28 Nisan 2013 Pazar

Seri Sonu

Ante Kulusic, Curri, Tomic, Serkan Kurtuluş ve Petrovic... Bu saydığım beş isim Gençlerbirliği'nin 30 haftalık periyotta en çok faydalandığı oyuncular... Özellikle Ante, Aykut ile iyi bir ikili oluştururken Petrovic de hem koşu mesafesi hem de pas dağılımı olarak takımı sırtlayan oyuncuların başında geliyordu. Serkan ise zaten tam bir joker... Kayserispor maçında Tosic yok dediler, onun yerine solda oynadı; Galatasaray maçında Cem Can yok dediler onun yerine sağda oynadı. Hatasız olarak oynadığı iki maç da zaten ona ilk 11'inde kapılarını aralamıştı. 

Curri, Ante'nin yokluğunda forma giyerken Tomic ise yavaş yavaş takımdaki yerini almaya başladığı anda sakatlandı. Tomic'in önemini rakamlarla şöyle açıklayayım; 3 asisti var oynadığı maç sayısı göz önüne alındığında zaten fazla bir konuma yükseliyor bu asistler ama; en önemlisi bu asistlerin 2'sini Galatasaray ve Feenrbahçe'ye karşı yaptı. 

Bu eksiklikler doğrultusunda Fuat Hoca yine farklı oyunculara yönelmek zorunda kaldı. Geçen hafta Ahmet Çalık'ın parıldadığı bu yoklukta fırsat Kerim Zengin'e doğmuştu. Bu hamleyle birlikte Cem Can asıl mevkisi olan orta sahaya kurulurken, Kerim sağ beke geçiyor önüne de sakatlıktan sonra yeni yeni form tutmaya başlayan Hurşut yerleşiyordu. Fuat Hoca Jimmy Durmaz konusunda tasarrufunu yine yedek kulübesinden yana kullanıyordu.

Kenardaki oyunculara baktığımızda aslında kadronun kısıtlılığını görebiliyoruz. 7 kişilik yedekler listesinde, Lekic, Ekigho ve Artun'un yani 3 forvetin bir arada yer alması kısıtlılığı gözler önüne seriyordu. 

Maça dengeli bir başlangıç yapan iki ekipten ilk hamle Karadeniz ekibinden geliyordu. Özellikle Olcan'ın kanat bindirmeleri ve kaleyi karşısına alarak yarattığı tehlikeler ilk yarım saatte Ramazan'ın ellerinde eriyordu. Sağ kulvarda Hurşut ve Kerim hücumda iyi işler yaptılar bir müddet. Ama savunma bölgesinde sıkıntı vardı. Cem Can'daki sağ bek temkinliliği Kerim de olmayınca o bölgede oluşan bir anlık boşlukta Hurşut ile Marek Cech'i baş başa bıraktı. Cech'in yaptığı ortada Halil düzgün bir kafa vuruşuyla skoru 1-0'a getirdi.

Bu gole anında reaksiyon gösteren Fuat Çapa, Kerim'i kenara alarak Jimmy Durmaz'ı oyuna sürdü. Cem Can tekrar sağ beke gelirken Jimmy oyun yapısı olarak daha serbest bir tarzda göründü. Zec solda, Hurşut sağda oynarken Jimmy'nin alabileceği tek yer de buydu sanırım. Jimmy'nin isteği ve hırsı ise ilk topa müdahalesinde belli etti kendini.

Aykut, taca çıkacak topa "taca çıkmasın" iyi niyeti ile müdahale edince Adrian, Ramazan ile karşı karşıya kaldı ve Ramazan'ı da geçti. O sırada topu boş kaleye yuvarlamasını engelleyen isim ise son haftaların yıldızı Özgür oldu. Bu vesileyle Özgür ile de bir kaç şey söylemek gerek... Sezon başından beri her maç geriye gitmeden ileriye gidiyor oyun kalitesi olarak. Özellikle son haftalarda da Sivasspor maçında zorunlu olarak oynadığı stoper pozisyonu ve son Fenerbahçe maçındaki üst düzey oyun karakteri harikaydı. Bu maçta da orta sahanın düşmesinden dolayı Trabzon atakları Gençlerbirliği kalesini döverken orta sahada ayakta kalan tek isimdi. Savunmadan çıkarken takımı tek başına orta sahaya ve hücuma taşıdı desek abartı olmaz. 

Bu performansı devam ederse milli takıma da seçilebilir diye boş bir laf etmek istemiyorum, çünkü oraya gitmesi için önce formasını değiştirmesi geriyor olabilir. Ama bu performansıyla devam ederse aklının bir köşesinde olan Avrupa neden olmasın? Fazlasıyla hak ediyor ve her maçtan sonra taraftardan da istisnasız tebrik alıyor. 

İlk 44 dakika gol pozisyonu yaratmakta güçlük çeken Kırmızı Karalar aradığı pozisyonu 45.dakikada buldu ancak bu kez de Onur izin vermedi. 

İkinci yarı ise tamamen bir kör dövüşüne döndü. Yine Trabzonspor atakları ile Gençlerbirliği kalesini döverken, Gençlerbirliği ise en iyi çalışan bölgesi solu devreye sokmaya çalıştı. Orada da Tosic ve Zec uyumsuzluğu sonuç vermeyince sonuç alınamadı. Orta bölgede Azo'nun kreatif yönü düşünce iş tamamen Björn'e şişirilecek toplara kaldı. O toplarda da maçın hakemi istisnasız Björn aleyhine kararlar verince oradan da sonuç almak imkansızlaştı. 

Gençlerbirliği Jimmy değişikliğinden sonra iki hamle yaptı. Bunlardan biri Hurşut-Ekigho değişimi diğeri Zec-Lekic değişikliği... Lekic, Björn geldikten sonra, yani ikinci yarının başından beri oynadığı dakika 63! Ekigho ise, Gençlerbirliği forması ile Süper Ligde 8 maçta 150 dakika oynayabildi. Ama skoru değiştirebilmek adına Fuat Hoca bu riskleri de aldı. Özellikle Björn'ün üzerindeki ilgiyi dağıtabilmek adına Lekic hamlesi çok akıllıcaydı. Yine yorulan Hurşut'un yerine Galatasaray maçında o mevkide oynayan ve pek sırıtmayan Ekigho da doğru tercihti. Ama ileride gerekli adımlar atılmasına orta sahadan destek gelmeyin bu değişikliklerin de anlamı olmadı. 

Sonuç olarak bir kontra atakla da gol geldi ve Trabzonspor 3 puanı alan taraf oldu. 7 hafta sonra gelen mağlubiyet üzücü olsa da Avrupa'ya dair bir türlü tam anlamıyla yeşeremeyen ümitlerin de bitişi oluyordu. Fuat Hoca'nın maç sonu demeçleri aslında olan biteni gayet net açıklıyordu: İlk yarı istediğimizi sahaya yansıtamadık. Trabzonspor bizi epey zorladı ama ben ikinci yarıdaki oyundan ve futbolcularımın özverilerinden, iyi niyetlerinden dolayı hepsini tebrik ediyorum...

Fuat Çapa'nın dediği gibi ikinci yarı tebrik edilecek bir iyi niyet ve öz veri ile sahadaydı Kırmızı Karalar ama sonucu etkileyecek yegane varlık olan gol olmayınca o emek de boşa düşüyordu. Geçen hafta Fenerbahçe galibiyetinden sonra bir müddet pusularına geri dönen bir grup da yeniden "Fuat Çapa istifa, Ramazan bu takımın kalecisi değil" demek için fırsat buldu. İyi günde suskun, kötü günde fırsatçı bir şekilde istifa demek adaletli olmak bakımından bile sorunluyken tutarsızlık kısmını hiç sorgulamıyorum bile... 

Gençlerbirliği, zorlu 3 maçın yanında gündem olarak; "Fuat Çapa kalsın, takım korunsun" diyen taraftarların ve "takım sil baştan olsun" diyen "taraftarların" mücadelesine de sahne olacağa benziyor. Çoğunluğun umut ettiği ise önce Fuat Çapa kalsın, sonra takım korunsun. 

Şimdi geriye kalan iki çift söz ise, Kırmızı Kara şarkısının farklı yerlerinde dediği gibi; ...Bazen üzer bazen sevindirir sonuçlar bizi de... / ...Fakat birlik olmamışsak kazansak da anlamı ne?... 

25 Nisan 2013 Perşembe

Röportaj | Zonguldakspor ve Travmalar

Zonguldakspor-Adliyespor maçının yankıları basında durulmuş gibi gözükse de Zonguldaklıların belki de çok uzun yıllar unutamayacağı bir travma olarak hafızalarında yer etti. Zonguldaklıların yabancı olmadığı bu travma durumunu kendisi Zonguldaklı ve iyi birZonguldakspor taraftarı olan Mehmet Atilla Güler ile konuştuk. Mehmet Atilla Güler, Gazi Üniversite'sinde halen Araştırma Görevlisi ve Sosyal Politika , Küreselleşme ve Sosyal Dışlanma alanlarına da oldukça hakim. Kendisiyle Zonguldakspor ile ilgili yazdığı bir yazı üzerine tanıştık. Ve mail yoluyla böyle bir söyleşi gerçekleştirdik...

(1996-1997 sezonunda PlayOff yarı finali oynayan takım)

Travmalar… Onlardan başlayalım önce. Benim travmam çok küçük olmama rağmen hükmen yenilgiye dönüşen Adıyaman maçı. O travma sürecini anlatabilir misiniz önce?

