor, Videoton'u  eleyebilecek güçte mi maalesef bu futbolla yine hayır! Türkiye Macaristan'a neden yenildiyse Trabzonspor'da Videoton'a o nedenle elendi diyerek konuyu daha da açıklığa kavuşturmuş olacağız sanırım!

Rumlar Bunu Hep Yapıyor

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor, şimdiye kadar hem rakip takım oyuncuları hem de taraftarlar bakımından büyük bir karşılama gördük.Teşekkür etmek bizim boynumuzun borcu. Beklenenden çok daha kolay ve rahat bir zaman geçirdik... - Aykut Kocaman

Hafta başından itibaren Rumlar Bunu Hep Yapıyor diyerek kışkırtıcı videolar haberler dolaştıran medya kuruluşlarına , takımları ve kendileri "beklenilenin" aksine hoş karşılanan golü atınca "koyduk mu" diye tezahüratlar yapan "dağ başını duman almış" diye başlayan 10.yıl marşı ile maçı bitiren kendi şoven milliyetçi taraftarına Aykut Kocaman'dan ithafen...

25 Ekim 2012 Perşembe

Petit Başkan Fransa Şampiyon!

Fransa 98 benim çocukluk zamanıma denk gelir. Evet, o kadar küçüğüm yani... O turnuvada unutamadığım iki maçtan biri Suker ve Zenden'in karşılıklı harika goller attığı 3.lük maçı ile Fransa efsanesinin başlangıcını tescil eden final maçıydı. O turnuvadan Hırvatistan ve Zenden hayranı olarak ayrılırken final maçında herkes Zidane ismiyle çıkarken ben kafaya Petit'yi takmıştım. Finalde son dakikalarda topu Taffarel'in yanından ağlara gönderirken 3-0 biten maçın son golünü de o atıyordu.

O dönem Arsenal'de forma giyen Petit bir kaç yıl sonra Katalanların Barcelona'sına katılmıştı. Aslında zirve gibi gözükse de o dönem Barca'nın bulunduğu durum göz önüne alınınca ne takım ne de bireysel olarak Petit pek bir varlık gösteremedi. Bir yıl sürdürebildiği Barca macerası tarihe "tutmayan transfer" olarak geçse de sanırım bu transferdeki sorun "tutmayan takımdı". Sonra yolu yine Ada'ya düştü ve bu kez Londra'nın mavilileri için ter dökmeye başladı. Chelsea o dönem şimdikinin paralı abisi değildi Londra'nın ama az çok hatırı sayılır bir ağırlığı vardı yine de... Ki o geldikten bir sene sonra Abramoviç de kulübe teşrif etmişti. Geçiş aşamasındaki aksayan takımda yine o vardı. 2 yıl daha oynadıktan sonra futbolu Ada'da bıraktı.

O finalden sonra kariyerinin üstüne koyar derken finalin etrafında döndü durdu ne bir adım geri ne bir adım ileri atabildi ve yeşil sahalara veda etti.

Petit'yi anmamın nedeni bir kaç gün önce yaptığı açıklamalar. Petit 2016 Fransa Futbol Federasyonu seçimlerinde aday olacağını belirtti.  Futbola artık siyasi yönden faydalı olmak istediğini söyleyen Petit; uluslararası oyunculara harcanan ekstra ücretlere düzenleme getireceğini amatör futbola yöneleceğini ve kadınlar futbolunu geliştireceğini vaat ederken "politikacıların futbola ve spora karşı küçümseyici tavırları var.Fransa'da milyonlarca sporcu var ama bunların hiç biri başkanlık seçimlerinde ortalarda gözükmüyorlar." diyerek nasıl bir yönetim anlayışı içinde olacağının da ip uçlarını verdi.

Belki "bi Cantona değil" ama başka bir hikayenin başlangıcı olabilir. Belki de 98 finalinin üstüne koyabileceği gün federasyon başkanı olacağı gündür, belki de kendi dönemindeki Fransa'ya onun başkanlığında dönülecektir...Kısacası Petit gibi futbolculara ihtiyaç var Platini gibi yöneticilerden ise Petit gibi güzel vaatli Fransız yöneticiler baş tacıdır nazarımda...

24 Ekim 2012 Çarşamba

Matematik Hiç Bir Şeydir

Aslında maç ile ilgili yazacak pek de bir şey yok. Maçı Fransız televizyonundan takip eden bir arkadaşım, şampiyonlar ligi yorumcusu olan Pires'e maç sorulduğunda gülerek " bu maçla ilgili ne konuşayım" dediğini ve maçla ilgili sadece bunun konuşulduğundan bahsetti.

