8 Aralık 2013 Pazar

Gençlerbirliği,Partizan,Hacettepe,Teleoptik,Altyapı...

Pilot takım artık bir çok takımın organizasyonunda rastladığımız bir olgu haline geldi. Kimi birkaç alt ligden kimi yurt dışında bir başka ülkeden bir takımla anlaşmalar yaparak hem oyuncu alış verişinde hem de keşfedilen yeteneklerin pişirilmesinde pilot takımları kullanıyor.

Etkili kullanan kulüplerle beraber bu yapıyı sadece ismen sürdüren de bir çok kulüp var. Pilot takımın Türkiye’de en başarılı örneklerinden birini Gençlerbirliği sunmuştu. Asaş ile başlayan süreç daha sonra Gençlerbirliği Oftaş’a dönüşmüştü ve bu takım son olarak da Hacettepe olarak yoluna devam ediyor.
2007-2008 sezonunda Süper Lig’e çıkarak Gençlerbirliği’nin karşısına dikilen Oftaş ligin ilk haftasında Gençlerbirliği’ne karşı oynayan kadrosunda şu isimler ön olana çıkıyordu; Ferhat Odabaşı Giray Kaçar, Kadir Bekmezci İlhan Eker, Orhan Şam,Serkan Atak,Hakan Aslantaş… Bu isimler halen Süper Ligde farklı takımlarda forma giyiyor. O dönem alt yapıda yakalanan jenerasyonla A takımda değerlendirilemeyen isimlerin Oftaş’a aktarılması sonucunda müthiş bir sezon yaşatmıştı Gençlerbirliği camiasına Oftaş… Ligi de Gençlerbirliği’nin üzerinde bitirdiler. Buradaki isimlerin bir çoğu da maalesef efektif olarak A takımda kullanılamadılar.

Son yıllarda Türkiye’de üst düzey ligde oynayan hiçbir takım transfer politikasını alt yapısı ile ilişkilendirerek düzenlemiyor. Ki bir çok kulüpte transferle ilgili bir politika var mı bu da bambaşka bir soru. Gençlerbirliği de son yıllarda transferdeki tercihlerini Balkan ekolünden kullanıyor. Şu an hali hazırda Tosic,Tomic,Petrovic,Lekic ve Milan bonservisleri Gençlerbirliği’nde bulunan oyuncular. Lekic kiralık olarak Gijon’da yavaş yavaş form tutarken geride kalan 4 isimdense sadece Tosic ve Petrovic forma şansı bulabiliyor.

Tomic,Petrovic ve Milan Partizan alt yapısından yetişmiş daha sonra fabrikanın dışa ihraç ettiği oyunculardan. Partizan da pilot takım olarak Teleoptik takımını kullanıyor. Gençlerbirliği-Hacettepe ilişkisine benzer bir ilişkinin olduğu iki takım arasında son zamanlarda işler Ankara’dakinden daha iyi yürüyor.
Partizan alt yapıdan çıkan yıldız potansiyeli olan oyuncuyu A takıma “bulaştırmadan” önce kendisini daha rahat geliştirebileceği ve futbol olarak taraftar baskısının uzağında kendini rahat ifade edebileceği bir takım olan Teleoptik’e gönderiyor.

Bu sezon Gençlerbirliği’nin Hacettepe’ye gönderdiği isimlere bakınca bunların hepsinin geçtiğimiz yıl A2 Liginde final oynayan takımdan olduğunu görüyoruz. A2 takımının sol beki, iki stoperi, üç orta saha ve bir forveti Hacettepe’de forma giyiyor. Bu isimlerden stoper ikilisi ve orta saha üçlüsü sürekli olarak süre alırken diğer isimler kadroya girmekte zorlanıyor. Bu isimlerin A takıma yani Gençlerbirliği’ne umutla dönmesi beklenirken son yıllarda dönen oyuncu sayısının azlığı taraftarları umutsuzluğa sürüklemek için yeterince veri oluşturmuş durumda.

Hacettepe’den Gençlerbirliği’ne geçiş yapan oyunculardan son yıllarda en dikkat çeken isimler Artun, Uğur,Mert ve Yusuf Emre oldu. Artun geçtiğimiz yıl 3.ligin gol kralı unvanıyla geldiği A takımda tutunamayarak bu sezon tekrar Fethiye’ye kiralandı. Metin Diyadin’in verdiği şansı iyi değerlendiren Uğur Milli takıma kadar yükselirken kaleci Mert 3.kaleci olarak kadroda görev bekliyor. Yusuf Emre ise Mehmet Özdilek’in gelmesiyle dönem dönem forma şansı bulmaya başladı. Uğur’u bir kenarda tutarsak diğer 3 isimin şu an için bize çok büyük umutlar vaat etmiyor. Gençlerbirliği A takımında kendilerini kabul ettirseler dahi ligde ortalama kalitenin üstünde olup olamayacakları büyük merak konusu olmaya bir süre daha devam edecek.

