31 Ocak 2013 Perşembe

Oleguer: Sosyalist Bir Sağ Bek

Futbol eğer sadece futbol olsaydı 13-14 yaşında bir oyuncunun kalbine giremeyecek bir yetenekteydi Oleguer. Sağ bekte Barcelona'nın arızalı bölgesi gibi lanse ediliyordu kaptanlığa kadar yükseldiği takımda.

Sabadel'de Katalan bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve bağımsızlıkçı her Katalan çocuğun oynamak isteyeceği Barcelona'ya Gramenet'ten transfer olmuştu. Ama onu Oleguer yapan ya da diğerlerinden ayıran şey ne tekniği ne kazandırdığı maçlar ne de yaptığı hayati hatalar...Onu farklı yapan şey militan ruhu.

Sıradan ya da normal biri değil, makul olmaya ise hiç niyeti yoktu. Düzenin dayattığı futbolunu oyna paranı kazan lüks evlerde lükse arabalarda hayatını yaşa anlayışı ona hiç de uygun değildi. Örneğin hiç lüks bir arabası ya da evi olmadı. Orta halli bir karavanda hayatını yaşıyordu. En büyük disiplinsizliği sınav saatlerine gelen antrenmanlara katılmayı aklının ucundan geçirmemesiydi.

Onu muhafazakarların hedefine koyan şey ise Bask gazetesi Berrla'ya yazdığı yazıda tutuklu bir ETA üyesinin serbest bırakılması için çağrı yapmasıydı. Önce sponsorunu kaybetti "böyle bir sebeple anlaşma bozulacaksa çok da can sıkacak bir mesele değil bu" diyerek çok da moralinin bozulmadığını gösteriyordu ele güne. Barca taraftarı da sponsor marka Kelme'yi boykot ederek desteklerini sunuyordu ona.

Sabadell'de anarşist gençlerle ev işgallerine katılıyor, mültecilerle evsizlerle anarşistlerle omuz omuza çatışıyordu sokaklarda. Çatışma sonunda gözaltına alınanların arasında o da vardı. Polis yaralamaktan yargılanıyordu, kısa sürede beraat etti. Afganistan savaşına karşı sokaktaydı, Irak savaşına karşı sokaktaydı.

Lise yıllarından bugüne kadar her adımını militanca atan Oleguer henüz 17 yaşında "politik tutsaklara özgürlük" eyleminde yaşamıştı polis şiddeti ve gözaltısını. İspanyollar onu "teröristlikle" suçladıkları sırada İspanya milli takımı için davet alıyordu. Cevap aslında tam da ondan beklenen cevaptı: Benim o takımda ne işim var, ben Katalan'ım sadece Katalan milli takımında oynarım." Dediği gibi de sadece Katalan milli takımında 6 maç yaparak tamamladı milli takım kariyerini.

Gerek kulüp başkanından gerekse Rijkaard'dan yazdığı makaleler yüzünden epey eleştiri ve uyarı aldı. 2006 yılında şampiyonluk Barcelona'ya giderken o elindeki Katalan bayrağıyla atıyordu şampiyonluk turunu. Pep geldiğinde yolu Hollanda'ya düşen Oleguer Ajax ile 3 yıl mücadele etmiş ve futbolu geçtiğimiz yıllarda bırakmıştı.

İspanya malum hareketli günler geçiriyor. Krizin derinleştiği ülkede halk hareketi de bir hayli hareketli günler geçiriyor. Oleguer yine aralarında bir yerlerde mücadelenin içinde yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Katalunya Birlik Hareketinin de vekil adayıydı mecliste.

"Hayatta futboldan önemli şeyler de var, bağımsızlık gibi" diyen Oleguer nice gollerin kupaların üzerine çıktı gönlümüzde futbol asla sadece futbol değildir sözünün canlı örneği olarak.

"Gitti Kendini Sevdirmeden"

"Kral yapmayacaksın kral olacaksın" diyerek süsledi manşetleri sonrasında ne kral olabildi ne de bir daha kral yapabilecek pozisyona ulaşabildi. Hep "bizim çocuk" diyerek büyütülmüşlüğün şımarıklığı vardı üzerinde, ne zaman istesem oynarım ne zaman istesem oynamam lakaytlığına ulaştığında yol görünmüştü "yuva" denilen yerden.

Tabi "yuva" bizim tanımlamamız, onun için böyle bir durum hiç oldu mu bilmiyorum. Giderken "sene sonu seninle görüşürüz yeniden" diyen hocasına "ben dönerim de siz burada olur musunuz bilmem" diyebilecek seviyeyi kendinde hiç sorgulamadı. Sene sonu hocası oradaydı takımın şampiyon hocası olarak ama o yoktu. Kimsenin aklına da gelmiyordu uzun bir süre de gelmeyecekti zaten.

O hayatı; hayati bir penaltı atışında kaleciye atacağı köşeyi gösterecek kadar ciddiye aldı. Ya da belki de bizden daha ciddiydi o yüzden lakayt "oyun" dediğimiz futbola karşı. Bir röportajında hangi ligleri takip ediyorsun diyen muhabire " ya ben pek maç izlemiyorum zaten bütün gün içindeyim sıkılıyorum valla" derken arabasıyla yaptığı hızın ona daha çok mutluluk verdiğini belli ediyordu satır aralarında.

Alt yapı çıkışlı olması onu hep Sergen'le kıyaslanmak zorunda bıraktı. Futbolu olarak değil yaptıklarıyla, Sergen de Serdar Ortaç ile kafa kafaya verip "ben adam olmam" şarkısını söylediğinde Batuhan'dan çok da büyük değildi yaşça. Ama kıyaslayanların benzetenlerin unuttuğu bir şeyler vardı. Sergen hiç bir zaman ciddiyetsiz olmadı "en lakayt anlarında" bile. Taraflı tarafsız kime sorsanız yoğun tempoda çalışmadığını ya da çok yüklenmediğini söyleyebiliyor Sergen'in ama kimse yaptığı işe saygısız ya da ciddiyetsiz diyemiyor. Fark da buydu galiba, biri döneceği günü atacağı şampiyonluk golünün hesabını yaparak, dönmek için çıkarken kapıdan diğeri "ben nasılsa dönerim de hocam" diyerek çıkıyordu.

Uzun süre dönmedi, dönemedi. Ne zaman ki Eskişehirspor'da da "problem çocuk" etiketini kanıksadı o zaman yol gözüktü. Ama kimse de Beşiktaş yollarının yeniden açılacağını düşünmüyordu. Feda'nın tişört kampanyasından ibaret olduğunun anlaşıldığı günlerde transfer haberi de aynı anda geldi.Bir bakıma ya tutarsa transferiydi kiralık olarak. Tutarlılık, samimiyet gibi soruları o zaman da sorduk durduk. Ama "çok istekli, çok çalışıyor, zaten bizim çocuk" diye diye aldılar kanatlarının altına sonra ilk fırsatta da attılar onu mikrofonlar önünde herkesin önüne. "Çalışmıyor" dediler, "formsuz" dediler "isteksiz" dediler. Kimse sormadı "siz bu adamı kasetlerden izleyerek mi aldınız?" diye.

Soru sormanın hocaya, kulübe, armaya saygısızlıkla eş değer görüldüğü dönemler tabi bu zamanlar. Ne bekliyorduk, Ernst gibi İbrahim Üzülmez gibi Necip gibi bir adam olarak mı dönecekti? Ne katıp katmadığını görmemek için 7 gün 24 saat ekranda spor kanalları açık olmasına gerek yok. Manşete çıktığı olaylara bakmak yeterliydi. Ama o "bizim çocuk" etiketine sahipti. "Kollanması" gerekirdi(!) ki ilk harcayanlar da kollayanlar oldu zaten.

Hala ümitli olanlar da Almeida'nın sakatlandığı an fark etti gerçeği. Kim oynayacak sorusuna forvetsiz çıkma fikrinden sonra gelen isim oluyordu Batuhan. Belki Galatasaray maçında bir çare bulunabilse ya da puan alınabilse ya da ne bileyim bu kadar rezalet bir futbol olmasaydı forvetsizliğe endeksli yine bugün Beşiktaşlı Batuhan olarak Ümraniye tesislerinde antrenmana çıkabiliyor olacaktı. Bıçağın kemiğe dayanmasıydı ona kapıyı gösteren.

Gittiği yer İspanya'nın Deportivo takımı oldu ama tam olarak neye göre ve niçin aldılar anlamak çok güç ama sonra insanın aklına Mendes geliyor, onun hediyesi Alves geliyor...Menajer oyunu olsa gerek diye düşünüyorum. Bienvenu ve Batuhan transferlerinin bir izahı gelmiyor çünkü insanın aklına.