Maç kadroların kağıt halindeki haliyle Galatasaray'a çok yakın gözüküyordu. Rakip 10 kişi kalınca da Cluj kum torbasına dönmüş bir takım hüviyetine döndü. İlk 3 dakikada 2 şut atan Cluj golü de bulunca onlarda kaderlerine razı bir futbola döndüler. Fatih Terim gol için "top kalemize geldiğinde bir şekilde gol yiyoruz" diyerek takımın halini gözler önüne seriyordu. Çünkü hiç alışılmadık bir Galatasaray savunma düzenini izliyoruz bu sezon.

Bu maçta da görüldü ki bu takımın forveti Elmander. O sakatlanıp çıkınca her pozisyonda üst üste binen birbirine çarpan Umut ve Burak'ı izledik. Burak bir kafa golü "atabilse de" her pozisyonda birbirlerine markaj yapmaktan gole fırsat bulamadılar.

Dany kendi kalesine attığı golle daha doğrusu Kapetanos'un attırdığı golle büyük bir hataya yaptı ve maçın geri kalanında da tartışmalı işlere imza attı. Türkiye için orta halli bir oyuncu ama Avrupa'da çok vasat kalıyor Dany, son olarak dağlara taşlara attığı şutta tribünlerde protestoya yol açtı. Semih ise genel olarak iyiydi. Özellikle ikinci yarıda herkesin telaşa kapıldığı anlardaki sakinliği takdire şayandı.

Melo bu sezonun iyi futbollarından birini oynasa da göstere göstere kaçırdığı penaltı tüm mücadelesini sildi attı. Selçuk dururken neden onun kullandığı ise büyük soru işareti olarak hep kalacak turnuva sonuna kadar.

Amrabat ise herkes çok beğense de ben farklı bir şey göremedim. Sağa çekip orta ya da şut atıyor ki dün şut da atamadı. Yaptığı ortaların tehlike yaratması da onunla ilgili değil tamamen içeri kapanan Cluj savunmasının ürkekliğinden kaynaklanıyordu.

Son olarak taraftarlara değinmek gerekirse kırmızı karta kadar ortalarda olmadılar. Kartta bir uğuldama çıkardılar sonra tekrar gole kadar sustular. Burak'ın golünden sonra yeniden sesler yükseldi ama ikinci golü arayan takımlarının her hatalarında kendi oyunculara karşı bir uğuldama yükseldi. Yani takıma göre daha isteksiz ve başarısızlardı.

Bu sonuçlardan sonra 3de 3 hayali kuran insanlara hak vermek çok güç. Braga ve Cluj deplasmanları bu mücadelelerden kolay olacağı neye göre düşünülüyor anlamak zor. Terim'in "şimdi kendi evlerinde beraberliğe oynayacaklar biz yenseydik atak oynayacaklardı" diyerek işlerinin "kolaylığını" vurguluyordu. İçerideki Manchester maçı da cabası... Matematiksel olarak şans bulunsa da bu 3 maçlık oyunla matematik hiç bir şeydir.Üst tur zor Avrupa Ligi belki diyorum!

Tabut Evler, Tabut Statlar


Yaptığı en pahalı eserlerden biri tek yağmurda bu hale gelen TOKİ hala ev yapıyor, ev satıyor...Samsun Canik'te Temmuz ayında selde ölen 9 kişinin katili de bu stadın sahibi de aynı kurum...

Bu gece futbolu öldürdü TOKİ ama her zaman bu kadar masum değildi, öncesinde insan öldürdü ve belki de yine öldürecek! Kısacası futbolun da yoksulun da katili TOKİ oldu/olacak yağmurlu günlerde...

23 Ekim 2012 Salı

Spor Değil Savaş Basını

Blogu az çok takip edenler medyadaki nizamsız ve sırf provokasyon amacı güden haberlere takık olduğumu da fark etmişlerdir. Yine öyle haberler dolaşıma sokulmaya başlandı. Sebebi ise AEL maçına gidecek olan Fenerbahçe'yi siyasi bir cehennemin beklediğini göstermek. Bu haber yapılırken geçmişten de örnekler sunuluyor fazlaca abartılarak ve tek taraflı olarak.

Varan 1 olarak sunulan APOEL-Pınar Karşıyaka basketbol maçında yaşanan olaylardan bahsediliyor. Doğrudur, Karşıyakalı oyunculara fiili ve psikolojik saldırı sahada bulundukları her an hiç eksik olmamıştır ve açık bir şiddet eylemidir bu. Ama bunu kim yapmıştır? Faşist ırkçı tutumu açıkça bilinen yıllardır sağ hükümetlerin parmağında olan ve maçlarında "ayağa kalkmayan Türk olsun" diye tezahürat yapılan bir takım olan APOEL taraftarları yapmıştır.