Seninle benzer şekilde Zonguldak’ta tüm bir nesil futbol konusunda ilk travmasını Adıyamanspor maçı ile yaşadı. Tramvaya gelmeden önce o sezonun ruhunu biraz anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Statüyü tam olarak hatırlamıyorum ama sanıyorum önce grup maçları oynanıyor, daha sonra ise gruplarda üst sıraları alan takımlar play-off’a kalıyordu. Biz o yılın ve neredeyse 90’ların ikinci yarısının tamamının 2.ligteki daimi favorisi Kartalspor ile çekişiyorduk. Rakibin gücüne rağmen o dönemki kadro Kartalspor ile deplasmanda berabere kalıp içeride 1-0 yenmiştik.
Bence bu galibiyetler aynı zamanda hem takıma hem de kente çok ciddi bir ruh ve inanç aşıladı. Play-off’lar başladığında 1.ligin favorilerinin arasında Zonguldakspor’un da adı geçiyordu artık. İlk maçlarda bunu doğrulayan çok sayıda sonuç alındı. Orta sahada Tümer, ileri de Doğan ve Murat inanılmaz işler yapıyorlardı. Zonguldakspor en “paralı” rakibi Adanaspor’u muhteşem bir atmosferde 2-1 mağlup etmişti örneğin. Önceki yıl alt lige düşen bir diğer favori Kayserispor’u “eze eze” yenmiştik. Ancak Karabükspor maçı işleri değiştirdi.
O günü unutmam gerçekten mümkün değil. Normalde dershane günümdü. Babam pek sıcak bakmazdı dershane yerine maça gitmeme ama Karabükspor maçı için böyle bir tartışma gündeme bile gelmedi. 13:30’daki maç için saat 08.00’de stadın önündeydik. Stat, atmosfer, tribünler her şey harikaydı. Maça da iyi başladık. Doğan boş kaleye kolay bir gol attı. Tümer’in bir frikiği sağ 90’ın biraz üstünden dışarı çıktı. Top ikinci kez Karabükspor kalesine girmeyi reddedince skor da hezimet oldu ve 1-3 kaybettik.
Sonra takım bir anda düşüşe geçti. Öyle ki takım haftalarca maç kazanamadı, Volkan Yayın’ın yerine Hüsnü Özkara göreve getirildi. Kiminle oynadığımızı hatırlamıyorum ama Hüsnü Özkara yönetimindeki ilk maçta 2-2 berabere kalmıştık. Görece bir toparlanma yaşasak da sezonu çok uzun bir süre ilk ikide götüren takım ancak birinci lige terfi maçlarına kalabildi. Ayrıca şunu da belirteyim, son hafta Karabükspor ile deplasmanda oynanan maç kazanılsaydı, Kayserispor’un yerine birinci lige doğrudan Zonguldakspor çıkacaktı. Ancak takım, birinci lige çıkmayı garantilemiş Karabükspor karşısında hiçbir direnç gösteremedi ve 5 gol yedi.
Anlattığım tüm bu gelişmelerin senin bahsettiğin travmaya zemin hazırladığı kanısındayım. Ama yine de kent takıma olan inancını kaybetmedi. Antalya’ya favori olarak giden takım yine Zonguldakspor’du. Terfi maçlarında oynanan tüm rakipleri sezon içinde mağlup eden Zonguldakspor’un bir şekilde birinci lige çıkacağına olan inanç tamdı. Adıyamanspor maçı ile bu inanç oldukça güçlenmişti. Ancak ne yazık ki “birileri” buna izin vermedi.

Peki o maçta bir kasıt ya da kibar tabiriyle “bile bile” yapılmış olma ihtimali sizce ne kadar?

Ben o maçta kesinlikle “bile bile lades” yapıldığını düşünüyorum. Bu düşüncemi Şemsi Denizer’in bizzat yaptığı bir konuşma doğruluyor. Denizer’in öldürüldüğü gece Genel Maden İşçileri Sendikası’nın genel kurulu nedeniyle bir yemek verilmişti. O yemekte yapılan bir konuşmada Zonguldakspor’dan söz açıldığında Denizer’in Adıyamanspor maçında bir yöneticinin yönlendirmesi ve ısrarıyla Erkan’ın oyuna girdiği ve kendisinin bunu çok sonra öğrendiğini söylediğini birinci ağızdan duyduğumu söyleyebilirim. O yöneticinin kim olduğunu biliyorum. Kendisi daha sonra Zonguldak’tan Mersin’e taşınıp orada hayatını kaybetti. O yüzden açıklamayı uygun bulmuyorum.

O maçtan sonra şehirde bir küskünlük oldu mu?

Olmaması düşünülemezdi. Düşünün, bir yıl önce hayalleriniz sonraki sene Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı, Beşiktaş’ı Zonguldak’ta konuk etmek, onlara sahayı dar etmekken bir de bakıyorsunuz ki çaba gösterdiğiniz her şey elinizden kayıp gitmiş. Bu durum kulübe de taraftara da yansıdı. Takımın yıldızlarının çoğu bedelsiz olarak başka takımlara transfer oldu. O dönemin efsanevi kadrosu dağıldı. Yönetim, biraz popülizm adına biraz da takımı yeniden ayağa kaldırmak için önceki yılın en iyi oyuncularından forvet Tansu’yu transfer etti Kuşadası’ndan. O dönemin en gözde isimlerinden biriydi Tansu. Ama buna rağmen başarı gelmedi. Düşünün, önceki yıl birinci ligin kapısından dönen takım bir yıl sonra dünya karmasına giden ilk Türk futbolcu İsa Ertürk’ün yönetiminde ikinci ligde kaldığı için sevinir hale gelmişti. Sonra Zonguldakspor bir dönem “menajer takımı” furyasına mahkum edildi. Bülent Uygun’un liderliğinde bir “veteran” takımı kuruldu. Bu yeni oluşum takımın gelir-gider dengesi alt üst etti. Yine de bu girişim taraftarı stada yeniden soktu diyebiliriz. O dönemki maçlara (biraz da meraktan) oldukça ilgi gösterildi. Ama sonuç yine hüsran oldu. Bunu herkesin malumu olan düşüşler, Telekom faciasına benzer yükseliş çabaları ve yeniden düşüşler takip etti.


İşçi milli takımı unvanı… Bu unvanın kazanılış süreci ya da artık böyle bir algılanmanın olma süreci nasıl gerçekleşti?

Türkiye’de işçi olmanın tarihinin Zonguldak’ın tarihiyle eş olduğunu söyleyebiliriz. Bu ülkede Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere çalışma yaşamını düzenleyen yasalar bile önce Zonguldak için hazırlanıp Zonguldak için yürürlüğe girmiştir. Elbette tek sebep bu değil işçi milli takımı unvanı için. Ben bu konuda birçok işçi kentinde olmayan ama Zonguldak’ta olan bir havanın da etkili olduğu kanısındayım. Bugün “Fener” olarak adlandırılan bölge bilindiği gibi bir zamanlar Levantenlere ev sahipliği yapıyordu. Çok sayıda spor alanıyla birlikte (tenis, at yarışları vb.) futbol sahaları da Zonguldak’a o dönemden miras kalmış. Büyüklerden, özellikle Fransızların burada haftalık maçlar yaptığını çokça işitmiştim. Tabii bu dönemde gerçek anlamda tek işçi kentinin Zonguldak olması da önemli böyle bir unvanın kendiliğinden ortaya çıkmasına ön ayak oluyor. Çok uzatmayayım. Tüm bu gelişmeler birbirini takip edince önce 1942 yılında Kömürspor adında “mahalli” bir yapı kuruluyor. Bu yapının üzerine ilerleyen dönemlerde yeni taşların koyulması da 1966 yılında Zonguldakspor’u doğuruyor. Bu bakımdan Zonguldakspor, hiç de azımsanmayacak bir tarihe sahip. Ama iş bununla da bitmiyor. Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi sınıfının oluştuğu 1970’li yıllarda kentte işçi hareketinin yükselmesine paralel olarak Zonguldakspor da güçleniyor. Bu doğal bir durum aslında. Çünkü Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun her çalışanı aynı zamanda Zonguldakspor’un da bir üyesi. Çalışanların sayısı arttıkça üyeler, üyelerin sayısı arttıkça da gelirler artıyor. Böyle olunca da takım güçleniyor. Bir de kent nüfusunun neredeyse tamamının bir şekilde TTK’na bağlı çalışanlar olduğunu düşündüğümüze takım-kent bütünleşmesi de kendiliğinden gerçekleşmiş oluyor. Bunun yansımaları 1990’daki Büyük Maden Grevi’nde görüldü zaten.


Peki Büyük Madenci Grevi demişken, öyle güçlü bir deneyimin bugüne tezahürü nedir Zonguldakspor adına ya da Zonguldak şehri adına?

Zonguldak’ın ve Zonguldakspor’un gerilemesinde iğne-çuvaldız metaforunda sermayeyle birlikte sendikanın da payını olduğunu söylemek gerek. Bugün büyük bir inançla ve coşkuyla anılan Büyük Maden Grevine rağmen kentte bugün sendikacılığın yerinde yeller esmesinin Zonguldakspor’u etkilemeyeceğini kimse iddia edemez. Özellikle Şemsi Denizer’in bu noktada oldukça iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Herkesin “bizden biri” olarak gördüğü Denizer nasıl oldu da bir anda ülkenin en “zengin” sendikacılarından biri oldu? Bu ilerlemede Ankara yürüyüşünden vazgeçilmesi etkili midir? Bu soruları sormak gerekir. Türkiye’de sendikalar demokrasinin gerilemesinden söz ederken her nedense kendi içlerinde bu gibi sorgulamaları gerçekleştirmiyorlar. Zonguldak’ta sendikacılık öyle bürokratik bir yapıya sahip ki Denizer’in öldürülmesinden sonra çeşitli sıfatlarla sendikada görev alan Denizer’e yakın isimler koltuklarını kaybettikten sonra bir anda kente, sendikaya ve Zonguldakspor’a düşman oldular. Ben işin bu kısmının da değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım.

İşçi Milli Takımı kısmına dönersek, işçi diyoruz ama yönetim özel  maden şirketi sahibi kişilerin elinde ve çoğu kez ulusal basın bangır bangır bağırmasa da birçok madenci yaşamını kaybediyor… Bu noktada kimlikle ilgili bir ironi oluştuğunu düşünüyor musunuz?