Batuhan'ı sevmeyi çok denedik, ona bu kulüpte "ama" demeden "bizim çocuk" demeyi ama olmadı.Yine kendini sevdiremeden gitti belki de... Çıktığı günden beri "bizim çocuk" demeye çalıştıkça "problem çocuk" lafını kendine daha çok yakıştırdı. Kim bilir başarılı olacak orada ama bir daha geri döner mi ya da dönmesine ön ayak olacak cesarette biri çıkar mı, çok zor gözüküyor. Yine de ne yaşarsak yaşayalım gönül bu, kötü de olsa hatıralar başarılı olsun istiyor insan...Hani diyor ya Attila İlhan "çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var/çünkü ayrılık da sevdâya dahil /çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili" diye... Gönül sallasın istiyor Avrupa'yı ama bizim gönlümüzün istediğini gel gör ki galiba Batuhan istemiyor.

29 Ocak 2013 Salı

Rakamların Ötesinde Drogba

Yaşanan iç savaş bir çok yakınını ondan ayırdı, ülkesi bölünmenin eşiğinde ve o dünya kupasına katıldıkları gün verdiği demeçte şunları söylüyor: Bir an önce ateşkes olmalı ve halkımız istediği barışa kavuşmalı...

Bu sözlerin sahibi ülkemize transfer edilen en iyi isimlerden biri olan Didier Yves Drogba Tébily...

Onun ülkesindeki savaş Kuzeyliler ve Güneyliler arasında aslında yabancılık çekmeyeceğimiz bir savaş. Bir  tarafta Kuzeyli göçmenler, diğer tarafta "Ne mutlu Fildişiliyim diyene" diyen Güneyliler var. Fildişililer Kuzeyli göçmenleri ülkelerinde istemiyor. Onların getirdikleri kültüre bir düşmanlık barındırıyorlar.  Kurulan nizam da en başından beri Güneylilerin nizamı olduğu için Kuzeyliler bir çok hak gaspına uğruyor. Demokratik hakları engelleniyor, seçimlerde defalarca hile ile alt ediliyorlar. Seçimleri kazansalar Güneyliler bu seçimleri tanımıyoruz diyerek kafalarına estikleri gibi kan dökebiliyorlar.

Artan savaş ortamı ve bir türlü anlaşamamazlık ortaya bir akil adamlar kurulu çıkarmış durumda. On üyesi bulunan bu kurul ülkede karışıklıklara son vermek ve barışı tesis etmek için var. Bizde böyle bir kurul olduğunda oradaki on tane adamı rahatlıkla "vatan haini" ilan edip çoktan meydanlarda ip sallandırılırdı. Futbolculara sorduğumuzda ya da meclise bir şekilde girebilmiş eski futbolculara mikrofon uzatıldığında da "büyüklerimiz daha iyi bilir" der geçerlerdi böyle hassas bir konuyu. Ama Drogba öyle değil, kariyerinin önüne koyduğu bir politik tutumu var. Apolitikliğin derin uykuları yerine ülkesinin barışı için çalışıyor. Ve bir gün barış tesis edilecekse Kuzeylilerin de Güneyliler ile aynı haklara sahip olması sağlanacaksa işte o zaman bu olayların altında Drogba'nın da ismi olacak. Milli takımı tamamen barış için kenetleyen bir adamdan bahsediyoruz sonuç olarak. Kuzeyliler ile Güneylileri birleştiren Drogba en karışık dönemlerde milli takımın maçlarını Kuzeye aldırarak oradaki insanlar ile Güneylilerin buluşmasını sağlamış ve bir "kader birliği" olduğunu hatırlatmıştı.

2007 yılında Birleşmiş Milletlerden "İyi Niyet Elçisi" unvanı da alan futbolcu gelirinin büyük bir bölümünü de ülkesine yatırıyor. Kurduğu bir yardımlaşma ve dayanışma derneğinin yanında bir hastane yaptırdı ve futbola başladığı takımın stadında ismi yer alıyor.

Kupalar kaldırmış, goller atmış milyon dolarlık,euroluk anlaşmalara imza atmış bir futbolcunun almış olduğu bu risk bence asıl ayakta alkışlanması gereken mesele. Golcüler ya da goller, giyilen formalar, sözleşmelere atılan imzalar unutulur gider ama bir halkın kalbine atılan imzalar hiç bir zaman silinip gitmez. İşte o yüzden Drogba bir futbolcudan fazlası oldu her zaman...

27 Ocak 2013 Pazar

Derbi Hariç Her Şeye Dair

Sıcağı sıcağına yazmak aslında pek de iyi bir şey değil. Ama o sıcağı sıcağına yazdığın şeyler aylardır millet şen şakrak gülüp eğlenirken senin kara kara düşündüğün şeylerse çok da aceleci ve bir hışımla yazılmış cümleler gibi olmuyor.

Sosyal medya denen yer hepimizin (ben dahil diyorum çünkü sonra ama sen'li cümleler başlıyor) otorite olduğumuz istediğimize sövdüğümüz saydığımız ve bunda gram tuhaflık hissetmediğimiz bir mecra. Bugün yine maç anından maç sonuna kadar bir sürü saçmalık gördük yaşadık. Maçı bir süre sosyal medyadan takip ettim de diyebilirim.

Samet Aybaba'dan tutun her futbolcuya tek tek küfür okumak mümkündü. Rakibi de ayırmıyorlar tabi. Şimdi sormak lazım o arkadaşlara; sahi ne bekliyordunuz? 10 maç üst üste yenilmemek ortaya akıl koymadan oynamak, fiziksel güçle, yürekten, kalpten, oynamaktan başka bir izahı olmayan futboldan ne bekliyordunuz? Genç futbolcu çıkarır etiketinden başka pek meziyeti olmayan bir hocayla lige başlamak takım bir şekilde zirvede tutunduğunda onu Guardiola muamelesi yapmak...(Şurada o başarısı burada bu başarısı var diye istisnaların kaideyi bozmayacağı örnekler sıralanacak yine)

Başarısız bir yönetimi FEDA diye uyduruk bir PR ile destekleyip her hareketiyle imaj peşinde olup o FEDA sözlerini son anlarında söyleyen insanlara saygısızlık yapılmasını izlediniz sahi ne bekliyordunuz? Çok değil bir kaç sezon önce de "çıldırt bizi başkan" derken şimdi hesap sorsana dediğiniz adamın hiç bir hesap sormazken Beşiktaşlılık diye herkesin kendine göre yorumladığı çektiği bir meseleyle geçiştirmesine niye onay verdiniz? Sorulan hesap neyse başarı da odur. Şampiyon olursunuz olmazsanız tişört satmak için FEDA diyen adamlara sessiz kaldınız işte o yüzden hak ettik ediyoruz bazı şeyleri.

Melo tükürdü, Burak kendini yere attı, hakem oldu şu oldu bu oldu kimin umurunda. Bu meseleler bir haftalık meseleler o hafta yaşıyoruz bitiyor. Ama tüm tutarsızlıklar, tüm samimiyetsizlikler 34 hafta ligde sonrasında iki sezon arasında devam ediyor. Mühendis Oktay diyen arkadaşlar var, ne yapalım arkadaşlar Mühendis Oktay'ı vandallar katletti Galatasaraylı futbolculara ona göre mi muamele yapsın futbolcular. Bir maç için Mühendis Oktay'ın intikamından bahseden adam neyin Beşiktaşlılık duruşundan bahsediyor?

Temizlenin de gelin dediğimiz adamlar kendi futbolcularımıza "ibne" derken Beşiktaş'ın çocuğu diye bağrına basanlar da farklı kişiler değil. Yine senin benim gibi adamlar çoğu zamanda sen ben! Bir maç kaybettik bunlara ne gerek var sorusu sorulabilir rahatlıkla. Ama bu maçın sonucu bu akşam oynanan futbolla alınmadı. Bu maç 26 Mart 2000 tarihinden beri oynanan oyunun sonucu. 2000 yılından beri kaybedilen değerlerin sonucu. Beşiktaşlılık duruşu deyip tekme atan kendini yere atan oynamayıp parasını alan oyuncuları yıldız diye transfer edenlerin sonucu. "Küfür ettin mi" diye soran hakeme "evet küfür ettim" cevabını veren "niye yalan söylemedin" dendiğinde "üzerimde Beşiktaş forması var nasıl yalan söyleyeyim" diyen "güzel adamların" hikayeleriyle sevdim ben bu takımı, tekme atıp hakem görmedi diye koşusuna devam edenlerin hikayeleriyle değil!