Varan 2 olarak sunulan Apollon Limassol-Galatasaray Kadın Voleybol takımının yaşadığı zor anlara değiniliyor. Apollon maçı da aynı şekilde ırkçılık üzerine kurulu bir takım kimliği var ve tribün grupları da aynı bu minvalde şekilleniyor. Maç boyunca saha kenarlarına yerleştirilmiş dev Yunan bayrakları ve Türk düşmanlığı ile geçen maçta olay çıkması sadece küçük bir ayrıntıdır.

Rumlar Bunu Hep Yapıyor başlığını attıkları habere nedense Galatasaray Kadın Voleybol Takımının AEK ile İstanbul'da oynanan maçta yakılan Yunan bayrağını, AEKlilere sebepsiz yere marşlar söylerken sıkılan biber gazlarını -ki o maçta Galatasaraylılar da çok maruz kalmıştı o gaza- hiç gazetelerinde yer vermiyorlar.

PAOK'un İstanbul deplasmanını da olduğu gibi değil milliyetçilik penceresinden görmeye çalışan basın Kadıköy sokaklarında ki çatışmaları PAOKlular etrafa saldırıyor şeklinde haber yaparken eminim Yunanistan'da ya da Kıbrıs'ta da bizimkilere benzer şekilde Türkler bunu hep yapıyor şeklinde gazetelerine taşımışlardır.

AEL maçının ve takımının bu diğer iki takımdan ve diğer tüm olaylardan bağımsız olmasının sebebi tam da onların aksi istikamette bir kimliğinin olmasından kaynaklanır. Kuralar çekilir çekilmez kulübün sol kimlikli taraftar grubu tavrını koyarak Fenerbahçe'yi güzel bir şekilde karşılayacaklarını ve savaş siyasetinin futbolda bir karşılık bulamayacağını belirtmişlerdi. Hakeza son bir kaç gündür kulüp yönetimi de barış mesajları yayınlıyor ardı ardına... Yönetim olarak da taraftar grubu olarak da savaşın karşısında tavır alabilen bir kulüp AEL bizimkilerin bildiği diğerlerine hiç benzemiyor. Kesin olay çıkmaz diye bir garanti var mı? Elbette yok, ultra milliyetçiler her yerde çünkü ama diğerlerine göre çok az bir ihtimalden bahsediyoruz.

Şu açık şekilde görülüyor ki bu maça siyaset bulaştırıp gerginliği tırmandıran ya da tırmandırmaya çalışan Türkiye basını...Umuyorum ki sahadan mağlup ayrılacak olan iki takımdan biri değil Türkiye basını olur. Haklısınız farkındayım Türkiye basını ve ne utanması diyorsunuz içinden...

22 Ekim 2012 Pazartesi

Haydi Kalk Ayağa, Yürü Güneşe



Kanlı Pazar filmini izlediniz mi ya da izleyenler hatırlar mı bilmiyorum. Orada Kuzey İrlanda'nın Derry şehrinde yapılan barış yürüyüşüne hiç bir provakasyon olmaksızın İngiliz güçleri halka saldırır ve geride 11 sivilin ölümü ve onlarca yaralı bırakır.

İngiliz hükümetinin önlemleri ve baskıları bu Kanlı Pazar gününden sonra hiç beklemedikleri bir şeye yol açar. Derry ve civar kentlerde İRA'ya yani bağımsızlık yanlısı İrlanda Cumhuriyet Ordusuna gençler akın akın katılmaya başlar. O gün katılanlar yıllarca sürecek bir direnişin temelini atarak bağımsızlık için mücadele ettiler ve bu günlerini kurdular

O filmdeki gerçekçi sahneler ve çatışma sahnelerinin ardından geriye kalan talan edilmiş kent ve yaralı insanların olduğu kare bana bu sahneyi hatırlattı. Maçı banttan izleyebildim, takımdaki çaba ve mücadeleyi görmemek elde değil. 1-1'den sonra baskısını arttıran golü arayan takım Beşiktaş oldu galibiyeti kaçıran da...

Son dakika Olcay golü kaçırdığında kendini kahrederek yere bırakan futbolcular İnönü'nün çimlerine adeta yığıldılar kaldılar ve onları ayakta alkışlayan tribünler,tüyleri diken diken olan televizyonu başındaki milyonlar...Yine puan kaybedildi ama sanki bu kez bir şeyler kazanılarak...

Sevinmek için sevmeyen taraftara ve onun takımının futbolcularına yakışacak bir görüntüydü.Giydikleri formaya beden değil ruh katanları gördüm gerisi de önemli değil...

Biraz sabırla biraz emekle o şarkının dizelerini mırıldanıyor şimdi herkes...Haydi kalk ayağa yürü güneşe...

O filmde Kanlı Pazardan sonra İRA güçlerine katılımın sağlandığı gibi dünden sonra da takıma olan sempati duyulan heyecan arttı. Belki çok kaliteli yıldızlar değiller ama yürekli bir avuç adam olduklarını gösterdiler herkese...