Bir ironinin olduğu açık. Bu ironinin geçmişini Türkiye’nin “Özallı” yıllarına götürmek gerekir. Özal’ın ve onun “örnek aldığı” Margaret Thatcher’ın sıkça tartışıldığı bugünlerde sorduğun sorunun çok yerinde ve anlamlı olduğunu düşünüyorum. Thatcher gibi Özal da ilk olarak yerli sermayenin desteğini almak suretiyle değerli maden kaynaklarının özelleştirilmesini hedeflemişti. Türkiye’de maden deyince akla gelen ilk yer Zonguldak’tı. 1980’lerin ortalarında bu konuda ilk girişimler yapıldı. O dönem darbe yönetimi tarafından çıkarılan kanunların da etkisiyle kısmi özelleştirmeler gerçekleştirildi. Uygulanan kanunların grevi yasaklaması ve imzalanacak toplu iş sözleşmelerini kamu erkinin keyfi kararlarına bağımlı kılması bu süreçte Özal’ın en büyük destekçileri olmuştu. Ancak zaman geçtikçe kent konuyu yavaş yavaş anlamaya, kavramaya başladı ve bugün herkesin malumu olan Büyük Maden Grevi gerçekleştirildi. Grevle birlikte kentin simge adamı haline gelen Şemsi Denizer önce sendika içerisinde yükseldi, sonra da Zonguldakspor’un başına geçti. Bu durum “işçi milli takımı” unvanını güçlendirdi.
Sonra görüldü ki, grevle birlikte elde edilen “kazanımların” aslında hiçbir anlamı yokmuş! Ve Zonguldak kenti çoktan özel sermayeye kapılarını açmış. İşte bu kapıların açılması ve uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle kamu sektörüne yatırım yapılmaması her geçen yıl daha fazla madencinin ölmesine neden oldu. Bir örnek vereyim; 2008 yılında Zonguldak ile ilgili yaptığım bir tebliğ çalışmasında şunu öğrendim; Kozlu’daki maden ocaklarında 1978 yılından kalma gaz analiz setleri kullanılıyormuş ve 1992 yılındaki “faciaya” rağmen bu setler yenilenmemiş. Düşünün gelinen durumu.
Kamuda durum bu iken yukarıda belirttiğim gibi kentin kollarını özel sektöre açması yeni zenginlerin de palazlanması sonucunu doğurdu. Tabii birçok özel sektör işletmesinde olduğu gibi Zonguldak’ta da bu yeni zenginler elde edecekleri bir kuruş daha fazla karı bir işçinin canından daha değerli gördükleri için senin de bahsettiğin iş kazaları arttı ve günlük yaşamın “olağan” bir parçası olarak görülmeye başlandı.

Halk bu unvana sahip olmanın gururunu yaşarken, bu olanlara karşı ufak da olsa bir tepki duyuyor mu?

Halkın Zonguldak’da madencilik alanında yaşananlara karşı tepki duyduğunu düşünmüyorum.
Öncelikle kent-futbol takımı bağlamında bir örnek vereyim; röportajın başında konuştuğumuz o büyük travmanın yaşandığı yıllarda Zonguldakspor’un tribün liderlerinin önemli bir kısmı eğitimlerine büyük kentlerdeki üniversitelerde devam eden kişilerden oluşmaktaydı. Bunların içerisinden benim de tanıdığım ve “ağabey” olarak bildiğim çok sayıda insan var. Bu insanlar sırf Zonguldakspor için iki haftada bir memleketlerine gelirlerdi. Aralarında bu nedenle eğitimlerini uzatmış bir sürü insan dahi vardı. Ve neredeyse hepsinin ortak noktası ebeveynlerinin TTK’nda yahut benzeri kurumlarda çalışmasıydı. Yani insanlar sadece kentlerine, takımlarına değil, bir anlamda ailelerine, geçmişlerine ve geleceklerine sahip çıkmak için geliyorlardı Zonguldak’a. Ancak o malum travma bu yapıyı değiştirdi. Takip eden süreçte Zonguldakspor tribünlerini apolitik, kentin kimliğinden uzaklaşmış, tek dertleri Gazipaşa caddesinde kırmızı-lacivert atkılarla dolaşmak olan kişiler yönlendirmeye başladılar.
Aynı süreçte, özendirici emeklilik, toplu işten çıkarmalar vb. aracılığıyla 1990’larda 60.000’ler civarında olan işçi sayısı 20.000’in altına düşürüldü. Bu durum Zonguldak’ı en fazla göç veren kentlerden biri haline getirdi ve geçmişte; kentine, takımına sahip çıkan insanlar memleketlerini arkalarında bırakıp gittiler. İşçi kenti Zonguldak yerini yeni bir kompozisyona bırakırken Zonguldakspor da işçi milli takımı statüsünden iş yaratılamayan, iş olmayan ve iş bulunmayan bir kentin takımı olma yolunda evrim sürecine girdi. İşte bu süreçte daha önce sözünü ettiğim yeni zenginler devreye girdiler ve Zonguldakspor’u kendi “işleri” için bir araç olarak kullanmaya başladılar. Bunda başarılı da oldular.

Gelelim bugüne… Aslında iş çok kolaylaşmıştı… Bu iş oluyor galiba dediğimiz anda Bartın maçıyla beraber bir düşüş başladı. Ama her şeye rağmen Adliye maçından herkes emindi. Adliye maçına kadar olan 2 haftalık süreç nasıl gelişti? Yine bir art niyet olma ihtimali var mı?

Güncel gelişmeler ile ilgili olarak bir komplo teorisi yazamam. Ama bana göre bu takımın şampiyonluğu kaybetmesinde dışarıdan değil içeriden birilerinin mutlaka dahli var. Kendisini kentin ve takımın sahibi olarak gören çevreler takımın şampiyon olmamasını “uygun görmüş” olabilirler.


Son travma… Adliye maçında ne oldu, nasıl oldu da şampiyonluk gitti?

Açıkçası bu son durumun bir mantık çerçevesinde açıklanabileceğini düşünmüyorum. Daha doğrusu ben açıklayamıyorum. Son dört haftaya açık ara farkla giriyorsunuz, iki kez şampiyonluğu garantileyebileceğiniz maçlara çıkıyorsunuz. Ligin son haftasında ikinci sırada bulunan rakibinizi kendi sahanızda konuk ediyorsunuz. Rakip daha kente gelirken baskı altına alınıyor. 20.000 kişi tribünde, 10.000’den fazla kişi stadın etrafında maçı izliyor. Öne geçiyorsunuz. Ama son dört dakikada yediğiniz iki golle rakibinizi şampiyon yapıyorsunuz. Gerçekten bu yaşananları açıklama gücüne ve yeteneğine sahip olduğumu düşünmüyorum.

Peki bu travmanın atlatılması ne kadar sürer?  Ya da atlatılır mı? 96-97’yi hala hatırlıyoruz…

Ne yazık ki ben Zonguldakspor’un bundan sonra Göztepe örneğinde olduğu gibi bir “satın alma” yolu kullanılmadıkça yeniden dirilebileceğini zannetmiyorum. Böyle bir şey olursa da takım ve kent zaten uzaklaştığı “işçi milli takımı” kimliğine bir daha asla bürünemez.

İşçi takımı unvanı ve “patronlar”… Bu ikisinin bir arada olamayacak oluşu mu bir engel acaba?

Bu soruya şöyle yanıt vereyim; bir gün önce işlettiği veya işlettirdiği “kaçak” maden ocağında yaşanan göçük veya patlama nedeniyle bir veya daha fazla sayıda işçinin ölümünden, kadınların eşsiz, çocukların babasız kalmasından sorumlu olan insanlar bir gün sonra “şeref” tribününde Zonguldakspor’un bir madencinin arkasından sahaya çıkmasını alkışlayabiliyorlar. Bu noktada ben bir soru sorayım; sence bir çelişki yok mu?

Çözümü ne peki? Mesela Karabük’te de bir sendika destek oluyor takıma? Sendikanın rengi önemli burada, amiyane tabirle sarı ya da kızıl gibi?

Karabükspor meydanı boş bolunca işçi milli takımı unvanını hak etmediği bir şekilde ele geçirdi ne yazık ki. Burada sendikanın sarı, veya sarımtırak olmasının da etkisi büyük! İşçileri için mücadele vermeyen bir sendika Karabükspor’a “sponsor” olabiliyor yani! Bu noktada çok fazla nesnel olamayacağım için şunu söyleyerek yorumu okuyuculara bırakmak istiyorum: 1990 Büyük Maden Grevi’nde Türkiye’de her sektörden işçiler madencilerle kucaklaşırken destek vermeyen yerlerin başında Kardemir işçileri geliyordu. Sanırım yanıtım yeterince açık olmuştur.

Son olarak da gelecek ile ilgili ne düşünüyorsunuz Zonguldak şehri ve futbolu için? 

Zonguldak’ı gerçekten çok sevdiğimi söyleyerek başlamak istiyorum bu son sorunun yanıtına. Son 10 yılda çok uzun bir süre İzmir’de, kısa sayılmayacak sürelerde İstanbul’da ve 3 yıl da Ankara’da yaşadım. Türkiye’nin üç büyük kentinde de yaşadım anlayacağın. Ama hiçbir yer tutmuyor Zonguldak’ın yerini. Öyle basit bir memleket sevgisi değil bu. Zonguldaklı olanlar, Zonguldak’ı yanlarında her yere götürmek isterler. Şu anda bu röportajı yanıtladığım işyerimdeki masamda iki tane madenci heykeli var örneğin. Ben, sevdiğim insanlara ilk olarak madenci heykeli hediye etmeye çalışan biriyim. Evimin her tarafında Zonguldak’ı, Zonguldakspor’u anlatan kitaplar, bayraklar, heykeller vs. mevcut. Ama tüm bu sevgime karşın Zonguldak için bir gelecek olduğunu düşünmüyorum. Şöyle örnekleyeyim; acaba kaç kişi çocukluk ve gençlik yıllarında bu kadar çok arkadaşının (dolayısıyla da ailenin) başka yerlere taşındığına tanık olmuştur? Biz 1980’li ve 1990’lı yılların Zonguldaklıları çok yaşadık bu durumu. Madencilik bittikçe kent bitti. Kent bittikçe insanlar gitti ve Zonguldak bugünkü haline geldi. Ortaokul ve lise döneminden görüştüğüm arkadaşlarımın hiçbiri Zonguldak’ta yaşamıyor bugün. Kent, bayram ve cenaze dönemlerinde buluşulan bir yer halini aldı. Ben bir gencin, özellikle de yükseköğrenim alanların kendilerine Zonguldak’ta bir gelecek çizebileceklerine ihtimal veremiyorum. Elbette tüm bu olumsuzluklar Zonguldakspor’u da etkiliyor. Daha önce belirttiğim gibi bir ihtimal Zonguldakspor başka takımlardan evrilerek yeniden Türk futbol hayatındaki yerini alabilir. Ancak bunun geçmiş dönemle uyumlu olacağını asla söyleyemem.


24 Nisan 2013 Çarşamba

Vicdan?

Adalet sistemi güdük ve sakat bir ülkede yaşıyoruz. Pek bu tezin karşısında olabilecek kişi de tanımıyorum, bu tespitte tabi yetmez ama evetçileri göz ardı ettim. Mahkemesinden tutun da , bireysel ilişkilerine kadar hukuksuzluğun bayrak edildiği ülkemizde tuhaf cezalar görmeye devam ediyoruz.