Sözün özü şudur, şampiyon da olunabilir tek maç kaybetmiş takımdan bahsediyoruz bu sene için, bu kadro bir temel olup bir kaç yıla damgasını da vurabilir ama ben kaybettiklerimizin peşindeyim. Hala 100. yıl için içimde şüphe varsa "Sergen attı şampiyonluk geldi" haykırışı ile içime dolan o coşku acabalarla bölünüyorsa onun da bir değeri yok.

Sevinmek için sevmedik diyenlerin sokakta oyna kaldırımda izleyelim diyenlerin en ufak tökezlemede uyandıkları hayal dünyalarından küfre başvurmaları? Beşiktaşlılık duruşu?

Şimdi daha doğrusu 26 Mart 2000'den beri çuvaldız zamanı? Şimdi mi böyle oldu diyenlerle kısa bir arşiv gezisine de kabulüm.

18 Haziran 2012'de Aybaba ile olmaz dediğim için "Beşiktaş'ın hocasına saygılı ol, hocamız o bizim" diyenlerin bugün ona küfürler ettiği gündeyiz. Tüm etiğin ve tutarlılığın ayaklar altına alındığı karlı bir İstanbul akşamında oldu gibi gözükse de her şey işte çok daha eski tüm mesele.

Bize ne bundan diyenlere de eyvallah tabi ama ben hala dün olduğum yerdeyim bu da bana yeter, yetiyor en azından. İleride bir gün çocuğum olduğunda benim anlatacaklarım yine babamın bana anlattıkları olacak işte en kötüsü de bu!

Reklam niyetine değil bir tek ona ya da onun gibilere yakıştığı için FEDA...

26 Ocak 2013 Cumartesi

Beklentiler, Yüzleşmeler ve Derbi

Derbinin favorisi olur mu olmaz mı sorusu sanat sanat için mi yoksa sanat toplum için mi sorusu kadar eskidir. Ve hep belli tartışma çevresinde döner ve herkes haklı ayrılarak sonlandırır tartışmayı. Yine derbi haftası yine "favori var" diyenlerle "yok arkadaş böyle maçların favorisi olmaz" diyenler tartışmaya devam ediyor.

Favori var diyenlerin favorisi Galatasaray; geniş kadro sıkıntısız bir ortam, taraftara gelen Sneijder dopingi sarı kırmızılıları bir adım öne taşıyor gibi gözüküyor. Diğer yanda da kolay kolay maç kaybetmemenin yanında kolay kolay da maç kazanamayan Beşiktaş. Belli bir şey var ki siyah beyazlılar büyük maç dediğimiz rakipleri dediğimiz takımlara karşı pek varlık gösteremiyor. İlk yarıdaki Fenerbahçe mağlubiyeti ile Galatasaray Trabzon ve Bursa beraberlikleri bunun en net göstergesi olsa gerek.

Beşiktaş cephesinden bakmak gerekirse takım ruhu denilen şey artık var. Fenerbahçe maçı hariç de bu ruh sahadaydı. Beraberlikler serisinde hep iyi şeylerin peşinde olan güzel insanlar olarak taşıdılar o formayı. En kötü oynayanına bile kimse art niyetli diyemez ya da çaba göstermiyor suçlamasında olmayı aklının köşesinden geçirmez. Bir kere şundan kurtulması lazım sahaya çıkacak 11 ile kenarda oturacak 7'linin. Bu maçın dünyanın sonu olmadığı ve daha 20.hafta gelmeden lider olmanın kimseye bir şey kazandırmadığını bizim de onların da bilmesi gerek. Liderliğin abartıldığı büyütüldüğü bir ortamda varsın puan farkı 5 olsun kaybolacak özgüvenin yanında hiç bir şey bu rakam. Ama liderlikten bağımsız bir kafayla izlediğimiz maç oynayacakları futbol hem stres katsayımızı azaltır hem de öz güven noktasında bizi olduğumuz yerde tutar.

10. olamaz diyenleri elinin tersiyle iten bir kadro bu. Ufak tefek eklemeler var ama gidenler de var. Sezon başındaki kadrodan Mustafa,İsmail,Uğur yok belki Almeida ve Fernandes de olmayacak ama buna takılmıyorum.

Tek isteği bu taraftarın sizden ruhsuz oynamayın, art niyetli olmayın. Maçın 90.dakikası 0-0 giderken bile ceza sahasına girdiğinizde ufak bir müdahale dahi olsa kendinizi yere atmak aklınızın ucundan geçmesin bu taraftara o utanç çok fazla gelir, zaten utanılacak onca şey varken. Şuna sevinmiştiniz buna sevinmiştiniz diyenler var haklılar bu takımda Burak Yılmaz'ın  Beşiktaş'tayken elle attığı gole sevinen insanlar da oldu ama çok daha fazla bir kalabalık "özür dile" dedi.

Ama tersten bakıyorum o gün gol goldür diyen adam ligin ilk yarısında Burak'ın kendini yere bırakmasına söverken bilmeden kendine de sövüyordu. Ben ya da benim gibi düşünenler hala aynı yerde, Konya'ya elle gol atamazsın rakibimiz olduğunda da kendini yere bırakamazsın.

Neyse gelelim meseleye çok dağıldı konu...Yarın ki maça bakışım skordan bağımsız olarak güzel maç olsun, Cem Dizdar'ın skora tahminleri gibi 7-5 ya da 5-7 gibi bir skor çıkarsa herkes mutlu olur aslında. Yeter ki emek hırsızlığı olmasın yeter ki o an sahadaki emekçi futbolcunun akan teri oradaki bir başka emekçi tarafından gasp edilmesin.

Son bir videoda Beşiktaşlı arkadaşlara bundan utanmadan Burak'ı konuşmak olmaz...
Sonra buna da rahatlıkla güleriz...


Düşük Tempo,Kötü Futbol ve İkide İki

Gösterdiği kalbi mi, yoksa arma ile ilgili bir gönderme yaparken yaşanılan bir kaza mı? Sosyal ağlarda arma ile ilgili bir kaza olduğu yönünde yoğun bir yorum var. Ama benim kişisel yorumum armadan ziyade biyolojik bir tarif içinde Kulusic...

Düşük tempolu geçen maçta ilk baskı anında golü bularak ikinci yarıya ikide iki ile başlayan Kırmızı Karalar güzel bir başlangıç yapmış oldu. Gözlerin Vleminckx'i aradığı doğru ama bir önceki maçta 5 golün öznesi olan forvete yarışır bir markajla marke edildi tüm maçta. Ben bunun uzun süre devam edeceğini de düşünüyorum açıkçası, gerek basının gerekse bizim abartılı yorum ve övgülerimizle rakiplerin markajından çıkamaz bir süre. Ama bir şekilde gol atacağı muhakkak yine.

Hurşut'un topla koşuları yerindeydi özellikle Dusko'nun önünde oynadığı anlarda. Orada oynasa hep, sanki daha iyi olacak gibi ama Jimmy'nin mevki alternatifi olmaması sıkıntı yaratıyor. Yine de pek teknik ya da taktik detayın yoruma açık olmadığı kapalı bir maç oldu. Her şeye rağmen galibiyet güzel diyelim...

25 Ocak 2013 Cuma

Sen Hele Bir Koş Dentinho...

Öyle derinlikli bir analiz yapmayacağım, şuradan girer şuradan sıyrılır harika bitirici gibi cümlelerim yok ona dair. Kısacası tanımıyorum jeneriklik gollerini izlemekten başka bir aktivitem olmadı ona dair. Dentinho geldiğinden beri benimle hemen hemen aynı durumdaki kişilerin uzmanlık derecesindeki yorumlarını tebessümle ve "hangi ara izlediniz be kardeşim" cık cıklamalarıyla okuduktan sonra bugünkü imzadan sonra söyledikleriyle ilgili bir kaç kelam etme gereği duydum.

Dentinho, onunla ilgili benim yüreğime su serpen iki nokta; Socrates'in takımının alt yapısından çıkmış bir oyuncu asla bencil oynayamıyor. Corinthians forvetlerinin besleyici gücü olması da yaptığı asistlerden zaten belli oluyor. İkincisi Luce bu adama milyonlarca dolar vermiş. Cavenaghi'yi kaç kere kapıdan döndürdüğünü hatırlayanlar bilir onun kulüp içi denge ve bütçesi ile ilgili titizliğini.

Futbolu bir kenara adamın gözlerinin içi gülüyor, futbolla ne alakası var bunun? Var işte! Ne imza törenleri gördük, futbolcu sıradan bir iş haline getirdiği o kulüpten bu kulübe gelme işinde sadece üzerindeki formanın ve öptüğü bayrağın değiştiğinin bilincinde sıradan bir tebessüm oturturdu yüzüne. Bu öyle değil, nasıl olsun adam Corinthians'ta yüze yakın maça çıkıyor bizim Luce'nin takımında onun o katı sistemine bir türlü kendini kabul ettiremiyor. Oynama ihtimali olan bir yere gelmenin mutluluğu yüzünden okunuyor.