Teleoptik de ise A takıma kazandırılan oyuncuların yanında Avrupa’ya transfer olan oyucu sayısı da bir hayli fazla. Milan, Tomic ve Petrovic bu organizasyonun bir ürünü olarak önce Partizan’a ardından da Gençlerbirliği’ne transfer oldu.(Petrovic Blackburn transferinden sonra Ankara’ya geldi.)
Diğer birkaç isime göz attığımızda ise imrenilecek bir yapı çıkıyor karşımıza: Danko Lazovic,Mitrovic,Nastasic,Marco Scepovic,Sulejmani ve Partizan’ın bu sezon çok şey beklediği isimlerden olan Jojic…

Geçtiğimiz günlerde basında yer alan bir haberde Gençlerbirliği’nin alt yapısındaki yeni hamle olarak “Çevre illerdeki kulüpler ve beden eğitimi öğretmenleriyle irtibat halinde olunarak yetenekli oyuncuların kulübe kazandırılması” planından bahsediliyor. Bu hayli önemli bir atak olmanın yanında Partizan bunu hali hazırda uygulayan kulüplerden biri. Petrovic’i de Partizan bu yolla keşfederek önce Teleoptik’e göndermiş ardından Blackburn’e satmıştı. Onun yanında bu çevre birimler kulübe; Kezman, Savic,Zoran Tosic,Krstajic gibi isimleri de kazandırdı.

Bu sezon yeni kurulan bir lig olan U19 Liginde mücadele eden Gençlerbirliği U19 takımı bu “çevre” atağının bir örneğini sunuyor kısmi olarak. Zaten yıllarca ÇSK,Tunç Altındağ gibi takımlardan da gelen bir çok oyuncu kulüp bünyesinde bulunuyor ve bunun yanında da okul takımında izlenerek kulübe kazandırılan oyuncular... Sadece iş bu kez daha geniş bir çevreye ve daha derli toplu bir yönteme büründürülüyor. Bu sezon A takımın kaptanı Ramazan bu yolla Tunç Altındağ takımından kulübe kazandırılmıştı.

Gençlerbirliği’nin transferde ilk kapısını çaldığı takımlardan biri haline gelen Partizan ile alt yapısında farkına olmaksızın bir çok benzer yön bulunuyor. Bir taraf alt yapısını epey aktif kullanarak bir diğerine oyuncu satabilirken Gençlerbirliği alt yapıdan yetişen oyuncularına güvenme konusunda biraz daha tereddütlü davranıyor. Bu sezon “olmayacak galiba” denilen bir anda yeniden doğan Uğur gibi birkaç isim daha çıkmazsa; Hacettepe bir pilot takımdan çıkarak alt liglerde orta sıralara oynayan bir takım hüviyetine kavuşması an meselesi olacak.   


Bu dönem Partizan ilerleyen yıllarda başka güçlü bir alt yapıya bağımlı olmamak için de güçlü bir alt yapıyla yeniden bir Oftaş hikayesi yazılabilir. Hem de bir öncekinden daha kalıcı bir şekilde olmaması için de bir engel gözükmüyor futbolcu simsarı menajerler haricinde…  

18 Kasım 2013 Pazartesi

Batman Fevzi'nin Düşüş'ü...

Temizlik görevlileri gece işe geldiklerinde atılacaklar bölmesinde okunmuş gazeteler, gelen eşantiyonların poşetleri ve belki de ilk satırında okunmaktan vazgeçilmiş bir mektup buldular. Katların temizliğiyle ilgilenen görevli gayri ihtiyarı bir merakla çöpe atılan ve artık hiçbir “özel” ibaresi kalmayan mektuba göz gezdiriyordu.
Mektupta yazılan kişiye “abi” seslenişiyle başlanılarak “…durumumuzu sen biliyorsun, yıllarca emek verdiğimiz kulüpten hiçbir sebep göstermeden atıldık. Senden ricam bizim durumumuzu gazetende gündeme getirmen; belki de biri halimize acır da geri döneriz işlerimize” diyordu. Mektubun yazıldığı “abi” geri kalanını hiç okumadı, hatta buralara kadar gelmedi bile belki de… Mektup artık çöpteydi…