Son bir not da Quaresma diye bağıranlar şu sahneden utanmıyorsa, utanamıyorsa lütfen bir daha Beşiktaşlılık gibi kendilerinde klişe duran şeylerden bahsetmesinler...

21 Ekim 2012 Pazar

Bulgar Kanaryaları Mazisini Arıyor



Osmanlı tarihine 93 harbi olarak geçen 1887-1888 Osmanlı Rus savaşı kazananı ve kaybedeni olan bir savaştan çok daha fazla şey ifade ediyor tarihte. Savaşın sonunda Bulgaristan özerklik kazanmış Romanya ise bağımsızlığına kavuşmuştu peki ya başka?

Avrupa'nın hasta adamı her geçen gün kötüye gidiyor ve imparatorluk içinde de fokurdamalar başlıyordu. Kimi başarılı kimi başarısız bir çok isyan girişimine sahne olan yıllarda en çok sıkıntı çeken ise Balkan topraklarıydı. Yine Balkan uluslarından Bulgarlar da kötü yönetim ve sistemsiz devlet içerisinde isyanlara başvuruyorlar ve çoğunda da başarısız sonuçlar alıyorlardı. Ama bir isyan var ki aslında bu yazının sebebi de o isyan ve o isyanı başlatan kişi...

İsyanın baş rolündeki isim Hristo Botev...Botev 1848 yılında Filibe yakınlarında doğmuştur. Babası da yazar olan Botev çocukluğundan itibaren Rus edebiyatına ilgi duyarak büyür. Annesinin de katkısıyla halk edebiyatına ilgi duyar ve edebiyatla haşır neşir olduğu dönemler çocukluğuna kadar dayanır. Lise için Odessa'ya giden Botev orada Rus devrimcilerle tanışır ve onların fikirlerini benimsemeye başlar. 2 yıl sonra bursu kesintiye uğramaya başlayınca o da tekrar köyüne geri dönmek zorunda kalır. Daha sonra babası onu okutmak için yeniden Filibe dışına göndermek ister ama maddi durumları bu kez ancak Romanya'ya yeter.  Romanya'ya gittiğinde çalışmak zorunda kalan Botev orada sığınmacıların haklarıyla da ilgilenir ve bunları bir gazetede yayınlar. Daha sonra Bulgar Merkez Komitesine seçilen Botev Paris Komününe bağlılığını bildirir ve bunun sonucunda hapse düşer. hapisten çıktıktan sonra Bükreş'te Bağımsızlık ve Özgürlük isimli iki gazete çıkartır.

Bulgaristan'da ayaklanma hazırlığı olduğunu duyunca da Romanya'daki Bulgar sığınamcıları tek tek dolaşarak ayaklanmaya katılmaya davet eder. Edebiyat konusunda da boş durmayan Botev tanınan bir şair olmuştur. Edebiyat sayesinde hem iyi bir şair hem de kendi deyimiyle iyi bir devrimci olduğunu söyleyordu.

Yaklaşık 200 kişilik bir grup ile Tuna Nehri üzerinden Bulgaristan'a geçen Botev Bulgaristan Dağlarının eteklerinde Osmanlı güçleriyle karşılaşır arkadaşlarıyla. Büyük çatışmanın yaşandığı Bulgar Dağlarında Botev kimi kaynaklara göre 20 Mayıs kimine göre de 2 Haziran 1876 günü hayatını kaybeder. Bu çatışma sosyalist bir devrimci olan Botevîn edebiyatçı kimliği ile birleşince büyük yankı uyandırır Avrupa'da... Osmanlı karşıtı bir kamuoyu oluşur ve Ruslar bunu fırsat bilerek o meşhur 93 harbini başlatır.

Öte yandan Botev Bulgaristan tarihine geçmiş bir devrimcidir. Adına anıtlar dikilirken 1912 yılında Katolik Kolejinde okuyan bir grup öğrenci bir futbol kulübü kurar ve adını Botev Plovdiv olarak belirler. Sarı siyah renklere sahip kulüp kuruluş tüzüklerinde de adlarını Hristo Botev'den aldıklarını belirtirler. Kulübün lakabı da Kanaryalar olarak o dönemden söylenmeye başlar.

Kulüp şu anda tam bir dar boğazdan geçiyor.  Bir kaç yıl öncesinde ne oynayacak bir futbolcu ne de sahaya çıkacak bir takımları vardı. Hem de ligde en üst seviyede mücadele ederken oluyordu bunlar. Taraftarlar isyan ederken isyanın gösterdiği isim kulüp başkanı oluyordu.  Kulüp başkanı Hristolov kulübün parasını kendi hesabına aktarmasından tutun da kulübün adını kullanarak ticari prestij kazanmak ve ticari işlere girmeye kadar bir çok konuda taraftarın düşmanı olmuş konumdaydı. Kulübü kendi aralarında para toplayarak satın almak istemişler fakat Hristolov hiç oralı olmamıştı. Taraftarlar kulüp binasını basmış Hristolov'a ait ne varsa zarar verip onu bulamayınca maketini şehrin meydanındaki elektrik direğine asarak sinirlerini boşaltmaya çalışmışlardı.