Ülke bu haldeyse futbolda o adalet sisteminden etkilenmezse olmaz tabi. Çünkü aynı oligarşik yapı "ben iktidarda değilim ama fikirlerim iktidarda" çirkinliğiyle, müdahale edemese de futbola, fikri futbolun iktidarında... Erkan Zengin hafta içi Fenerbahçe maçında attığı golden sonra Ediz'i unutmadı ve formasını kaldırarak "Seni Unutmadık Ediz" yazısını gösterdi. Ve federasyonda yemedi içmedi bu vefaya yapması gerekeni yaptı. Tıpkı Van Üşümesin diyen Beşiktaş taraftarına sahaya atkı attılar diye ceza verdiği gibi... Ediz'e ihtar cezası verildi. Sebep; "Eskişehirspor Kulübü sporcusu Erkan Zengin’in, slogan içeren tişört giymesinden dolayı talimatlara aykırılık nedeniyle takdiren ihtar cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir"

Güler misin ağlar mısın diyorlar ya, o söz bugüne kadar söylenmemiş olsaydı (böyle bir ülkede imkansız ama, varsayım); işte bunu duyan ilk kişi tarafından kullanılırdı. Futbol hayatını bitirmekten vazgeçip , ihtarla geçiştirmişler besbelli...

Ama bu ilk değil... Ölüsüne ağlayanlar verdiğimiz cezadan bahsediyorum! İlk kez birisi ölüsünü andığı için bu topraklarda ihtara ya da cezaya uğramadı. Bu çirkinlik adalet denen şeyin kodlarına işlendiği için bir hayli mevcut gerisinde...

Ertuğrul Karakaya... "Gökte bulut yan yan gider/Yaralarından kan gider/Töresi batası dünya/Kahpe kalır şahan gider..." Ertuğrul'un arkasından böyle ağıt yakmıştı sevenleri, böyle yazmıştı Gülten Akın! 1977'de ODTÜ'de faşistlerce katledilen Ertuğrul her yıl mezarı başında hala anılıyor ya da anılmaya çalışılıyor. 

14 Şubat 2007'de İsmail Saymaz şöyle bir olaydan haberdar etti bizi. Ertuğrul Salihli'de toprağa verildi. Yıllar sonra babası da vefat etti yanına gömüldü. Annesinin de gözleri görmez oldu. Ama annesi her Cuma günü Ertuğrul'u ziyaret etti, her Cuma oğluyla hasret giderdi. Her 8 Haziran'da ise Ertuğrul Anması yapılırdı ki 2006 yılında da 19 kişilik küçük bir grup anmıştı. Çok geçmeden Salihli Savcısı bir iddianame hazırlayan anmaya katılanları yargılanmak üzere mahkemeye davet ediyordu.Gerekçe ise en az Erkan'ın ki kadar gülünç; Onun devrim şehidi, iyi ve cesur olduğunu belirtip gelenlere teşekkür edildi. Saz çalındı. 'Ertuğrul yaşıyor, mücadele sürüyor' diye slogan atıldı...

Annesi mahkemeye çıkarıldı oğlunu andığı için, abisi orada olmadığı halde yargılandı. O utanç yargılamadan geriye annesinin şu sözleri kaldı: 


Dedim ki, senin akraban hiç öldü mü? Ben 29 senedir ağlaya ağlaya... Adam dayanamadı vefat etti. Ben altı yedi senedir körüm, oturak kaldım. Arkadaşları her sene geliyorlar mezarına. Bir şey yapıp etmiyorlar. Şimdi bu beni rezil etme değil mi? Benim arkam yok... Ayıptır bu zulüm...

Öyle bir şey ki bu ve benzeri nedenlerle yargılanan, ceza alan onlarca yüzlerce insanın içinde Erkan sadece küçük bir detay kalıyor. Keşke hep beraber Ertuğrul'un annesi için de diyebilecek bir şeylerimiz olsaydı. Keşke o zaman da bu kadar güçlü bir tepki alabilseydi bu mesele... Her neyse dedim ya bu ilk değil son da olmayacak muhtemelen...

Bir de Ediz'in unutulmamasından, mücadelenin sürmesinden rahatsız olan adalete bir sözümüz olsun; Ediz  unutulmadı, mücadele de sürüyor...

23 Nisan 2013 Salı

İstatistik | Gençlerbirliği 2-0 Fenerbahçe

Son Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçıyla ilgili ilgimi çeken bir kaç noktayı istatiksel olarak anlatmak istiyorum. Match Study'nin hazırladığı verilerden kimi bana ilginç gelen kimi ise istatistiklerle ispatlanan bir kaç nokta:

Kadroda Ahmet sürprizinin yanında Jimmy'nin eksikliği dikkat çekti. Fuat Çapa muhtemeldir ki Ante ve Curri'nin eksikliğinin rahatlattığı yabancı kontenjanında; Jimmy'nin hızı yerine Tomic'in yaratıcılığından faydalanmak istedi.


Burada Gençlerbirliği on birinin maç içindeki takım boyu gayet iyi gözüküyor. En ileri uçtaki Björn, orta sahaya kadar çekilmiş. Fenerbahçe oyunu 42 metrede oynarken bu haliyle Gençlerbirliği 34 metrede oynadı. Savunmayı da öne yıkma çabasında olan Fenerbahçe'nin bu tabloda etkisi büyük!

(Koyu renkler gol atakları)

Hücum organizasyonunda ise ceza alanına ulaşan ataklarda Fenerbahçe'nin ezici bir üstünlüğü var. 54 atağa karşı 25 atak yapan Gençlerbirliği, efektif ataklar yaptığı için bir adım öne çıkıyor. Çünkü Fenerbahçe atakları özellikle ilk yarıda Salih'in iki şutu haricinde hiç bir tehlike yaratamadı. 
Gol girişimlerinde ise 9-22 gibi bir skor çıkıyor. Buradaki ilginç istatistik ise Fenerbahçe'nin ilk yarıda daha çok gol girişiminde bulunması, Gençlerbirliği'nin de ikinci yarıda. Gençlerbirliği ilk yarıda 3 gol girişiminden  2/3 ile döndü.


Buradaki alan kullanımı tablosu ise %15 ile hücumda Gençlerbirliği'nin aslında goller ve kontralar dışında pek bir varyasyonu olmadığını gösteriyor. Burada da şöyle bir soru gelebilir, ihtiyaç oldu mu? Evet, özellikle 41. dakikada gelen 2. gol ile kontra atak haricinde çıkmak hiç de akıl karı gözükmedi. 


Burada pas bağlantıları gözüküyor. Savunmanın önünde ilk topları alıp, takımda hücum yönünde ilk pasları atan Petrovic genel olarak Azo ve Tosic'e oynadı. Hatta Azo da gelen topların bir çoğunu soldan bindiren Tosic'e aktardı. Burada ilginç gelen bir durum da solu bu kadar etkili kullanan bir takımın, sağ kanada hiç selam vermeden maçı tamamlaması... Azo-Zec-Björn üçgenleri gibi Azo-Tomic-Björn üçgenlerinin olmayışı büyük bir eksik. Hem de Tomic'in ortaları ya da ara pasları ile takımı rahatlatacak bir oyuncu olduğunu düşünürsek

Pas organizasyonlarında alma-verme istatistiğinde ilk 3 isim iki tabloda da aynı. Sırasıyla Petrovic,Tosic ve Azofeifa... Petro ve Azo'yu anlayabiliyorsunuz ama Tosic'in bu listede 2. sırada olması kalitesinin bir göstergesi. Savunmanın solundan çıkarak ileride pas organizasyonlarına dahil olması, Azo ve Petro ile yapılan üçgenlerde ileri uçta topla onun buluşması, onunla ilgili harika sıfatını yetersiz bırakıyor.


Tosic'den devam edelim; hücum bölgesine en çok pas atan Gençlerbirlikli oyuncu oldu. Bir diğer istatistik de üvey evlat muamelesi gören sağ kanat hücumda 7/7 pas istatistiği ile oynadı.


Björn'ü en iyi anlatan, onun oyun karakterini, azmini, emeğini en güzel ortaya çıkaran tablo bu desek abartmış olmayız. En ileri uç elemanı, görüldüğü gibi defansif hareketler incelendiğinde defanstan top çıkartıp, adam kovalıyor. Ondan ileride 6 Gençlerbirlikli gözüküyor. Neredeyse, Aykut ve Ahmet ile ayrı bir savunma gücü oluşturmuş durumda. Ayrıca maç içinde bu tarz bir üçlü görüntü gözükmese de Björn'ü özetlerden değil de statta izleyen herkes bu tablonun normal olduğunu da biliyor.

Uzman değilim, usta değilim bu konuda haliyle ama görünen köyleri sadece düz yazıya çevirdim. Björn ve Tosic'i neden taraftarlar çok seviyor sanırım burada bir kez daha gözüktü. 



22 Nisan 2013 Pazartesi

Ahmet Çalık Kimdir?

Fenerbahçe maçının kadrosu açıklandığında bir çok kişinini kendi kendine sorduğu bir soruydu bu... Lafa geldiğinde "alt yapı önemli, alt yapıdan oyuncular oynasın" diyen bir topluluğun ligin alt yapısından yetişen oyunculara körlüğü kibarca "tutarsızlıkla" adlandırılabilir. Rakip takımların alt yapı oyuncularını bilemeyebilirsiniz ama en azından kendi takımınızdaki oyunculara bile bu kadar kör olmak öyle kolay açıklanabilecek bir durum değil.

Ahmet Çalık, 2005 yılında filiz lisansı Gençlerbirliği'nde çıkmış ve yıllardır da kademe kademe Gençlerbirliği alt yaş gruplarında başarılı performansıyla gelecek vadeden bir savunmacı olarak tanımlanabilir. "Biz nereden bilelim Gençlerbirliği alt yapısını" diyenlere de milli takım seviyesinde U16 itibariyle katıldığını ve halen U19 ve U20 takımlarında forma giydiğini söyleyelim.

Geçtiğimiz sezon Türkiye Kupası'nda bir kaç kez forma şansı bulan Ahmet, Süper Lig kariyerine Fenerbahçe maçı ile başladı. Bu sezon zaman zaman ilk 18'e giren Ahmet, dönem dönem şu anda Final Grubunda liderlik mücadelesi veren Gençlerbirliği A2 takımında da forma giyiyor.

En büyük artısı hava toplarındaki başarılı zamanlaması olan Ahmet, kendinden uzun forvetlere karşı da son derece başarılı oluyor bu konuda. Ayaklarına hakimiyeti de klasik bir stopere göre son derece iyi ve geriden oyun kurma konusunda pek sıkıntı yaşamıyor. Fenerbahçe maçında bu özelliğini pek göstermese de A2 maçlarında geriden oyun kurabilen ve takımı yönlendiren bir rol üstleniyor. Fiziği de her geçen gün daha da güçlenen Ahmet, kolay kolay yıkılmayan bir oyuncu.