İmza töreninde "Çok duygusal ve mutlu anlar yaşıyorum. Böylesine büyük bir takımın formasını giyecek olmaktan dolayı gururluyum. Taraflarımıza bana gösterdikleri ilgi nedeniyle çok teşekkür ediyorum. Buraya hazır geldim. Eski takımımda hazırlık maçlarında oynadım. Beşiktaş formasını giydiğimde herkes benim neler yapacağımı görecek. Beşiktaş’ın ve benim eski teknik direktörüm Lucescu, bana Beşiktaş’ın ne kadar iyi bir takım olduğunu anlattı. Taraftarın, şehrin çok güzel olduğunu bu transferin benim için iyi bir seçim olacağını belirtti. 7 numaralı formayla şampiyonluk yaşamaya geldim. Daha önce farklı forma numaralarım olmuştu ama ailemle görüşüp 7 numarada karar kıldım. Burada göstereceğim performansla hem Beşiktaş’a en iyi şekilde hizmet etmek hem de Brezilya A milli takım formasına kavuşmak istiyorum." diyordu.

Gol atar atmaz, maç kazandırır kazandırmaz kimin umurunda. Kanımın son damlasına kadar vereceğim diye bir iddiası yok burada olmaktan mutluyum diyor. Mutlu etmenin arifesidir mutlu olmak. Sireti suretinde diye bir söz vardır bizde. Hani o şekilcilikten başka derdi olmayan sinemada yakışıklı jön derdinde olup Çirkin Kral'ı hiçe sayan adamlar var ya Dentinho'nun dişlerine takmış, nasıl gülüp eğleniyorlar en ergen komiklikleriyle. Ne diyelim size adam dert edecek olsa Dent'inho der mi kendine? Yani o "dent" bir tek size dert şekilci arkadaşlar.

Gelişi güzel adam yahu bu sinyali verdi gidişinde de güzel adamlar gibi arkasında bir çok güzel izle bırakıp gider umarım. Luce'nin paltosu olmaz ama kalp kazanmak çok da zor olmasa gerek. Hele ki formayı terletecekse...7'nin kıvrımları tere hasret bu taraftar da bu seneki gibi güzel oyunculara.

Kariyerin tekniğin kimin umurunda hele sen bir koş arkandan gelecek birileri illa ki olacak Dentinho...

Gekas: Komşudan da Öte

Futbola doğduğu şehirde adım atmıştı. 18 yaşında profesyonel olduğunda kimse ondan 3 tane gol krallığı beklemiyordu muhtemelen. Gekas, Larissa'da oynadığı 3 sezonda "genç golcü" olarak 16 gol kaydetti. Ve kendini Atina'da Yunan futbolunun göbeğinde buldu. Orada göstereceği şeyler onu bir basamak öteye taşıyacaktı bunu o da çok iyi biliyordu. Ama o hala "genç golcü" olarak oynuyordu ve takımı ikinci ligdeki Kallithea'ydı.

Kallithea ile ilk sezonda 3 senede attığı 16 golü atınca Kallithea'yı da birinci lige taşıyordu. Çok sürmedi bir kaç sene sonra Yunan futbolunun zirvesine oynayan takımlardan Panathinaikos'un ilgisini çekti ve ara transfer döneminde Yeşil Beyazlıların forveti oldu. Ama o dönem Pana bir geçiş dönemindeydi. Şampiyonluklara ambargosunu koyan da Pire'den Olympiakos oluyordu. Yeşil Beyazlı formayla 23 gol atan Gekas Panathinaikos şampiyonluğu görmeden kiralık olarak Bochum'a gidiyordu. Ayrılışı aslında hiç de istediği gibi olmadı. PAOK ile takasta kullanmak istenince o Selanik'e gitmeyi reddedip kulüp ile sözleşme uzatmak istediğini söylemişti. Yunanistan'ın kalitesi tartışmalı başkanlarından biri olan Pana başkanı onu kiralık olarak gönderiyordu.

O da gol krallığı ile ayrıldığı Yunanistan'dan bir başka patlamaya bizleri şahit yazıyordu. 32 maçta attığı 26 gol ile Almanya'nın gol kralı olurken Avrupa Teofanis Gekas ismine alışıyordu artık. Almanlar ona Tanrı sıfatını vererek Yunan Tanrısı diyordu. İsmi daha büyük kulüplerle anılmaya başlamış ve sadece bir sezon sonra kral olarak Leverkusen formasıyla ter dökmeye başlıyordu. Tanrı lakabını alması yarı tanrı yarı futbolcu sözlerini de getirdi devamında.

Leverkusen'de de bildiğimiz Gekas'tı, kimi Avrupa maçında kimi lig maçında olmak üzere hayati goller atıyor takımı sırtlıyordu. UEFA'da attığı iki golle Hamburg'u tek başına eliyordu. 3 sezona sığdırdığı 21 golle birlikte düşmeye başlayan performansı kiralık olarak Ada'ya sürgüne gönderiyordu onu. Sürgün olmasının sebebi gidişinden çok gittikten sonra yaşadıklarıydı aslında. Onu oraya ısrarla istekler sonucunda getiren Tony Adams neredeyse o gelir gelmez kovulunca gelen hoca da pek gözüne göstermedi onu. Sadece bir maçta son bir dakika kala oyuna dahil olunca Yunan Tanrısı sinirleniyor ve Portsmouth'un günah defterine büyük bir günah yazıyordu. Bir kaç hafta sonra ona ihtiyaç olduğunda onu oynatmak isteyen hocasına cezayı "oynamak istemiyorum" diyerek kesiyordu. Profesyonel mi? Hayır, ama bahsettiğimiz kişi gittiği her yerde değişilmez olmuş, Yunan Tanrısı sıfatlarına layık görülmüş bir golcü. Hem de Yunanistan'dan ayrıldığında ki "genç golcü" gitmiş Avrupa'nın olgun golcülerinden biri olmuştu.

Cezayı kesen Tanrı'ya aklınca ceza kesiyordu İngiliz ekibi ve kontratı bitmeden onu geri gönderiyordu. Almanya artık onun için de acı vatandı. Almanya'yı acı vatan olarak belleyen Anadolu insanı gibi o da başarısız olduktan sonra Anadolu insanın yaptığını yapıp Anadolu topraklarına geri dönüyordu. Anadolu'da Karadeniz'in Kırmızı Beyazlı ekibi onu flaş transfer olarak ülkemize kazandırıyordu.

O dönem magazin basının önde gelen isimlerinden Hürriyet suç üstü yapmış gibi Gekas'a tuhaf sorular soruyordu: Yunan'sın, Samsun'a geldin. Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı'nı burada başlattı ve askerlerinizi denize döktü ne düşünüyorsun? Kulübünün armasında da Mustafa Kemal'in resmi var...

Gekas bunların önemli olmadığını anlatıp duruyordu ve iki halkın barışı ile ilgili şeyler söylüyordu.Çok sıkıştırılınca bu tarz tacizvari sorularla "tarihle pek aram yok" deyip çekiliyordu! Cevap olarak geriye bol jenerik görüntüsü ve Gekas'tan "bol bol Türkiye övgüsü" kaldı haberlerde de. Başlıkta hazırdı: Atatürk'ü göğsünde taşıyan Yunan!

Samsun şehri ise hiç bunu önemsemedi, iki halkın kavgasız gürültüsüz buluşabildiği bir güzel alan olarak futbolu ortak dil olarak benimsedi ve her Gekas golü sirtaki ile kutlandı Karadeniz'de. Kim unutabilir Fenerbahçe'ye karşı attığı 3 golü, art arda çalan sirtakiyi? Ligin ikinci devresinde gelip Samsunspor'a ümit olmuş ve 11 maçta attığı 8 golle takımı ligde tutabilecek kahraman olmaya çok yaklaşmıştı. Buralarda  ona belki Yunan Tanrısı demeyeceklerdi ama tarih sayfalarında yeri de hazır olacaktı. O beklenmedik sakatlık her şeyi alt üst etti aslında. Gekas da Samsunspor da sezonu kapattı. Samsunspor Bance, Ekigho ve Uğur Boral'ın hucüm gücüne kalmış bir şekilde son maçlarda mutlak gol pozisyonlarını harcayıp "bitirici" Gekas'ın olmayışına isyan etmişti adeta.