Botev Plovdiv'in ateşli taraftar grubu Bultras bir deklarasyon yayınlayarak federasyona seslenip "bizi küme düşürün onursuzca ölmeyi beklemektense onurlu bir şekilde ölmeyi istiyoruz" demişlerdi. Çok geçmeden zaten federasyonda maddi gereklilikleri karşılayamadığı için Botev'i küme düşürüyordu.

Bu sezon yine düştüğü ıssız kuytu köşelerden tekrar üst lige çıkan Plovdiv yenilenerek geldi. Önce Hristolov belasından kurtuldular ona göre daha makul ve kulüp yanlısı olduklarını düşündükleri Yuli Popov kulüp başkanlığına geldi. 9 haftası oynanan Bulgar Liginde 6 galibiyet 1 beraberlik 2 mağlubiyetle liderin 6 puan gerisindeler. Ligde 2 şampiyonluğu bulunan takım bu sezonda belki o başarıyı tekrarlayamayacak ama bu sezon en azından Bultras'ı Hristolov dönemine göre daha az üzecekler.

Hristo Botev'e dönecek olursak şüphesiz ki halkın gönlünde büyük yer edinmiş ve efsaneler arasında yerini almış bir isim o. Şu anda kulüp ona yakışan efsanevi günlerden çok uzak ama Bultras ve en önemlisi de Botev ismi o günleri yeniden yaşamayı hak ediyor. Devrimci şair Botev'in sözleriyle bitirelim öyleyse...

Haydi hızlı adımlarla hep birlikte mücadeleye
Zirvelere doğru kutsanmış düğümleri çözmeye koşun
Ve haykıralım "ya ekmek ya kurşun!"

Gölge Kaleci

Şampiyonlukları bilindiğinin aksine düzinelerce gol atan forvetler ya da attıran 10 numaralar değil, kalecileri ve savunmaları kazanır, en azından bana göre öyle...10 numara ve forvetler sadece bu işin cilası olarak kalır bir yerden sonra.

Barcelona kaleciye rağmen bir çok başarı elde etti bugüne kadar ve son olarak da  Deportivo maçında yediğinden bir fazla atarak 5-4 kazandı. Diyebilirsiniz ki yediği frikik, penaltı ve savunmanın kendi kalesine attığı golde kaleci ne yapabilirdi? Kucağına gelen topu sektirip kaleye alması yeter de artar bile...4 golden birinde hatalı ama her maça 1 büyük hata büyük bir yüzde anlamına geliyor.

Yakın zaman önce kaybettirdiği Süper Kupa hala hafızalarda, hani çalım atmaya çalışıp kaptırdığı topun gol olması ve ikinci maça avantajlı skoru kaybederek takımını götürdüğü maç...Israrla yapılmayan kaleci transferi ne anlama geliyor ya da Pep bile müdahale etmediyse bu iş nasıl bir iştir çözmek zor iş.

Benim gördüğüm diyeceğim ama abartı olacak, tüm futbol dünyasının gördüğü Barcelona'da bir kaleci boşluğu var, güven veren bir kaleci boşluğu...Dün yediğinden bir fazla atan Barca bunu yarın yapamayacak duruma düşebilir işte o zaman futbolcuların muhtemelen içinden geçirdiği "yeter lan" haykırışı su yüzüne çıkar ve her şey daha da zorlaşır...

Son bir not Valdez bana hep Fevzi'nin bunalımlı hallerini hatırlatıyor...Bir Galatasaray maçında topu ayağının altından kaçırışından sonraki günlerini hatırlayın ve Valdez'in aslında tam da ne olduğunu bir kez daha düşünün...

Günün Kuponu | 21 Ekim 12

Uzun zaman sonra iki kupon paylaşalım dedik...Alt liglerde pek iddiam olmasa da az çok takip ettiğim bir yer, en azından Danimarka, İsveç,Norveç liglerinden daha hakim olduğum bir mevzu. Sistem olarak değerlendirilebilecek bir kupon, yine oynadığım ama garanti veremediğim kuponlardan biri olacak.

Diğeri de misafir kupon yazarı olarak @karakocahamit sürpriz kupon hazıladı. Favori gibi gözüken ama zorlu maçlardan oluşan 5 maçlı bir sistem kuponu...Tercih size kalmış...