Milli takımlarda düzenli olarak şans bulan genç oyuncu, muhtemeldir ki yazın da U20 Dünya Kupası'nda kendisini izlettirebilir. Ahmet Çalık, bu geceki performansıyla futbolcu yetiştirme konusunda bir fabrika gibi olan Gençlerbirliği'nin sadece görünen küçük bir yüzü konumunda. Aşağıdan bir çok isimde gelmeye devam ediyor. Mesela Selahattin geliyor, sağ bekin Tosic'i olma konusunda emin adımlarla ilerleyerek... Sol bekte de Berat Aydoğdu her gün üstüne koyarak, kendini geliştirerek A takıma göz kırpıyor.

Yine stoperlerden müthiş bir ikili olan Veli Ortakcı ile Eren Tokat geliyor... Orta sahada Xavi'nin Türkiye'ye uyarlanmış versiyonu dediğim Utku İnce geliyor. Hücumda İngiliz takımlarını şimdiden peşinden koşturan Atabey Çiçek ve Ayberk, arkalarında maestro görevi üstlenen İrfancan...

Ve A2 takımında bu gençlerin arkadaşları ile diğer yaş gruplarından bir çok yıldız Beştepe'de yetişiyor. Şimdi Ahmet Çalık, kısa süre sonra diğerleri...


Birlik, Mücadele, Zafer...

Haftalardır gelen mağlubiyetle eş değer olan beraberlikler Avrupa hedefini biraz ötelese de Fenerbahçe maçı yeniden bir kıvılcım maçı olabilirdi. Maçtan önce Kulusic ve Curri'nin eksikliği stoper mevkisinde genç oyuncu Ahmet Yılmaz Çalık'a forma şansı doğurmuştu. 

"Futbol iyi ki sosyal medyada oynanmıyor" dediğimiz bir geceye başladık. İlk on birler açıklandığında Galatasaraylı üç kuruşluk sosyal medya hesaplarından şöyle bir linç duyurusu geldi: "Hurşut, Jimmy Durmaz ve Doğa gibi banko oyuncular yedeklere çekilmiş, 94 doğumlu bir stoperi kadroya almışlar. Yattığınızı bu kadar belli etmeseydiniz keşke..."

Önce buna bir kaç kelam edelim, çünkü bu "sallama" haberin alıcısı çok oldu. Doğa Kaya ara transferde Gençlerbirliği'ne geldi ve henüz ilk on bir başlamadı. Bazı maçlar sonradan dahi oyuna girmedi. Oynadığı maç sayısı sadece 6!

Hurşut Meriç, İBB maçında yaşadığı sakatlıktan sonra, Galatasaray maçı dahil bir çok maçta sakatlığından dolayı şans bulamadı. Ve İBB maçından sonra sadece Gaziantepspor karşısında ilk on birde başladı. Jimmy ise Galatasaray'dan sonra sadece 2 maçta oynadı. Bunlar banko oynuyor denilen oyuncular...

Ahmet Çalık ise zaten mecburiyetten alınmış riskli bir karardı. Sivasspor maçında Curri sakatlandıktan sonra, Özgür İleri defansa çekilse de Fuat Hoca Özgür'ün orta sahadaki vazgeçilemez performansından feragat etmek yerine böyle olumlu bir adım attı.

Maç başladığı sırada bir 19 Mayıs Stadı klişesi daha yaşadık. Rakip takımın taraftarı Gençlerbirliklilerin "centilmenliğine" güvenip, maraton tribününden bilet alıp tezahürat yapmaya kadar götürünce işi kısa süreli bir gerginlik yaşandı. Daha sonra polisin Gençlerbirliği taraftarına gösterdiği "nazik" tepkiyle olayı tatlıya bağlayıp rakip taraftarları rakip tribüne yerleştirdi. Ve tabi ki bir başka klişe olarak da rakip taraftarlar kendi taraflarına geçince yaklaşık 5-10 dakika boyunca geldikleri tribüne küfür ettiler. 

Sahanını içine adım atacak olursak onca hır gürün - hengamenin ardından, maç adeta golle başladı diyebiliriz. İlk kornerde golcü stoper "Komando" Aykut iyi yükseldi ve topu ağlara gönderdi. Golü attıktan sonra, teknik ekipten bağımsız bir şekilde geri yaslanan Gençlerbirliği'nin yabancısı olmayan tribünler sevinçten sonra büyük bir tedirginliğe adım atıyorlardı. 

Ama oyun bu kez daha dengeli bir yapıda seyretti. Salih'in ekstra şutları ve Caner'in kanat bindirmeleri tehlike yaratırken Gençlerbirliği özellikle orta sahada Özgür'ün savunmada da Ahmet ve Aykut'un futbollarıyla ayakta kaldı. 

İleride Zec ve Tomic'in atakları kanatlardan beslemesiyle tehlike yaratmaya çalışsa da ikili attıkları topu Vleminckx ile buluşturamayınca Kırmızı Karalar tehlike yaratmanın uzağında kaldılar.  Yine böyle bir denemede Tomic bu kez topun yer ile olan mesafesini biraz arttırdı ve harika bir ortayla topu tam da kafasına bırakması gerektiği adamın kafasına ulaştırdı. Vleminckx de krallığını kanıtlarcasına harika bir kafa ile skoru 2-0'a getirdi. İlk yarı bu skorla biterken beraberlik yorgunluğunun getirdiği tedirginlik bir yana , Ahmet'in parmak ısırtan performansı konuşuluyordu. Ahmet Webo'ya ve Fenerbahçe ataklarına karşı gayet öz güvenli ve başarılı bir performans göstermişti. Tereddütleri gideren Ahmet adeta yıllardır Aykut ile ikili oynuyormuş edasıyla oynadı.

İkinci yarıda ise Fenerbahçe'nin daha ısıran ve gol için bastıran taraf olması bekleniyordu. Bu ikinci yarının bazı bölümlerinde yine yer yer gerçekleşti de ama genel olarak böyle bir kımıldama yoktu. Gençlerbirliği yine dengeli bir şekilde oyununu hiç bozmadan kaldığı yerden devam ediyordu.

Oyuna giren Mehmet Topuz-Sow ikilisinden sadece Sow ile etki yaratabilen sarı lacivertliler kimi zaman Ramazan'a, kimi zaman Ahmet'e kimi zaman da karambol anında etten duvar ören Gençlerbirliklilere takılıyordu. Gençlerbirliği ise bu değişikliklere Jimmy ile karşılık verdi. Jimmy sağ kanatta bir kaç tehlikeli pozisyonun baş rolü olurken hatalı pas seçimleri ve koşuları; top kayıpları ve tehlikelere yol açıyordu. Buna sinirlenen Fuat Hoca Jimmy Durmaz'ı kenara geri çağırırken maç sonu biraz ağır da olsa "arkadaşlarının emeğine ihanet ettiği" gerekçesiyle oyundan çıkardığını söyledi. 

İki tarafta gol adına nihai bir sonuca varamayınca maç 2-0 bitiyordu. Totem yaparcasına 21 Nisan'daki 4-3'lük Gaziantep maçından bahseden Fenerbahçelilere karşılık 31 Mart tarihinde Ahmed Hassan'ın 90+3'te gelen golüyle Fenerbahçe'nin giden şampiyonluğu baş role oturuyordu. Matematiksel olarak devam eden bir şans o dönem olduğu gibi elbette yine var.

Maçtan bir kaç nottan bahsedecek olursak, isimlerden önce Fenerbahçeli bir grubun yaptığı ayıba temas etmek gerek. Azofeifa korner kullanmaya geldiği sırada yüzüne isabet eden su şişesine Fenerbahçe tribünlerinin hep birlikte alkışlaması yüz kızartıcı bir mesele olarak geceye not düşüldü. Ayıptır diyerek alkışlayanlara ve atanlara derdini anlatmaya çalışan Fenerbahçeli taraftarlar da hala bir umudun olması gerektiğini kanıtladı. 

İsimlere gelecek olursak; maçın adamı ya da yıldızı seçmek çok güç ama biri var ki savunmada stoper gibi hareket etti, orta sahada rakip gelmeye başladığı ilk anda müdahaleleri hep o yaptı. Sahanın Gençlerbirliği adına en çok koşan ikinci oyuncusu konumunda olan Özgür İleri ayakta alkışlanacak bir gece çıkardı. Her maç yaptığı şeyler aslında bunlar ama bu gece bambaşkaydı. Belki de bu geceyi farklı yapan ileride de yaptığı pas organizasyonlarıydı. 

Öte yandan Ahmet bu sezon ilk kez giydiği formayı yıllardır giyiyor gibi öz güvenle taşıdı. İlk dakikalarda riske girmeyerek uzaklaştırdığı toplardan sonra dakikalar ilerledikçe öz güven kazanarak paslaşarak topu uzaklaştırmaya başladı. Hatasız oynadı desek yeridir. 

Tosic, sol kanatta gidip gelmek işine farklı bir estetik katıyor. Boş gidip boş gelmiyor, savunmada rakibi bozuyor hücumda asistleriyle gollere direk katkıda bulunuyor. Ligin şu anda tartışmasız en iyi sol beki konumunda ve bu gerçeği her maç perçinliyor. 

Ramazan, son Sivasspor maçında şanssız bir golü ağlarına tokatlarken bir çok yersiz eleştiri aldı. İyiye giden yükselen form grafiği bir kenara atıldı ve acımasızca eleştirildi. Ama bu maçta yükselen formunu devam ettirerek harika bir maç çıkarttı. Kornerlerde zamanlamasıyla , karşı karşıya pozisyonlarda refleksleriyle göz doldurdu.

Ve Vleminckx... Onun için çok söz söylemeye gerek yok! Attığı 9 gol bir çok şeyi anlatmaya yetiyor. Tribünlerin tek dileği onun burada kalması, onun da isteği bu yönde. İş iki kulübün pazarlıklarına düğümlendi kaldı. Kaldığı takdirde hücum gücüne sezon başından itibaren bu tarz bir katkıyla başlamak bir iki basamak takımı yükseltir net bir şekilde. 