Ayrılık vakti geliyordu bir kez daha onun için. Durak İspanya'ydı. Levante ile sözleşme imzalamış ama sadece 4 maça çıkmıştı. Futbolunun son demlerinde yeniden Türkiye'de oynamak istediğini söyledi. Herkes Elazığ isimlerini zikrederken onunla ilgili sürpriz bir şekilde Cangele ile son anda imzadan dönen Akhisar'a imzayı attı. Doğduğu topraklara çok daha yakın bir yerde gollerine devam edecek. Muhtemeldir ki geçen yıl Samsun'da çaktığı kıvılcımı bu kes Akhisar'da yapacak. Kıvılcımın alev almaması için de hiç bir engel yok. İyiye doğru giden doğru işlerin yapıldığı bir takımda "bitirici" olarak hesap kesecek.

Şimdi bu transferle ilgili tek korkum, acar bir muhabirin gidip "Yunan'sın ataların şu bilmem kaç kilometre ötedeki denizden suya döküldü ne hissediyorsun" diye sorması. Olmaz mı? Olmaması için hiç bir neden yok burası Türkiye, haberlerin magazin gazetecisinin frikik arayışı kurnazlığında hazırlandığı bir ülke...

Hep çok parlak ile çok sönük arasında gidip gelen bir kariyer gibi gözükse de aslında olduğu yerde,kulüpte hep parıldayan bir kariyer o...

Tekrar hoş geldin Theofanis ...


24 Ocak 2013 Perşembe

Düğünde Kalabalk, Taziyede Yalnız...

2002-2003 sezonunda lig şampiyonu Beşiktaş olurken namağlup unvanını tek maçla kaybediyordu. O dönem için ligin üstünde olduğu düşünülen Beşiktaş kadrosunu o sezon mağlup edebilen tek takım Diyarbakırspordu. Çok değil bir elin parmağını geçmeyecek kadar evvel yıl önce de bu ligdeydiler ama şu anda nerede olduğunu gözü kapalı söyleyebilecek kaç kişi çıkar?

Diyarbakırspor şu an alt liglerde geçmiş günlerini ararken bir çok sırrı da kendiyle beraber şimdi  o pek de görünmeyen alt liglere getirdiğini söylersek abartı olmaz sanırım. Diyarbakırspor bir dönem “devletin takımı” unvanını almış ve devamlı federasyon ve devlet tarafından kollandığı iddia edilmişti. 

Gazeteci Faruk Arhan’ın bu tarz iddiaları ve “bilinen” Diyarbakırspor haricinde “bilinmeyen” Diyarbakırspor’u anlattığı “Diyarbakırspor; Düğünde Kalabalık, Taziyede Yalnız” kitabı İletişim Yayınlarından çıktı.  Kitap Diyarbakır ve Futbol başlığı altında başlıyor. Öncelikle Diyarbakır’ın genel havasının aktarıldığı bölümde aslında Türkiye portresi de çıkartılıyor bir bakıma. 68 kuşağının yarattığı sürecin de anlatıldığı kitapta Diyarbakırspor özelinde futbolun gelişimi anlatılıyor. Kent profilinin anlatıldığı sayfalarda gezinirken eski bir Yeşilçam filmindeymişçesine kendinizi kaptırdığınız an elinizdekinin bir futbol kitabı olduğuna ihtimal dahi veremiyorsunuz Faruk Arhan’ın dilinin etkisine kendinizi kaptırdığınızda.

Tarihi tanıklıklar üzerinden anlatılara yer verilen kitapta birbirinden sürpriz sonuçları ve bilgileri görmek de mümkün. Örneğin Lefter’in Mardin Kapı’da askerlik yaparken askeriyenin takımlarından Kalegücü’nde futbolculuk yaptığını ve Diyarbakır takımlarından Ayspor’la yapılan bir maçta yarı devre Kalegücü yarı devre de Ayspor forması giyerek iki yarıda da 3’er gol atıp maçın 3-3 tamamlandığını çoğumuz eminim bu kitap aracılığıyla öğrenmiş olacak.

Şimdinin “PKK Dışarı” sloganının o dönemlerde “Kürtler dışarı” olarak dillendirildiğini söyleyen futbolcuların tanıklıklarında o dönemki ayrımcı tutumları sahne sahne görüyoruz. Kimi maçlarda hakemin yakınına çarpan aracın şoförü Diyarbakırlı olduğu için sahada hakkı yenir kimi zaman hakem asker kökenlidir Diyarbakırlıları sevmez ve buna benzer birbirinden tuhaf sebeplerle sahada rakipten başka etkenlerle de mücadele etmek zorunda kalır Diyarbakırspor.

Ama sonraları özellikle de Öcalan’ın Türkiye’ye teslim sürecinden sonra Öcalan’ın emriyle ülke dışına çekilen PKK güçlerinin de etkisiyle Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğuda farklı bir hava esmeye başlar. Göstermelik verilen haklarla da devlet nezdinde iş “hallolmuştur”.  O dönem Diyarbakırspor için bir isim daha sahne almaya başlar tarih sahnesinde:Gaffar Okkan… Gaffar Okkan ismini kitapta sık sık duyuyoruz ve en karanlık dönemlerde böylelikle başlıyor aslında. Gaffar Okkan’ın iki hedefi vardır kendi söylemiyle: HADEP’i %10’un altında tutmak ve Diyarbakırspor’u Süper Lige çıkarmak… Gaffar Okkan hayatının son dönemlerinde bunun için çalışmış ve o suikastten sonra da devlet politikası olarak bu hayal devam edegelmiştir.

Diyarbakırspor’un Süper Lige çıkış sürecinde yaşanan tüm karanlık yönlerin anlatıldığı kitapta Süper Lige çıktıktan sonraki başarılı dönemden sonra tekrar düşüşü ve son çıktığı dönemde yaşanan tüm ırkçı provakasyonlara değiniliyor . Önce Bursa’da başlayan ırkçı dalga tüm ülkeye yayılıp Diyarbakırspor deplasmanlarda “PKK dışarı” diyerek karşılanır ve milliyetçi marşlarla uğurlanır. Bu “misafirperverliklere” Diyarbakırsporlu taraftarlar da aynı şekilde karşılık vermeye çalışınca işler daha da kötüye gider. Son olarak Olimpiyat Stadındaki İBB maçı da artık sonun tescili olur ve düşüş durdurulamaz. O dönemin başkanı da ısrarla kendilerinin Türk takımı olduğunu vurgulaması da halkı da takıma karşı biraz daha soğutmaya başlar.
2009 yılından 2012 yılına kadar geçen 3 sezonda devamlı küme düşen Diyarbakırspor şu an ki son halini almış durumda  ve bu sezonda maddi imkansızlıklardan dolayı deplasmanlara gidemiyorlar. Faruk Arhan’ın deyimiyle bir Bilbao ya da Barcelona olsun diye gözlerinin içine bakılan Diyarbakırspor hikayesi hazin bir şekilde devam ediyor. İstiklal Marşına ile Herne Peş’in karşılıklı söylendiği tribünler şimdi sessiz ve sahipsiz yönetim de farklı değil; yani tam manasıyla: Düğünde Kalabalık, Taziyede Yalnız… 

23 Ocak 2013 Çarşamba

"Biz İbneyiz, Böyle Olması da Güzel"


Eşcinsel bir hakemin futbol dışına itildiği bir ülkede görmenin imkansız olduğu bir pankart Almanya'da Aachen Ultras taraftar grubu tarafından açıldı.En önde lila renkli pankartta tribün gruplarının ortaklaşa başlattığı homofobi karşıtı pankart var. Arka tarafta da taraftarlarda "biz ibneyiz,böyle olması da güzel" yazıyor.

Türkiye'de "erkek oyunu" olan , kötü oynayanın "karı gibi" oynamakla suçlandığı, bir futbolcunun bir hakeme gay deme ihtimali sonucunda "gay" kelimesinin başlı başına bir hakaret kabul edildiği futbol iklimimizde o yüce "ahlakımıza" ters gelecek şeyler tabi bunlar. 

Sahi daha dün "I think Galatasaray is a TOP club" yazdığı için Tribün Dergi'ye "Bu tweet'te herhangi bir kelime veya harf oyunlu espri amacı gütmediğimize sizi temin ederiz." diye özür dilemek zorunda bırakan ya da bunun üzerinden liseli ergen esprisi yapan bir futbol kitlesinden bahsediyoruz. 

Neyse bizde bizim topraklarda dile getirilen şekliyle bitirelim meseleyi: Homofobiye kırmızı kart!