Alt Ligler Kuponu

394 Anadolu Selçukluspor-Alanyaspor: 1 | 1.75

399 İnegölspor-Ofspor: 1 | 1.85

401 Y.Malatyaspor-Tokatspor: 1 | 1.85

404 Beşikdüzüspor-Ankara Demirspor: 2 | 1.7

405 Pazarspor-Çorumspor: 1 | 1.05

Sistem:4-5 Toplam Oran:44.83 



Sürpriz Kupon

379 CSKA-Rubin Kazan: 1 | 1.85

384 Laussane-Zürih: 2 | 1.8

385 Luzern-Basel: 2 | 1.75

422 Parma-Sampdoria: 1 | 1.9

426 Kalmar-Malmö: 2 | 1.85

Sistem: 4-5 Toplam Oran:76.49

20 Ekim 2012 Cumartesi

Geçmiş Olsun...


Beşiktaş için bir şey yapmak istiyorsanız, kimsenin adamı olmayın...
Süleyman Seba

Süleyman Seba akşam saatlerinde rahatsızlığından ötürü hastaneye kaldırıldı, gelen haberlere göre şu an durumu iyi...Yüreklerimizi ağzımıza getiren Süleyman Seba'ya büyük geçmiş olsun...

19 Ekim 2012 Cuma

Irkçılığa "Büyük" Ceza!

Geçtiğimiz ay UEFA Avrupa Liginde Lazio evinde Tottenham'ı ağırlarken sahada Defoe'nun tribünlere yakın bölgelere  yaklaştığı an Laziolu ırkçıların çıkardığı maymun sesleri kulakları tırmalamıştı. Villas Boas maç sonu toplantısında UEFA'nın bu konuyla ilgileneceğini umduğunu söyleyip hep beraber ırkçılığa karşı savaşmalıyız demişti. Defoe'ya maçın her anında bıkmadan usanmadan tekrarlanan bu hareket cezasız kalmadı (!).

UEFA İtalyan kulübüne 32500 pound ceza verdi. Bu cezanın Lazio'ya ne kadar dokunduğu o hareketi yapan 3000 kadar zavallının bir daha böyle bir şey yapıp yapmayacağına ne kadar engel olur sorusunun cevabını sizlere bırakayım...

Komik para cezaları yerine güçlü yaptırımlar olmadığı sürece kim vazgeçer ki yaptığı pislikten? Puan silmeden, tribünlerden ırkçıları temizlemeden 32500 pound ne kadar komik duruyor?

Eto'o yıllar önce sahayı bırakıp gitmeye çalışmıştı, ya böyle bir sivil itaatsizlik ya da insani bir müdahale gerekiyor bu konuda! Sivil itaatsizlik de siyah oyuncularla sınırlı kalmadan takım arkadaşları rakip arkadaşları toplu halde o maçı oynamamak adına tehdit edebilirler şoven tribün sistemini ya da hakem denen "otorite" müdahale edebilir maçı durdurmak ya da devamında tatil etmek gibi...

Ama sanırım bu derdi değil hiç birinin... "Respect" ile "Say no to Racism" demekle olmuyor elle tutulur bir şey olmadıktan sonra, olaylar poundlarla geçiştirildikten sonra istediğin sloganı uydur "Yetmez Ama Evet" sloganından daha değerli değil gözümde...

18 Ekim 2012 Perşembe

Ayrılık Sevdaya Dahil

Beklenen oldu ve Alex futbolu bırakmak istediğim kulüp diye andığı Coritiba ile anlaşmaya vardı. Gidişi kendisi için de Fenerbahçeli taraftarlar için de hüzünlü olan Alex yaptığı açıklamada "buradan giderken kimseye söz vermedim döneceğime dair ama kendime verdim bu sözü bir gün tekrar döneceğim diye" anlatıyordu Coritiba'nın kendisindeki yerini...

Coritiba ise Facebook sayfasından yaptığı paylaşımda  "Bu andan itibaren kalbimizde bir parça sarı ve lacivert renk taşıyoruz" diyerek Fenerbahçeli taraftarla hüzünlü ayrılan Alex ve sarı lacivertli taraftarlara da hoş bir jest yapmış oldu.

Alex taraftarları ve kulübü, taraftarlar ise Alex'i unutamıyor...Hala birbirleri için severek ayrılan iki sevgili gibiler...Fenerbahçeliler artık Coritiba'ya ayrı bir gözle bakacaklar belki bazıları uykusuz kalma pahasına geceleri Brezilya ligine göz atacaklar. Belki de Kaptanın duran toptan yaptığı ortalara kullandığı frikiklere yürürken attırdığı gollere bir müddet daha şahit olabilmek için internetten link arayışları başlayacak ...

Fenerbahçeli taraftarların ve Alex'in birbirine olan tutkusunu ve özlemini Attila İlhan anlatsın, çünkü herşey aynen de öyle...

...çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili...

Ozan İpek Transfer Sezonunu Açtı

Ozan İpek futboldaki "yeşil devrim" dediğimiz Bursaspor şampiyonluğunda emeği geçmiş oyunculardan...Bu sezon takımıyla sorun yaşayan Ozan şimdiden transfer sezonunun açılışını yaptı. Onun için gizli temaslar ya da açık demeçlerle yürütülen transfer girişimleri kısa süre içinde sonuca bağlanacaktır.

Ozan A takıma 2008-2009 sezonundan çıkmıştı. İlk yılını saymazsak ortalama 30 maç bandında oynuyor. İlk sezon genç oyuncu konumunda olduğu için sadece 4 maça çıkabildi. Bugüne kadar 99 lig maçında 15 gole ulaşan Ozan gollerinden çok soldan bindirmeleriyle başarılı olan bir oyuncu. Gerek orta sahanın solu gerekse hücumda sol bölgede çok iyi işler yapabiliyor.

Bu sezon onun için iyi başlamadı. Önce kadro dışı kaldığı ile ilgili haberler dolaştı. Bursaspor yönetimi böyle bir şeyin olmadığını bir kaç gün izin verdiklerini söylediler, Ozan da kadro dışı kaldığını ve bir daha kulübe dönmeyeceğini belirtti. Nihayetinde de Bursaspor Ozan'ı kadro dışı bıraktıklarını ve 200.000TL de para cezasına çarptırdıklarını söyledi.

Bursaspor'un bu konuda bir hatası var mıdır bilemem ama şunu biliyorum ki, Sercan da , Volkan da Ozan da hoş ayrılmadı bu kulüpten. Hepsi sorunlar yaşadı, kimi zaman sorunlar hallolmuş gibi gözüktü ama bir yerlerde o sorunlar yine patlak verdi. Ertuğrul Sağlam yıldız futbolcu yönetememe sorunu yaşıyor olabilir ki herkes ne derse desin Ertuğrul Hoca'nın tarzı da taktiksel düşüncesi de bana uymuyor.

Yine aynı şekilde Bursaspor yönetimi de oyuncuların para ettiği dönemlerde onları küstürene kadar takımda tutup değerleri düşünce onlarla sorun yaşayıp yok paraya elden çıkarıyorlar. Daha sonra da kapıda ciğercinin kedisi kıvamında "büyükler" kapıyor onları. Sonrası ne Bursa'ya yarıyor ne giden futbolculara ne de alan kulüplere... Volkan bir türlü kendini Trabzonspor'a kabul ettiremedi, Sercan Galatasaray'da varlığı ile yokluğu anlaşılmıyor, düşünülen en son alternatif oluyor her defasında...

Şimdi de Ozan...Samet Aybaba onu düşünebileceklerini söylüyor. Onun gelmesi halinde şöyle bir sol düşünüyorum ben Beşiktaş'ta; Uğur'dan beklenen verim alınamadı ve bu işin onunla olamayacağı anlaşıldı...İsmail iyileşmeye başladı ve dönüşünde ne olursa olsun Uğur'dan formayı alabilecek seviyede dönecek -Uğur'un durumunu siz düşünün artık-... Ön bölgede de solda Fenerbahçe maçındaki Uğur faciasından sonra Uğur orada da tutunamayacağı için Ozan tam da o bölgeye denk düşüyor sahada...

Verimli olur mu? Şu taktik yapısında ve zihniyetle Beşiktaş'ta hiç bir oyuncunun başarılı olmasını garanti edemezsiniz! Sercan ve Volkan'dan farkı geleceği takım hazır bir takım değil, oturmuş bir kadro yapısı yok o yüzden geçmesi gereken kişi sayısı neredeyse hiç yok. Direk gelir gelmez ilk 11'de başlama şansı bile olabilir zorlanmadan. Beşiktaş'a bir şey katar mı sorusuna Uğur olunca elinizdeki diğer oyuncu evet katabilir demek mantıklı geliyor. Ama takım kötü giderse Ozan da Sercan ve Volkan'ın ayarında bir yerlerde yerini alabilir, ki bu ihtimal daha gerçekçi gözüküyor şimdilik...

Trabzonspor'a transferi konusunda da oraya gitmesi Volkan örneğinde olduğu gibi kolay bir süreç olmaz onun için. Camianın hala Volkan'ın disiplinsizliklerinden dert yanması taraftarın hala onu kabullenemeyişi tuhaf bir oyuncu kulüp ilişkisi yaratmış durumda. Volkan da kaliteli bir oyuncuydu hatta şampiyon takımda Ozan'dan çok daha fazlasıydı. Ama Trabzonspor'un iyi kötü oturmuş kadrosunda yer bulmaya çalışmaktansa oturmamış bir Beşiktaş kadrosu Ozan için daha rahat bir mücadele alanı olacak gibi geliyor bana!