Bu galibiyetten ve güzel geceden geriye kalan en güzel haber ise tüm Gençlerbirliklilerin Vleminckx kadar kalmasını istediği bir başka isim olan Fuat Çapa'nın da kalacağı yönünde gelen haber... İlhan Cavcav, Çapa'nın Ahmet Çalık konusundaki cesaretini tebrik ederken, "başka bir hoca yok gündemimizde, hocamızla devam etmek istiyoruz"  diyerek adeta yüreklere su serpti. 

Taraftarlarının "İstanbul'un kabusu Gençlerbirliği" deyimine yakışır bir şekilde 3 büyük İstanbullu ile yapılan 5 maçta, 2 galibiyet 2 beraberlik ve 1 mağlubiyetle sahadan ayrılan Gençlerbirliği taraftarını sevindirmeye devam ediyor. Bu galibiyet ile Avrupa için umut kıvılcımını yakan Kırmızı Karalılar taraftarı ve oyuncularıyla "birlik" olarak harika bir geceye imza atmış olmanın haklı gururu ile tüm söylenenleri boşa çıkararak sahadan ayrıldılar. 

Maçtan önce "Fenerbahçe'ye yatmak ile suçlanan" Gençlerbirlikliler bu kez de aldıkları galibiyetlerle "Galatasaray'dan para almakla" suçlansa da dedim ya "futbol iyi ki sosyal medyada oynanmıyor" .

Alın teri ve emeğe çamur atsan da izi kalmıyor. Emeğin de en güzel yanı bu işte...

17 Nisan 2013 Çarşamba

Aras Özbiliz: Türk Değil Ermeni...

Spor gazeteleri, spor siteleri onunla ilgili haberler yapmak istediğinde "Bakırköylü oyuncu gol attı" , "Bakırköylü oyuncu tercihini yaptı" tarzında ilginç başlıklar kullanıyorlar. Bu haberlerin içeriğinin bir çoğu da hedef göstermeli, kinayeli oluyor.

Bahsettiğimiz isim "Bakırköy doğumlu" Aras Özbiliz... Özbiliz ailesi Hollanda'ya göçüyor ve orada yaşamaya başlıyor. Aras da HVV Hollandia takımının alt yapısına giriyor. Henüz 8 yaşında keşfedilip Ajax alt yapısına kazandırılan oyuncu, Ajax alt yapısında bir çok yaş grubunda mücadele etti. 18 yaşına geldiğinde profesyonel sözleşmeye imza atan oyuncu 26 maça çıktı. Yaşadığı talihsiz sakatlık yükselen form grafiğini sekteye uğratınca işler biraz tersine döndü. Gelecek vaat eden oyuncu talihsiz sakatlığın etkisinden bir türlü kurtulamadı.

2012-13 sezonu başında yolu Rusya'ya düşen Aras, Krasnodar ile anlaştı. Burada kendine gelen oyuncu ligde 19 maçta oynayıp takımına 9 gol 4 asistlik bir katkı sağladı. Aras forvet mevkisinde oynasa da zaman zaman taktik anlayış gereği orta sahanın sağında da oynayabiliyor.

Onu bizim gazetelere meze yapan konu ise asla bu ve benzeri bir performansı olmuyor. Milli takım seçimini magazinleştirerek haber diye bize sunan bulvar basını Aras'a Ermensitan milli takımı seçimi nedeniyle başlığından tutun da haber diline kadar art niyetli bir metinle saldırıyor.

Son yumurtladıkları haber de Aras'ın ağzından atılan bir başlıkla başlıyor; "Türk değilim, Ermeniyim"... Sağlıklı düşündüğünüzde söyleyeceğiniz tek şey şu olur; "Ne var bunda?"

Bizim gazetelerde ve sitelerde atılan başlıklardan bir kaçı..." Yine çok kızdıracak" "Bu sözler çok tartışılır"

Öyle bir anlatılıyor ki haber içeriği, Ermenistan'da programa katılan Aras'a "Kendini Türk mü, Ermeni mi, Hollandalı mı hissediyorsun" diye soruluyor. O da olduğu gibi samimi bir şekilde; "Türk değilim Ermeniyim. Sadece Türkiye'de doğdum, onun dışında da Hollanda'da büyüdüm ve yaşadım. Hepsi bu..." diyor.

Ne demesini bekliyorsunuz? "Bakırköy'de doğdum, Türküm, övünüyorum, güveniyorum" mu diyecek? Bakırköy'de Ermeni bir ailenin, yani gazetelerinizin, bilinç altlarınızın deyimiyle kılıç artığı bir ailenin çocuğundan bahsediyorsunuz.

Yeri geldiğinde eleştirmek için "Alman Mesut" , övmek için "Türk asıllı Mesut" diyen basın, Mesut'un ve diğerlerinin TÜRK oldukları halde yaptıkları seçime şaşırır ve kızarken, Aras'tan tam tersi bir tutum bekliyor. Yani Ermeni olmasına ve Ermeniyim demesine rağmen gelip Türkiye'de oynasın istiyorlar. Tutarsızlığın bini bir para olan ülkede bu da şaşırtmıyor tabi. Kısaca sormak gerekiyor sadece; Mesut konusundaki tavrınızı mı referans alalım, Aras konusundaki tavrınızı mı?

Ucuz milliyetçilikle, ucuz habercilikle ancak bu kadar oluyor işte... O yüzden insan kızamıyor da... O yüzden inadına yazmalı, söylemeli; Aras Türk değil, hiç olmadı da... Kızsanız da , ayıplasanız da, başbakanınız gibi adını anarken başına "afedersiniz" de koysanız Ermeni...

Sahi Joe Strummer kendini Ankaralı gibi hissediyor mudur?

13 Nisan 2013 Cumartesi

Mağlup mu Desem, Mahcup mu?

Elazığspor ve Gaziantepspor maç yazısını kopyalayıp tekrar yapıştırsak bu sayfalara , sadece isimleri değiştirsek sanırım çok uçuk şeyler çıkmaz ortaya... Maç öncesinde karşılıklı eksikler olsa da geldiği günden bu yana  Gençlerbirliği'nin her şeyi desek abartı olmayacak olan Vleminckx'in yokluğu başlı başına problemdi. Bu eksiği ilk on birin değişilmez iki ismi Ante ve Jimmy de eklenince kağıt üzerinde Gençlerbirliği cephesi için sıkıntı büyüdü.

Bu eksik isimlerin yerine geçen haftanın nöbetçi stoperi Curri, Zec ve Artun görev aldı. Sağ kanatta ise geçen hafta oynayan Hurşut'un yerine Tomic şans buldu. Maçın ilk on dakikası Sivasspor'un istediği şekliyle ilerlese de, Gençlerbirliği kıpırdanmaya başlamıştı. Bu kıpırdanmalar çok geçmeden, Azo-Tosic-Zec üçgeniyle mutlu sona ulaşırken; Gençlerbirliği tarihinin 1000.golünü atma unvanına sahip Ermin Zec, MİY maçından sonra tekrar golle buluşuyordu. Bu tarz üçgenleri Artun'la buluşturamayan Kırmızı Karalılar hücum da etkili gibi gözükse de kimi zaman Borjan'a kimi zaman da kendi aralarındaki anlaşmazlıklara yenik düştü.

Bu arada ilk yarının 27. dakikasında Curri sakatlanınca yerini Doğa'ya bırakıyordu. Sıradan bir değişiklik gibi gözükse de aslında Gençlerbirliği'nin tüm düzenini alt üst etmişti. Bu değişiklikle Doğa yerinden kımıldamadan orta sahanın ortasında görev alırken, Özgür mecburen pek de alışık olmadığı stoper mevkisinde Enaramo ile baş başa kalmıştı. İlk dakikalarda acemilik çekse de sonrasında Özgür'ün sade ve etkili orta saha oyunun aynısını savunmada izlemeye başladık. Enaramo'ya geçit vermemesi bir yana , ilk yarıda kesici özelliğini kullanarak savunmadaki topları uzaklaştırması ikinci yarı için de güven verdi.

İlk yarı son iki maçta olduğu gibi Gençlerbirliği'nin pozisyon cömertliği, rakibin çelimsiz ve şaşkın ataklarıyla geçerken ikinci yarının başında da aslında oyun farklı bir profil seyretmedi. Rıza Çalımbay, Pedriel kartını oynayarak hücum gücünü arttırsa da , Ramazan'ı geçmek konusunda beceriksiz kaldılar. Özellikle 50. dakikada Pedriel'in kafa vuruşunu tokatlayan Ramazan güven veriyordu. Bu ataklardan sonra yoğun bir şekilde 10 dakika boyunca maç Sivasspor ve Ramazan arasında geçti. Ayakları ve elleriyle hünerlerini sergileyen Ramazan savunmada itici güç olmayı defalarca başardı.

Dakikalar 77'yi gösterdiğinde ise bir kaleci şanssızlığına şahit oluyorduk. Maçın adamı olmaya aday isimlerden Ramazan, Grosicki'nin ortasını kornere çelmeye çalışırken topu içeriye tokatlıyor ve rakibe arayıp da bulamadığı, ararken her seferinde kendisine takıldığı golü hediye ediyordu.

Bu dakikadan sonra , önce Tomic-Hurşut ardından da uzun süredir ilk 18'e girmekte zorlanan Lekic Artun ile değişiyordu. Ceza sahası içinden bir kaç şut fırsatı yakalansa da gol gelmiyordu. Aslında bu akşam Borjan iyi ve şanslı olan taraftı sadece , Ramazan ise sadece iyiydi. Futbol şansının bir anlık dalgınlığıydı onun başına gelen...

Maç bu skorla tamamlanırken; Björn, Jimmy, Ante miydi eksik olan yoksa biraz şans mı? Kronikleşmiş aksaklıklar var ama bu akşam ki sonuç bunlardan farklıydı. Maç sonu röportajlarında Fuat Çapa; "Ramazan Süper Lig kalecisi olduğunu gösterdi, şanssız bir gol yese de ciddiyetini korudu ve rakibin sonraki ataklarında aynı profesyonellikle karşı koydu" derken, Aykut ise "Ramazan kafasına takmasın, olur böyle şeyler. O bize lazım. Kalecilik böyle bir şey, 90 dakika en iyi isim sizsinizdir ama son dakikada bir hata yaparsınız her şey alt üst olur." diyerek Ramazan'a sahip çıkıp destek oluyordu.

Ümit Kurt'un oscarlık performansına da şahitlik ettiğimiz maçta, Artun'un omuzuna dokunmasıyla yüzü parçalanmış insan edasıyla kıvranması Ümit'e futbolda bir geleceği olmayacak olsa da farklı alanlarda onun adına bizim için bir ümit oluşturdu.