(Fotoğraf: Kaos GL)


21 Ocak 2013 Pazartesi

Barcelona'nın Havuz Problemi: Kalecilik

Her dönem farklı yıldızların durağı olan Barcelona'da bir mevki var ki bir türlü yüzü gülmüyor. Forvette, orta sahada defansta her dönem değişilmez posterlik yıldızlar çıkartan Katalan ekibi kaleye hala çözüm bulabilmiş değil. Bu kez o beğenmediğimiz top her kendisine geldiğinde "ha yedi ha yiyecek" diye topun uzaklaşması için totem yaptığımız Valdes de "ben yokum" artık dedi. Barca'da yılların kronikleşmiş kaleci problemine kısaca şöyle bir göz atalım...

(Valdes, kaleyi Rüştü'den aldığı günler, saçlar uzunken daha iyiymiş)

Yıllardır hatalı goller yiyen ya da kalede güven vermeyen Valdes'in sözleşmesi bu sene doluyor. Ve yenilemek adına da bir girişim yok henüz. Öyle ki Tito'nun anlattıkları Barca'nın değil Valdes'in böyle bir sözleşme uzatmak istememesi söz konusuymuş. Tito amiyane tabirle "gidene dur diyemem giden gider zaten" diyerek niyetini de ortaya koyuyor. Ama Valdes'in Barca'da kaleciden önce bir Katalan olması tercih sebebiyken bundan sonra hangi takımın kalesinde güven vermeden bekler, sözleşme imzalar çok merak ediyorum. Hatta abartayım, arkadaşım olsa halı saha maçında belki alırım.

(Ruud Hesp)

Geçmişe şöyle bir baktığımızda aslında çok da parlak isimler olmamış Barca'nın kalesinde. Sıralı olmaksızın aklıma gelen isimler; Rüştü,Dutruel, Hesp,Enke,Arnau,Busquets ve Vitor Baia...

(Portekizli efsane Vitor Baia)

Vitor Baia'ya ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Benim en beğendiğim kalecilerin her zaman başında gelir Baia. Portekiz milli takımı ve Porto performansları zaten onun için yeterli göstergelerdir.Ondan sonra hala bir kalecide karar kılamamış olan Portekiz milli takımı onun ne kadar büyük bir boşluk bıraktığının da kanıtı zaten. Ricardo'dan hiç bir zaman bir Baia olmayacağını Ricardo ilk kaleye geçtiğinde fark etmiştim, en efsanevi performanslarında bile... İlk sezonunda tek maç kaçıran Portekizli kaleci van Gaal'in Hesp'i getirmesiyle ikinci kaleci konumuna düşmüş sakatlıklarında etkisiyle tekrar ülkesine dönmüştü.
(Dutruel, yüzü hiç gülmeyenlerden)

Diğer kaleciler ise, Enke'yi Fenerbahçe'deki tek maçlık performansından, Busquets'i Galatasaray-Barca maçı Dutruel'i de Beşiktaş'ın 3-0'lık Barca maçında yakından izleme şansımız oldu. Ama lig maçlarında ki performansları da nasıl bir kaleci şanssızlığı ile karşı karşıya kaldığını gösteriyordu Barcelona'nın. Hesp Hollandalı akımıyla takıma monte edilmiş 3 sezon oynamış ama her şeye rağmen tartışılan isimlerden olmuştu.
(Mahalle maçlarındaki kaleci-oyuncu mevkisinin yeşil sahadaki hali)

Rüştü ise kaleciliği unutup libero gibi gereksiz çıkışlar yapınca ülkeye geri dönmesi fazla uzun sürmemişti. Sabır edilmeli miydi, evet edilse belki bir şeyler olabilirdi ama ondan da bir Zubizaretta yaratmak epey güç olurdu. Hem milli takımda hem Beşiktaş'ta bir yandan güven bir yandan endişe ile izlerdim Rüştü'yü.

Bu tartışmalı isimlerin durduğu nokta ise bir efsane olan Zubizaretta'ya kadar dayanıyor. Efsane kaleci 8 sene kalesini koruduğu Barca'nın yanında 4 tane de dünya kupasına katıldı. Yaşım itibariyle son demlerini izlesem de o son demlerinde bile kalede güven vermesi sonraki Barca kalecilerinde bulunmayan özelliklerdi. 4 yıl Valencia'da oynadıktan sonra yerini de bir başka Valencia efsanesi Canizares'e bırakarak İspanya sınırları içindeki de Casillas'tan önceki son efsaneyi sunuyordu belki de bize. Evet belki çok İspanyol kaleci ara sıra parıldıyor ama hiç biri onlar gibi olamadı. Olacak gibi de gözükmüyor zaten.
(Gerçek efsane: Zubizaretta)

Son olarak başladığımız noktaya dönersek Valdes bir daha ki sezon yok, Pinto yaşlı ve bırakabilir ya da bırakmasa da kale ona teslim edilmez. Peki adaylar kim ya da kim olmalı diye düşününce, dedikodular Pepe Reina ve De Gea diyor. Arada sayıklanan isimler içerisinde Cuortois de var ama diğer iki isim daha ön planda gözüküyor. 30 yaşındaki Pepe mi 22 yaşındaki De Gea mı tahmin etmek epey güç. Ama ikisinin de bu sene epey problem yaşadığı herkesin malumu... Sorun bir müddet daha devam edecek çözüm de muhtemelen yine ileride bir gün La Masia'dan çıkacak.Ama bu iş baya zahmetli olacağa benziyor.

Sportif Direktörü Zubizaretta olan takımın çekeceği çile değil şu ama terzi kendi söküğünü dikemiyor meselesi hakim galiba konuya...

(Ekstra bilgileri için @mundial1940 abimize teşekkürler) 

Anket-1

Hemen hemen her takımda baş gösteren sol bek krizinden yola çıkarak yaptığımız anketin sonucu açıkçası beni şaşırttı. Kişisel fikrimi söylemem gerekirse ben bu ankette Abdullah Ercan demiştim. Hem Trabzonspor dönemi hem Fenerbahçe'deki ilk yılları hem de milli takım performansı üst seviyelerdeydi. Abdullah Ercan aldığı oy sayısı bu nedenle beni epey şaşırttı.

Anket sonuçları sırasıyla şöyle oldu:

Roberto Carlos- Fenerbahçe

Oyların %35'ini alan Carlos zirvede. Her ne kadar milli takım ve Madrid performansları çok iyi olsa da ben ligimizde pek de o seviyede olmadığını düşünüyordum ama oylamada en çok oyu alması da yanılma payım diyelim.












İbrahim Üzülmez- Beşiktaş

İbrahim yani namı diğer Deli İbo hep çok eleştirildi. Kafasını kaldırmamasından tutun da giderek yavaşlamasına kadar ama onun da dediği gibi "hangi hoca ile çalıştıysa vazgeçilmez oldu." Ahlaksızca gönderilmeseydi muhtemelen son ana kadar da oynayacaktı ama olmadı. Milli takımda ise hep tartışmalı performanslar sergiledi. Oyların %21'ini alıp 2. sıraya yerleşti Deli İbo.




Abdullah Ercan- Trabzonspor,Fenerbahçe,Galatasaray

Abdullah Ercan izlediğim ülke içi değil abartılı olabilir ama ülke dışını bile düşündüğümde o günler için en iyi sol beklerdendi. Yazının başında az çok bahsettim zaten ondan. Milli takım dediğimizde o dönemlerde sayacağımız
3-4 ismin içine rahatlıkla girebiliyordu. Oyların %13'ünü aldı.










Markus Münch-Beşiktaş

İbrahim Üzülmez'den önce Beşiktaş'ta sol kulvarı neredeyse tek başına kullanan Alman sol bek akıllarda hala Nouma'ya attırdığı gollerle hatırlanıyor. Kariyer olarak da yabana atılacak bir kariyeri olmayan Münch Abdullah gibi oyların %13'ünü aldı.


                                       



Hakan Ünsal-Galatasaray

Hangi takımda oynarsa oynasın hep dişli rakipleri oldu forma için. Milli takımda Abdullah Ercan ve Ergün kulüp takımında yine Ergün ile tatlı bir rekabetle oynuyordu. Uzaktan sert şutları sürpriz golleri ile sol bekten fazlası konumundaydı. Galatasaray da az da olsa sol kanat oynamışlığı da vardır ama onu Hakan Ünsal yapan sol bek performansıydı. Brezilya maçındaki kırmızı kartı ise hala zihinlerde. Oyların %10'unu aldı.










Ne zaman bir futbolcu için soğukkanlı diye bahsedilse benim aklıma o gelir. Galatasaray ve milli takımda yıllarca başarıyla mücadele ederken onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği herkesin taraflı tarafsız takdir ettiği efendi kişiliğiydi. Abdullah Ercan'dan sonra en büyük sürprizlerden biri de benim için onun bu denli az oy alması oldu. Oyların sadece % 5 'i Ergün'e gitti.