Artık bu saatten sonra Bursa ile ipler kopmuşken yeniden yeni bir yama ile işler düzeleceğe benzemiyor o yüzden iki  kulüpten biri olacak ama bana göre ön planda ve daha istekli olan Beşiktaş gibi duruyor.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Yiyin Efendiler Yiyin...

% 100 Futbol programından diyaloglar...

Güntekin Onay- Rıdvan Dilmen: Kulübün Yıldırım Demirören'e yüklü miktarda borcu var. Taraftarlar hesap sorulmasını bekliyor bir şekilde geçmişe dönük hataların temizlenmesini istiyor siz ne düşünüyorsunuz bu konularda?

Fikret Orman: ... Yıldırım Bey iyi bir Beşiktaşlı. parasını da kulübe bağışlayacağını düşünüyorum ya da bağışlamalı...

O Yıldırım Bey Beşiktaş'ın hanesine 7.8 milyon euro borç daha yazdırdı...Teşekkürler Demirören, Teşekkürler ondan hesap sormayı "kavga mı edeyim yakasına mı yapışayım" diye geçiştiren Fikret Orman...Bu sizin eseriniz ve yakın zamanda gelecek tüm başarılar (!) da...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca , çatlayıncaya kadar yiyin...

Irkçılık Her Yerde, Türkiye Hariç

21 yaş altı dünya şampiyonası geçtiğimiz gece büyük bir skandalla gündeme geldi. Hüseyin Göçek'in yönettiği maçta karşılaşan Sırbistan ve İngiltere 1-0'lık İngiltere galibiyetinin rövanşında Sırbistan'da karşılaştılar.

Maçın geneli gergin bir atmosferde oynanırken Sırp taraftarlar kimi zaman meşalelerle kimi zaman hakeme ve İngiliz oyunculara baskı oluşturmak adına "yersiz gürültülerle"  maça müdahil olmak istediler. Maçın son anlarında İngilizler golü buldu ve ne olduysa işte ondan sonra oldu. Sırp taraftarlar hep bir ağızdan maymun sesleri çıkarmaya başlayıp ırkçı hakaretlerde bulunmaya başladılar. Tüm stat uzun süre bu sesle yankılanırken maçın bitiminin ardından da Sırp yedek kulübesi olduğu gibi sahaya girdi.

Tepkilerin odağında Tottenhamlı siyahi oyuncu Rose vardı. Rose bu tepkilere ve futbolculara sinirlenip karşılık vermeye kalktığı ilk anda Göçek'ten maçın bitmiş olmasına reğmen ikinci sarı kartı görerek kırmızı kart gördü. Güçlükle sakinleştirilen Rose arkadaşlarının sakinleştirme çabaları arasında güçlükle soyunma odasına girdi.

İngilizler bu işin peşine bırakacağa benzemiyor. Sırbistan'ı UEFA ve FİFA'ya şikayet ederek turnuvalardan men edilmesini isteyen İngilizler kırmızı kart gösteren Göçek'i de es geçmiyorlar eleştirilerinde...

Görüldüğü üzere ırkçılık her yerde...Türkiye'de yok diyecek Pollyannagillerden insanlar da olabilir. Olabilir çünkü onlar , Balili'ye İsrailli olduğu için edilen küfürleri hatırlamıyorlardır, rakip takımın Malatyaspor'a Ermeni Malatya tezahuratını hiç duymamışlardır, bir futbolcunun siyahi bir oyuncuya ırkçı küfrü ile ilgili "evet maç heyecanı içinde ağzımdan öyle bir şey çıktı ama aramızda hallettik" dediğini gazetelerde görmemişlerdir, bir kulüp kanalında siyahi bir oyuncu için "National Geographic'i aç izle bunlardan çok var" dediğine canlı yayınlanan bir program dahi olsa denk gelmemişlerdir ya da kendini yere atan oyuncuya sinirlenip maymun taklidi yapan 18-19 yaşındaki çocukların kameralara yansıyan görüntüleri bir yerlerde gözlerine ilişmemiştir...

O yüzden İngiltereli Rose'un başına gelen olaya üzülecek ve ayıplayacak olan kişilerin önce bu saydıklarımdan iyi bir sınavla geçmiş olmaları gerekir...Gerisi samimiyetsizlik gerisi gösteriş olur başka da bir şey olmaz...

Umarım sıcağı sıcağına olan bu olay soğutulmaz da bir an önce kişi ve gruplar hak ettikleri cezaları alır Rose konusunda...Tabi ceza ve yaptırım beklediğimiz kurumda Dünya Kupasındaki ırkçılık iddialarını paspas altına iten  FİFA; ama bu kez rakipleri İngilizler olacak!!!