Takımda eleştirilen isimlerin başında gelen Cem Can'ın da özellikle ilk yarı hücumda ikinci yarı da savunmada yaptıkları takım adına en önemli işlerdendi. Tomic'in kanadığını Tosic'in solu kullandığı gibi kullanan Cem Can  ısrarcı oyunuyla büyük katkı sağladı.

Artık Gençlerbirliği için zorlu dönemece girildi...Haftaya Fenerbahçe ile başlayan fikstür ligin son haftasında Bursaspor ile tamamlanıyor. Fuat Çapa "alınabilecek sürpriz puanlardan" bahsederken, muhtemelen böyle sürpriz kayıpların can yakıcılığını tahmin etmiyordu. Haksız da sayılmaz; Kayseri mağlubiyeti, İBB beraberliğinden sonra kimse Galatasaray galibiyetini de beklemiyordu. Bu önümüzdeki 5 hafta alınabilecek her başarılı sonuç sürpriz değil olağanın bir benzer halidir benim için!

Şu belli oldu ki artık Avrupa gerçekten hayal...Son 3 haftada alınan 3 beraberlik rakiplere can suyu olurken Gençlerbirliği'nde onulmaz yaralar açtı. Hani diyor ya Ahmed Arif "Mağlup mu desem mahcup mu /
İkisi de değil" diye işte bu beraberlikleri bundan öte anlatan da bir söz yazmak da nafile gibi! Sanırım bizi bu son 5 haftada bekleyen şey ise alt sıraların kurtarıcısı üst sıraların belalısı bir Gençlerbirliği'ni izleyecek olmak...


9 Nisan 2013 Salı

Altyapı Oyuncuları ve Taraftarlık...

Düne kadar eminim çok büyük bir çoğunluğumuz Osman Talha Kotaran'ı tanımıyorduk. Öğrenmemizde hiç de hoş bir vesileyle olmadı. Bursaspor'un kendi evinde ağırlayacağı Beşiktaş maçı öncesi Twitter üzerinden "Fernandes'i izlemeye gidiyorum, gol atarsa VİP'te bağırmam umarım" diye bir mesaj geçince olanlar oldu.

Sosyal medyadan başlatılan linç sonuç verdi ve Bursaspor Osman ile yollarını ayırdığını duyurdu ve olay "tatlıya (!)" bağlandı.

Aslında meseleye baktığımızda bu sadece Bursaspor'da yaşanmış ya da yaşanması muhtemel bir olay değil. Futbolun İstanbul tahakkümünde olduğu tekrar tekrar yazıp anlatılamayacak kadar ortada. Şehrinin takımını tutmayan annelerin babaların yetiştirdiği çocuklar da çok "ters" bir şey olmazsa şehirlerinin takımlarını zaten tutmuyorlar.

Adana,Bursa ve Eskişehir gibi iller görece şehrin takımının daha üstün tutulduğu yerler diyebilirim.  Ama orada da İstanbul takımlarının taraftarı teraziye vurulduğunda bu takımlarla ya kafa kafaya ya da üstün gibi duruyor maalesef.

Soru aslında şu; alt yapıda oynayan bir futbolcunun ya da o takımda oynayan bir futbolcunun o takımı tutması, taraftarı olması şart mı? Duygusal olarak bakıldığında evet, şart! Ama profesyonel düşününce bunun hiç bir esprisi yok! Takımların birbirinden oyuncu transfer ettikleri bir sistemde kimse kimseden bir Giggs'lik Rıza Çalımbay'lık beklemesin. Onlar kolay çıkmıyor...

Avrupa'nın herhangi bir kasabasından gelen bir oyuncuya takımınızın tarihini, kültürünü anlatamazsınız. Anlattıklarınız da genel itibariyle yüzeysel olur. Ama şehrinizde büyüyen bir çocuğa bunları çok daha kolay anlatabilirsiniz. Sizin öğretemediğiniz, geliştiremediğiniz aidiyet duygusunu bir çocuğun duygusal refleksine kestiğiniz ceza ile kapatamazsınız. Ortada bir suç varsa bir başka takımı tutmak suçsa ya da bir şeyi sevmek suç olabiliyorsa orada bulunan sorumluları da rahat bir şekilde suçlayabiliriz.

Osman bu sezon A2 takımıyla 6 maça çıktı ve bu 6 maçta da sonradan oyuna girerek kısa süreler aldı. Yeteneğine karar vermek zaten bize düşmez ama kulüp için vazgeçilmez bir oyuncu değil buradan bunu görebiliyoruz. Yani onu harcamak, onun üzerinden ego gösterişi yapmak da zor olmaz, olamaz. Peki şöyle bir senaryo düşünelim...Bursasporlu oluşundan gram şüphe duymadığım Enes Ünal malum gündemi bu sıra epey meşgul ediyor. Verdiği bir röportajda hedefleri arasında "İstanbul takımlarından birinde oynamak" diye bir şey iliştirse silip atarlar ve İstanbul takımlarının kucağına mı yollarlar dolaylı olarak yoksa görmezden mi gelirler ya da satıp para kazanmaya mı çalışırlar?

Para kazandığın bir takımda rakibi tutmak gol atsın diye totemler yapmak, methiyeler düzmek elbette şık durmuyor olaya taraftar penceresinden bakınca ama şu hali de pek insani durmuyor.

Kolay lokma üzerinden büyük ego oyununa kurban giden Osman sadece küçük bir örnek. Twitter üzerinden bir araştırma yaptığınızda kulüplerin alt yapısında oynayan oyuncuların tuttukları takımları lig maçlarında nasıl açık ettiğini zaten göreceksiniz.

Osman artık bundan sonra hangi takıma giderse gitsin Beşiktaşlılığı ile bilinecek...Belki de hiç bir takıma da gidemeyecek başlatılan linç onu futbol dahil bir çok şeye küstürecek. Değer miydi, değmezdi. Cruyff "futbol basit oyundur..." diye başlayan cümleyi kurarken eminim bu kadar da basit olabileceğini düşünmemiştir!



7 Nisan 2013 Pazar

Avrupa Bir Adım Daha Uzak

Gençlerbirliği taraftarı güneşli bir Ankara gününde, galibiyet umudundan daha fazlasıyla stada gelmişti. Akılda alınabilecek bir galibiyet ardından fikstür zor da olsa hayallerde bir Avrupa... Bu hayali yaşatan Ankaralı sayısı bir hayli fazla olmuş olacak ki, Gençlerbirliği'nin taraftarı yok diyenlere inat 19 Mayıs Stadının Maraton tribünü neredeyse tamamen dolmuştu.

Takımın istikrarlı isimlerinden Aykut; Elazığ deplasmanında Orhan Ak'ın provokatörlüğünde gördüğü sarı kart nedeniyle takımını yalnız bırakmış yerini de Curri'ye bırakmıştı. Hurşut'un da sakatlığının tamamen geçmesi Ermin Zec'i kulübeye çekmiş ve iki ufak değişiklikle her zamankine yakın bir kadroyla sahaya çıkmıştı Gençlerbirliği.

Geçen hafta Elazığ'da alınan can sıkıcı beraberliği telafi etmek için aslında her şey de müsaitti. Henüz ilk dakikalarda Hurşut'un sağ çaprazdan şık ortasında Jimmy Durmaz aynı güzellikte kafa vuruşuyla cevap verince Gençlerbirliği 1-0 önce geçiyordu. İlk yarıda kısır futbola, bunaltıcı sıcak da eklenince mayışan 19 Mayıs ahalisini ceza alanı içinde Kemal Tokak'ın ısrarla topu uzaklaştırmaması sonucu Vleminckx'in topu kapması uyandırıyordu. Vleminckx topu Hurşut'un önüne yuvarlarken asisti Karcemarskas'a takılınca ilk yarı da bu skorla bitmişti.

İkinci yarı başladığında tüm tribünler ve maçı televizyonu başında izleyenler adım adım Gaziantepspor'un golünün yaklaştığını hissediyordu. Daha doğrusu geçmiş deneyimlerden dolayı biliyordu! Çok geçmeden de ikinci yarının başında oyuna giren Turgut Doğan Şahin skoru 1-1'e getiriyordu.

Bu gol Kırmızı Karalılara uyandırıcı etki yapmış olacak ki orta saha hareketliliği artmaya başladı. Geldiği günden bu yana ilk kez maçı yürüyerek tamamlamaya çalışan Petrovic, Hurşut ile kenara gelirken yerlerine Serkan ve Tomic giriyordu.

Tomic ve Azo ile etkinliğini arttıran Gençlerbirliği Serkan'ı da savunmanın sağına yerleştirerek Cem Can'ı orta sahaya sürüyordu. Yine bu üç isimin zaman zaman kaleyi yoklaması sonucu pozisyonlar yaratılsa da Karcemarskas'a takılıyordu bu ataklar.

Bu ataklardan birinde Azo'nun sert şutu yine Karcemarskas'tan sekerken, "De Koning" Vleminckx sahneye çıkıyor, kalecinin yattığı köşenin tersine yaptığı düzgün bir vuruşla takımını öne geçirirken ligdeki de 8. golüne imza atıyordu.

Bu golden sonra Jimmy-Artun değişikliği ile Artun'un soldan ziyade ceza sahası içinde var olabilme çabası sol koridoru tamamen Tosic'in hizmetine sunuyordu. Tosic bindirmeleri ve şutları ile tehlike yaratırken yine o bilinen sona yani Karcemarskas'ın ellerine takılıyordu. Gaziantepspor 76. dakikada bir kez daha Gençlerbirliği kalesini yoklama girişiminde Kouemaha penaltı gibi bir kafa vuruşu yaparak penaltı noktası üzerinden kaleci Ramazan'ı mağlup ediyordu.

Skor 2-2'ye geldiğinde bu kez önünde maçı çevirmek için daha uzun bir zaman dilimi olan Gençlerbirliği bir türlü istediği golü bulamayınca evindeki ikramlara devam etmek zorunda kalıyordu. Ligin Eskişehir ile beraber 12 beraberlikle en çok beraberlik alan takımı olan Gençlerbirliği kendi evinde de 6. beraberliğine ulaşıyordu.

Öne çıkanları saymak gerekirse; Vleminckx'in attığı golden ziyade maçın 90+1. dakikasında yaptığı koşu bile ayrı bir takdir sebebiyken sahaya tüm varlığını koyduğunu da bir kez daha gösterdi. Hafta içi yaptığı röportajda Fuat Çapa, Vleminckx için 15 Nisan'a kadar süreleri olduğunu söylemişti. Taraftarın onu istemesinin nedeni attığı gollerin yanında bu bitmek tükenmek bilmeyen çabası...