20 Ocak 2013 Pazar

Vleminckx: Ben Geldim...

Lige verilen ara sonunda nihayetine kavuşurken ligde bizi özlemiş olacak ki harika başlangıçlara sahne oldu. Kasımpaşa'nın Galatasaray'ı devirmesi, İBB'nin Beşiktaş'a el yardımıyla da olsa çelme takması derken bugün de Antalya'da Gençlerbilirği ve Antalya gol yağmuru denebilecek bir maça şahit yazdılar bizi.

Öyle bir maç ki henüz 3. dakikada Vleminckx'in "ben geldim" selamı ile başladı. Tam maç hızlı başladı diye birbirini dürtmeye başlamıştı ki izleyenler takip edenler Vleminckx bir kez daha sahne aldı ve 4 dakikada attığı iki golle nasıl bir forvet olduğuna dair ip uçları verdi.

Maç rahat geçecek hisleri içinde ilerlerken Murat'ın harika frikiği ile 8 dakikada 3 gol izlemiş futbol aşıkları olarak tam anlamıyla mest olmuştuk. Ama Vleminckx'in durmaya niyeti yoktu, golü kendisi atmadı ama atılmasındaki en büyük aktör oydu. Musa topu kendi kalesine yollarken baş ucunda Belçikalı forvet duruyordu ve Musa golün kahrını yaşadığı sırada Vleminckx çoktan arkadaşlarıyla golü kutlamaya başlamıştı bile. Bu golü de ben açıkçası direk ona yazıyorum.

4. gol ise tam anlamıyla usta işiydi. İlk 3 golde Vleminckx'in fırsatçılığını izlemiştik, kalitesi ile ilgili bilgi sahibi olamadığımız gollerdi. Ama 4. golde topu göğsüne alışı ve sert vuruşu tam bir forvet olduğunun kanıtıydı adeta. Diarra ve İsaac ile durumu 4-3'e getiren Antalya ümitlense de ümit kırıcı görevini tek başına üstlenen Vleminckx durumu 5-3'e getiriyordu.5.goldeki yükselişi tam bir pivot forvet emaresi gösterirken diğer gollerdeki teknikliği de artı değerlerdi onun adına.

Twitter'da da dünya TT'sine oturan Vleminckx adından çok söz ettireceği benziyor. Tabi abartılı düşlere de girmemek gerek. Dünyanın "sayılı" forvetlerinden değil sonuçta. Ama Türkiye'nin "sayılı" forvetlerinden olması için hiç bir engel yok gibi gözüküyor. Tabi ki her savunmanın da Antalya savunması gibi olmayacağı bir gerçek. Beşiktaş ile de 5-3'lük bir skora imza atan Akdeniz ekibi her şeye rağmen futbolu çirkinleştirmeden oynadığı için alkışı hak ediyor.

Maç sonu röportajlarında Fuat Ç. haliyle oynanan oyundan pek de memnun değildi. 5 gol atmak bir artı olsa da 3 gol yemek büyük bir problemdi. Vleminckx ile ilgili soruya da hoca: "Tanıdığımız bildiğimiz bir oyuncuydu.Katkı sağlaması için aldık zaten devamı da gelecektir".  Akışkan hücum futbolunun meyvelerini toplayan Vleminckx ise son derece mütevazı şekilde öznesi olduğu 5 golün suçunu takım oyununa atarak takım arkadaşlarını ve takım oyununu övdü.

Gençlerbirliği'nden yenilen 3 gole rağmen gelen bu güzel başlangıç tabi ki sevindirici. Şimdi haftaya Cumartesi'yi bekliyor tüm Kırmızı Karalılar hasreti Ankara'da gidermek için...


Fotoğraflar @kirmizikara 'dan...

18 Ocak 2013 Cuma

Buradayız Ahparig...


Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. 
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. 
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce


6 yıl oldu...Adaletten ümidi kesmemize yetip de artacak 6 yıl...İki tane meczupun işlediği adi bir cinayet olduğunu inanmamız için direttiler biz inanmadıkça onlar hukuksuzluklarına hukuksuzluk eklediler. Suçlu kim varsa terfi etti, ödüllendirildi. Biz adaletten ümidimizi kestik zaten uyduruk yargılamalarla uyduruk cezalarla oldu bitti zaten adalet kısmı...

Unutmadık...

Biz hala oradayız, hala o kaldırımın üzerinde...

Hesabını soramadığımız nicesi gibi onun da hesabını sormak için mücadelemize devam ediyoruz...

Türkçe'den anlamayan bir kaç kişinin açtığı davaya Türkçe'den anlamayan bir kaç kişi bakınca onu 301'den mahkum ettiler. Onun sözleri netti halbuki; Türklüğü aşağılamam, Ermeniliği de aşağılatmam, eğer böyle bir şey yaparsam nasıl Türk dostlarımın yüzüne bakarım...

Anlamadılar...Onu bir güvercin tedirginliğinde yaşadığı bu topraklarda kalleşçe arkasından vurdular...

Biz buradayız ahparig...Biz buradayız, ya sev ya terk et diyenlere inat buradayız, onlar gibi sevmediğimizin üstüne basa basa buradayız! Önceliğimizin insan olduğunun üzerine basa basa...

En güzelini o söylemişti zaten bu topraklarda gözü var diyenlere:

Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için.



17 Ocak 2013 Perşembe

Mervan Çelik Gençlerbirliği'ne Doğru...

Göçlerin temel kilometre taşı olduğu Konyalı bir Kürt ailenin çocuğu olarak Hisingen'de doğdu Mervan. Ailesinin Konya'dan sonra İsveç'e göçmesi onun için belki de farklı bir hikayenin başlangıcı olacaktı. Kim bilir belki de burada olsa ülkenin ayrımcı havasına kapılıp ya bir yolunu bulup hapse girecekti ya da herhangi bit serseri GBT ile "merhabadan çok çıkar ulan kimliğini" denilerek hayata küstürülecekti.

Ama hikaye bambaşka gelişiyor. İsveç Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu Avrupa ülkelerinin başında geliyor. Ya da muhalefetin sürgün yeri de olabiliyor çoğu zaman. Mehmed Uzun'un da 1977 yılından ölümüne kadar havasını soluduğu İsveç aslında bize çok da yabancı değil bu ve benzeri sebeplerden dolayı. 

Assyriska ülke futbolunun gedikli takımlarından ve takım kimlik olarak Süryaniliği benimsemiş. Süryani kimlikli bir çok oyuncu oynuyor, bu oyuncuların içinde Mardin Midyat'tan seneler evvel göçen ailelerin de çocukları olduğu bilinen bir gerçek. Syrianska da birebir göçmen takımı kimliğinde ve Süryani takımı olarak mücadele ediyor onlarda. İkisi de bir nevi Süryani milli takımı havasında mücadelelerine devam ediyor. Bilbao gibi bir katılıkları yok ama Avrupa'nın çeşitli bölgelerine dağılmış Süryaniler için tercih sebebi oluyor bu kimlik.

Hali hazırda İsveç u-19'da da Kürt futbolcu bulmak Almanya alt yapısında Türk bulmak kadar sıradan bir mesele gibi gözüküyor zaten bu aralar. Mervan Çelik de zaten bunun en önemli örneklerinden.

Neyse biz hikayemize dönelim, Mervan GAİS ile başlayan kariyerinde dikkat çekmesi zor olmuyor. Orta sahada oynayan Mervan Glasgow Rangers'tan teklif aldığında aslında kariyeri için çok büyük bir adım attığını düşünürken kriz patlıyor ve Rangers bir kaç alt lige düşürülürken Mervan da gerisin geri GAİS'e dönüyor. Tabi bu sırada sırasıyla Galatasaray, Bursaspor, Trabzonspor, Kasımpaşa ve Gençlerbirliği'ne basınımız tarafından defalarca imza attırılıyor.

Bir sezon sonra Mervan'ın yolu İtalya'ya düşüyor ve Pescara ile sözleşme imzalıyor. Bugüne kadar 7 maça çıkabilen Mervan 2 de gol attı. Ama hala ilk tercih olmaması takımda onu da futbol oynayabileceği GAİS'teki gibi değişilmez olabileceği kulüp arayışına itmişe benziyor.

Son gelen haber ise sevindirici cinsten, Mervan Ankara'ya geliyor yani Gençlerbirliği'ne imza atmaya hazırlanıyor. Süryani Jimmy Durmaz gibi o da İsveç'ten aslında kendi vatanına dönüş yapmış olacak bir bakıma. Tomic,Vleminck, Doğa ve Kerim'den sonra Mervan'da epey bir güç katacaktır takıma.

Orta sahanın soluna güç katacak hem de 23 yaşında bir futbolcudan bahsediyoruz. Beklentiyi yüksek tutmamak adına ikinci yarıyı ısınma turu olarak sayarsak önümüzdeki sezondan itibaren gerçek oyunuyla izlememiz gayet mümkün. Bir kaç kez kısa özetlerden izlemiş biri olarak özellikle bileklerine hakimiyeti son derece iyi.

Ama tüm bu varsayımlar tamamen varsayım bir transfer haberi üzerine, gerçekleşmezse yine biz Mervan'ın kenardan gireceği Pescara maçlarına talim ederiz. Ama Ankara'da 19 Mayıs'ta izlemek ayrı keyif olur o da ayrı bir güzellik tabi...

16 Ocak 2013 Çarşamba

Serhat Çetin Kadro Dışı...

Çok değil geçtiğimiz sezonun başında Serhat Çetin türlü ayıplarla parasını almadan gitmeye zorlanmış, sonrasında da ölü sezonda yani liglerin bittiği dönemde "sözleşmeli oyuncumuzsun, ne dersek onu yapacaksın" sopasıyla boş salonda günlerce antrenman yaptırılmıştı. Sonrasında ise "affedilerek" takıma katılması sağlandı.

Serhat yılmayarak geri döndüğü takımda bir anda yıldız seviyesine yükseldi. Öyle ki yıllar sonra kazanılan Türkiye Kupasında MVP ödülüne layık görüldü. Şampiyonlukta ve gelen Avrupa Kupasında da azımsanmayacak bir emeği vardı. Her şeyden öte, performansından bağımsız bir iç dinamikle oynuyordu. Daha öncesinde Fenerbahçe, Galatasaray gibi takımlarda oynamasına rağmen son derece özverili oynuyor ve "Beşiktaş'ın çocuğu" tezahüratlarına nail olanlardan çok daha iyi bir hırsla sahada kalıyordu. Kısacası Beşiktaşlı olmamasına rağmen son derece profesyonel bir çizgide yürütüyor kariyerini.

4 kupalı sezonda her kupanın üstünde teri bulunan file koleksiyoncusu Serhat, Ergin Ataman ile birlikte başlayan ayrılık dalgasına kapılmayıp takımda kalmayı tercih etti. Bu sezon değişen takım ve oyun yapısıyla o da form olarak düşse de yine çoğu maçta ayakta kalan ender isimlerden oluyordu. Bugün gelen haberler ise herkesi taraflı tarafsız çok şaşırttı.

Disiplinsiz davranışları nedeniyle Euroleague'deki Barca maçı öncesinde süresiz kadro dışı kaldığı duyurulan Serhat Çetin ile ilgili henüz detaylı bir açıklama ne kulüpten ne de kendisinden gelmedi. Ama takım için saydığım bir çok konuda özveri gösteren bir oyuncunun ne gibi bir disiplinsiz davranış içinde olduğu ise herkesin merak ettiği konu! Erman Kunter'in karar merci olması nedeniyle karara karşı çıkan ya da teknik heyeti suçlayan da çıkamıyor haliyle.

Daha öncesinde Nihat İziç'in de aynı sebeplerle genç milli takımlara almamam kararı aldığı Serhat Çetin ile ilgili net bilgileri sanırım ilerleyen günlerde alacağız. Temennim 4 kupalı sezonun sembollerinden olmuş bir oyuncunun takıma tekrar kazandırılması, tabi affedilemez bir hata değilse yaptığı. Gerçi  affedilememezlik ya da affedilebilirlik görece bir kavram ama sık kullanımından dolayı antipati sebebi oluştursa da "Beşiktaş duruşuna ters gelmeyecek" bir hata değilse diyelim kısaca. Abdullah Sözer'in şube sorumlusu olduğu takımın da duruşu mu olurmuş derseniz yerden göğe kadar haklısınız.

15 Ocak 2013 Salı

Rengimizle Isıtıyoruz


Bu soğuk kış günlerinde, Doğu’daki Beşiktaşlı çocuğu mutlu edecek, onun içini ısıtacak bir atkıdır, bir beredir, bir eldivendir…


Bunları göndermek bizim için çok zor değil ama o çocuk için çok önemli olabilir. Bilmediği, tanımadığı birinden gelecek bir hediye onun yüzünü güldürmeye yetebilir.


Beşiktaş taraftarı olarak bu doğrultuda 19 Ocak Cumartesi günü saat 14:30’da İnönü Stadı Kartal Yuvası önünde buluşup alacağımız ürünleri kargo ile göndereceğiz.
Siirt’te, Ağrı’da, Şanlıurfa’da birçok öğretmenle temas kurulmuştur.


Göndereceğimiz atkılar, bereler, eldivenler onlar vasıtasıyla öğrencilerine verilecektir.
Küçük kardeşlerimizi Beşiktaş atkısıyla, beresiyle, eldiveniyle ısıtalım…

Maddi destekte bulunmak isteyenler için iletişim adresleri:


Yusuf Koç; yusufkoc3@gmail.com
Recep Özerin; rasheedrec@gmail.com
Ergin Aslan; aslanergin@hotmail.com
Gökhan Gürses; gokhangurses@yandex.com


Atkı, bere ve eldivenlerinizi kargo yoluyla göndermek için iletişim adresleri:


Recep Özerin; Davutpaşa Cad. No: 34 34020 Topkapı/İSTANBUL

14 Ocak 2013 Pazartesi

Ekigho ve Mesut Bakkal Filmi Yeniden

(Ekigho burada gol atamamayı becermişti)

Ekigho deyince aklınıza ilk ne geliyor? Sanırım çoğumuzun aklına Samsunspor'un zor anların ölüm kalım maçlarında kaçırdığı müsait pozisyonlar geliyor. Ekigho Samsunspor'un küme düştüğü sene aslında pek de bir varlık gösteremedi. Dediğim gibi onu hatırlayanlar hep kaçırdıklarıyla hatırlıyor. Birebirde bitiriciliği 0'a yakın bir forvet düşünün boş kalede o bitiricilik eksilere düşüyor. Ama yine de istatistiğe vurduğunuzda Karadeniz ekibinde düşerken 9 gol atabilmiş. Pek nesnel bir karşılaştırma kıstası olmasa da o sezon Almeida ondan sadece bir gol fazla atabilmişti şampiyonluk mücadelesi veren bir takımın santraforu olarak...(O dönem Uğur Boral'ın da onunla çok benzer pozisyonlarda karşı karşıya kaçırdıklarını da unutmamak gerek)

Samsunspor'da küme düştükten sonra Ankara'ya Gençlerbirliği'ne imza attı. Fuat Çapa'nın yaptığı transferlerin bazılarına bakınca kendinize "neden" sorusunu sorup cevap alamayabiliyorsunuz. Örneğin bir önceki yazıda Mehmet Sedef' transferi de aynı manasızlıkta gözüküyor. Düşen Konyaspor'dan alınıyor ve o sezon kaydettiği bir performansta yok ama Çapa alıyor. Neyse ki Sedef transferi başarılı bir atılım oldu fakat Ekigho tam anlamıyla hayal kırıklığıydı. İlk yarıda sadece 3 maçta toplamda 65 dakika kırmızı siyahlı formayı giyebildi. Ara transferde Vileminckx'in gelmesiyle tercih sırasında Lekic ve Zec'in zaten arkasında olan Ekigho takımdan ayrıldı. Geldiğinde "İlhan Cavcav'ın elindeki oyuncular hep iyi yerlere geliyor benim de amacım çok daha büyük kulüplerde oynamak" demişti. Ama İlhan Cavcav'ın elinde var olduğunu sandığı sihirli değnek dahi kurtaramadı onu.

Adresi ise Karabükspor oldu. Bu transferi ilginç kılan bir mesele ise Mesut Bakkal faktörü. Malum Samsunspor'da Ekigho dünyaları kaçırırken Mesut Bakkal kenarda kendini yerden yere vuruyordu. "Lan Ekigho..." haykırışları hala gözümün önünde. Ama şunu da iyi hatırlıyorum Ekigho o net pozisyonları kaçırdığı haftalarda Mesut Bakkal "onun gibi dikine oynayabilen çok az oyuncu var" diyerek son vuruşlarından şikayetçi olsa da genel olarak memnun olduğunu gösteriyordu.

Karabükspor görece olarak Samsunspor'dan daha iyi bir konumda ama işler bir ters gittiğinde dibin de çok uzağında olmadıkları malum. Ekigho'dan olumsuz anlamda yeni resitaller izler miyiz bilmiyorum ama benim açımdan ilginç bir transfer olduğu bir gerçek. Zaten Lua Lua'nın olduğu yerde alternatiften öte bir seçenek olmayacağı da yapılan tahminler arasında...