Tosic ise her zamanki gibi tek başına sol çizgiyi kullanarak taraftarlara adeta bir resital sundu. Geldiği günden bu yana hiç düşmeyen performansı onu da taraftarın vazgeçilmezlerinden yaptı. Aykut'un yokluğunda yerinde oynayan Curri ise yenilen 2. golde adam paylaşımında Ante ile anlaşmazlığa düşerek gole sebep olsa da genel olarak iyiydi. Riske girmeden gelen topları ileri şişirse de bu genel olarak takım adına Vleminckx'in indirdiği toplar olarak olumlu hale geldi.

Sonuç olarak da güne başlanılan hayallerden sonra geriye gerçekler kalıyordu. Kalan 6 hafta ve 6 zorlu maç... Sırasıyla Sivasspor, Fenerbahçe, Trabzonspor, Kasımpaşa , Beşiktaş ve Bursaspor ile oynanacak bu 6 maçta olabilecekleri kestirmek şimdiden çok güç ama kesin olan bir şey var Avrupa artık bir adım daha uzak!

4 Nisan 2013 Perşembe

Artun Akçakın: Bir Ankara Forveti...


Küçük yaşlarda bile bizden farklıydı,güçlüydü. Aramızda ona Adriano derdik.

Bu sözler Gençlerbirliği A2 takımında sağ çizgiyi ustalıkla kullanmasıyla bilinen ve bir kaç sene sonra Gençlerbirliği'nde A takımın vazgeçilmezlerinden olması beklenen Selahattin Özcan'a ait... "Adriano derdik" diye anlattığı kişi de Gençlerbirliği'nin genç ve kelimenin tam anlamıyla "ümit" vaat eden Ankara doğumlu forveti Artun Akçakın...

Artun küçük yaş gruplarında kendini belli eden ve futbol adamlarının "bu işten ekmek yer" dedikleri isimlerden biri. Gençlerbirliği'ne küçük yaş gruplarında mücadele eden Artun, alt yaş gruplarıyla  ilgilenenlerin dikkatini ilk olarak U-17 milli takımıyla çekmişti aslında... 2010 yılında düzenlenen şampiyonada milli takım kaptanlığı yapan Artun Yunanistan'a ve Çek Cumhuriyeti'ne attığı gollerle "geliyorum" diyordu. 67 kez giydiği farklı yaş gruplarındaki milli formayla 38 gol atan Artun üst seviyelerde de neler yapabileceğini göstermiş olsa gerek. Selahattin'in "ona Adriano derdik" lafına nazire yaparcasına alt yapılardaki hocası Tuncay Mocan da "kendisine bakar ve oyunun geliştirirse Türkiye'nin Adriano'su değil, Avrupa'nın Artun'u olur" diyordu.


Gençlerbirliği A takımı ile kısa sürede hazırlık kamplarına katılsa da, ilk olarak Hacettepespor'a kiralandı. Orada ilk yıl pek de iyi geçmedi onun için, "başlangıçta çok kötüydü her şey, ilk sezon çok zorlandım" derken, duyurulan maç kadrolarına bile çoğu zaman o tabloyla karşılaşmamak için bakmadığını söylüyordu. Bu kötü sezonun ardından yeni sezon yine Gençlerbirliği ile hazırlık kampı, yine sonuç olarak Hacettepe'ye kiralanma ile başlıyordu.

Ama bir şeyler değişmişti, artık o bakmak istemediği maç kadrolarında önce onun adı yazılmaya başlanmıştı. İlk on birin vazgeçilmezi olmuştu. Sezon sonu ise istatistik sitelerinde kaç maçta forma giydiğini bildiren 34'ün yanında parantez içinde 24 yazıyordu. 24 golle gol kralı olarak tamamladığı bu harika sezon ona artık A takım kapılarını ardına kadar açıyordu.

Bu sezon da adından söz ettirmeye devam eden Artun şimdilik kupa golcüsü olarak biliniyor. Artun oynadığı 3 kupa maçında attığı 7 golle bilmeyenlere de kendini tanıttı. Ankara'ya ilk geldiğimde, fırsat bularak gittiğim ilk maçtı Mersin İdman Yurdu ile Gençlerbirliği'nin oynadığı kupa maçı...

Mehmet Sedef'in tuhaf iki hatası ile kopup 3-1'e gelen maçta Fuat Hoca kurtarıcı olarak Artun'u oyuna sokmuştu. "Maç koptu nasılsa" niyeti ile oyuna alınmayan Artun oyuna canlılık da getiriyordu. Hurşut ile harika bir ikili olarak göz doldurduğu o maçta hiç yerinde durmayan, boş alana koşular yapan etrafına pas dağıtan Artun çabasının meyvesini 90. dakikada da olsa alıyor ve galibi değiştiremese de skor tabelasını değiştiriyordu. Çıplak gözle arada ekran olmadan ilk kez o 22 dakikada izlediğim Artun, onunla ilgili okuduklarımdan çok daha fazlasını düşündürüyordu bana.

Bu sezon ligde de 4'ü 11 olmak üzere 13 kez forma giyen Artun halen "ümit" veren oyuncu statüsünde çok şey vaat ediyor. Yaz ayında oynanacak 20 yaş altı dünya kupasında da takım kaptanı olarak mücadele edecek olan Artun milli takımın da en büyük kozu olacak.

En büyük handikapı, sabırsız ve tutarsız seyirci kitlesi olabilir. Geçtiğimiz hafta oynanan Elazığspor maçında yakaladığı pozisyonu değerlendirse bu hafta içinde herkesin konuşacağı bir forvet olacakken kaçırması sonucunda hiç hak etmediği laflara maruz kaldı.

Vleminckx'i kıskandığını söyleyen densizlerden tutun da Batuhan ile kıyaslayan gördüğünü yorumlayamayanlara kadar bir çok çeşit eleştiriye maruz kaldı. Alt yapıdan oyuncu isteyen bir ülkenin alt yapıdan çıkan oyuncuya karşı bu saldırma hırsı göz dolduruyor. Tıpkı Antalya maçından sonra Salih Uçan'a saldıranlar gibi muhtemeldir ki kısa sürede Artun'a söylediklerinden de utanan bir kitle ile karşı karşıya kalacağız.

Haziran'a az kaldı ama Artun muhtemelen yaza çıkmadan bahar ayı içinde bir güzellik yapacaktır Gençlerbirliği taraftarı için...Gol değil ölçü, bazen çaba da yetiyor...

Not: İlk fotoğraf Artun'un kişisel Twitter hesabından yayınladığı, 2000 yılında futbola ilk başladığı dönemde çekilen bir fotoğrafı...

1 Nisan 2013 Pazartesi

A2 Ligi | Gençlerbirliği 4-1 M.P Antalyaspor

A2 Final Grubu 9. hafta mücadelesinde Gençlerbirliği evinde kendisiyle eşit puana sahip Antalyaspor'u ağırladı. Maçta Gençlerbirliği;Yasin, Selahattin, İlkay (Berat), Veli, Ahmet, Utku, Ali (Emre Avcı), İrfancan, Atabey (Furkan), Ayberk (Emre Dönmez), Ekigho (Arda) isimleriyle mücadele etti.

Antalyaspor ise Eyüpcan,Cevat, ömercan, Gökhan, Abdurrahman, Erhan, Okan, Onurcan, Turgay,Kaan ve Hüsnü ilk on biriyle başladı.

Maçın ilk anlarından itibaren maçta ağırlığını hissettiren taraf Gençlerbirliği oldu. Ekigho ve Selahattin'in ortalarıyla etkili olmaya çalışan Kırmızı Karalılar 11. dakikada Utku'nun kornerden gelen topuna Atabey'in düzgün kafa vuruşu eklenince gol geldi. Bu golden sadece 4 dakika sonra sağ çaprazdan ısrarla defansı yarmaya çalışan Ayberk'in ısrarları karşılık buluyor ve topu kalecinin solundan ağlara gönderiyordu.

Durum 2-0'a geldikten sonra daha rahat pas yapmaya, oyun kurmaya başlayan Gençlerbirliği sağdan Selahattin ve Ali soldan da İlkay ve Ekigho ile ceza sahasına girmeye çalıştı. Ender gelişen Antalya atakları ise 42. dakikada bir anlık savunma hatası sonucu Hüsnü'nün ayağından gol olarak yazılıyordu Antalya hanesine.

Bu dakikadan sonra işi sıkı tutmaya başlayan Gençlerbirliği daha ciddi ataklar ve koşularla ileri uçta etkili olmaya çalıştı. Bu dakikalarda Ekigho'nun bir golü de tartışmalı şekilde ofsayt gerekçesiyle iptal edildi.

İlk yarı bu skorla biterken Gençlerbirliği tamamen oyuna ağırlığını koymaya başladı. İlk golün de ortasını yapan Utku oyunda adeta sazı eline aldı. Orta sahada rakip akınları kesmekten ziyade kanatlara ve savunma aralarına attığı toplarla öne çıkan Utku 56. dakikada defansın arkasına sarkan İrfan'a harika bir pas verdi. İrfan da bu ikramı kaçırmadı sert ve düzgün bir vuruşla skoru 3-1'e getirdi. .

Bu iki asist Utku'ya yeterli gelmemiş olacak ki 10 dakika sonra bu kez kendisi yazdı, yönetti ve oynadı. Ceza sahası dışından sert ve düzgün bir vuruşla harika bir gole imza atan Utku maçın skorunu da tayin ediyordu.

Eşit puanda iki takımın mücadelesinde kazanmak elbette çok önemliydi ve Gençlerbirliği kazanarak 2.lik yolunda büyük bir adım attı diyebiliriz. Maça damgasını vuran isimler kim oldu diye bakarsak şüphesiz Utku tek başına bu unvana aday bu maç için. Ama ona yardımcı oyunculara baktığımızda da savunmada Veli, orta sahada İrfan ileride de Ayberk ve Atabey bu skora büyük katkı sunan isimlerdendi. Zaman zaman Selahattin de ileri çıktığı pozisyonlarda takımı yönlendirerek ve ortalarıyla oyuna önemli güzellikler kattı.

Haftaya kendi evinde 5-1 yendiği Galatasaray ile deplasmanda karşılaşacak olan Gençlerbirliği buradan alacağı muhtemel bir 3 puanla çok daha rahat bir konuma erişebilir. Aldığı sonuçlarla grubun en zayıf halkası gibi gözüken Galatasaray önünde 3 puan çok da uzak değil...