Fevzi Tuncay, Beşiktaş kalesini yıllarca korumuş, yıllarca da “başarılı” kaleci unvanıyla ligde sahne almıştı. Çocukluk dönemime gelse de unutamadığım efsane maçlar çıkarmıştı. Hatta gazeteler onun için “Batman” benzetmesi bile yapmıştı. Kollarını açtığında kapladığı kalede penaltılar da Hagi’ye bile geçit vermemişliği vardı. Mrmic’in yedeği olarak başladığı kariyerinde, kulüp yöneticilerine “Mrmic senle gelecek sezon için anlaşmayı düşünmüyoruz, biz Fevzi’yi birinci kaleci olarak düşünüyoruz” cümlesini kurdurmuştu.
Sonrasında birinci kalecilik ile geçen günlerinde Shrounmu ile yolları kesişmişti. Hani şu Leeds’ten 6 yediğinde, Barca’dan 5 yediğinde “ne yapayım ben” dercesine gülüşüyle akıllara kazınan Nijeryalı kaleci… 

Liverpool’dan 8 yerken iyi ki yoktu, yoksa taraftar bu kez onun gülüşüne gülüp geçmeyebilirdi.
Velhasıl Shorunmu tüm Afrikalı yetenekli oyuncular gibi takımını Afrika Kupası nedeniyle yalnız bırakıyor ve Batman’e yeniden şans doğuyordu. O da bu şansı iyi değerlendiriyor ve kaleyi artık vermeyeceğinin sinyallerini vermeye başlıyordu…

14 Nisan 2000-Düşüş…

29.haftaya girilirken Galatasaray’ın yine şampiyon olacağı konuşulsa da bu kez Beşiktaş’ın şansının da hiç de az olmadığı konuşuluyordu. Aradaki 6 puanlık farkı 3'e düşürmek için işte fırsattı Beşiktaş’a… Henüz 30.dakikada Şifo’yla gülüyordu Kara Kartal… Maç böyle bitecek ve yarış bambaşka bir hal alacaktı muhtemelen. Belki de Beşiktaş bir zinciri kıracak farklı bir zincirin ilk halkasını oluşturacaktı. 80.dakikada Sead Halilagic topu yavaşça geri pas olarak Fevzi’ye kullandı. Kimileri için 3 kısa saniye, kimileri için 3 uzun yıldı o geri pas… Zeminin oyununa geliyordu Fevzi…Yerden seken top ağlara giderken ekranda yıkılan Beşiktaşlı futbolcular, ağlayan Fevzi ve “aldığı” penaltılarla ün kazanmış Arif’e sarılan şimdinin “büyüklerimiz bilir” ustalığında siyaset yapan Hakan Şükür’ü birbirine sarılıyordu.

Fevzi’nin ıska geçtiğinin sadece bir top olduğunu anlamaksa bir hayli zaman aldı hepimiz için… Hayat devam ediyordu ve bu kaleciler için anahtar bir cümleydi.

İki sezon sonra Shorunmu ile yollar ayrılınca kale muhtemelen futbolu bırakmaktan son anda vazgeçmiş olan 36’lık Kjaer’e teslim ediliyordu. Bu teslimat Kjaer’in futbolla arasının pek iyi olmadığı gerçeğiyle yüzleşilince iptal oluyor kale yine Fevzi’ye veriliyordu. Önce Denizlispor maçında 2 tane topu adeta “içeri alma” deyiminin canlı birer örneğini sunarak buyur ediyordu Fevzi… Sonrasında da Rizespor maçında bir hata daha… 

O dönemde Denizli maçında ilk yarı hatalı gol yiyen Fevzi’ye soyunma odasında İlhan yaklaşıyor ve “yedek formanı ver bana, bozma moralini ben 2 tane atarım düzeltiriz” diyordu. Fevzi hayattan kopmuşçasına hiç sorgulamadan verdiği yedek formasını ise 62.dakikada attığı golün sevincini yaşarken formasını çıkartan İlhan’ın üzerinde görüyordu. İlhan’ın gücü 2 taneye yetmemişti, ama o maçta gol atma konusunda İskoçya günlerinin çok uzağında olan Stavrum destek olmuştu. Gol atmayı unutmak üzere olan bir golcü Fevzi’nin haline isyan edercesine atıyordu golünü… Maç yine de 3-3 bitiyordu…

Ara sıra duyarsınız Beşiktaşlılardan "bizde çok sakat var" derler, kendileriyle eğlenerek... Tarihsel kökenleriyle birlikte aslında biraz da 3 Kasım 2001 gecesinde Rize maçında kafasını direklere vuran Fevzi'yle birlikte ağlayıp o direği kafalarında hissetikleri içindir. O gece aslında Türkiye bir kalecinin göz yaşlarına ortak oluyordu. Beşiktaşlılar da bir de direk sızısı kalıyordu... 

Sonra Asper geldi, sonra Myhre geldi… Fevzi artık Muğlaspor’dan geldiği günlerdeki gibi 3. Kaleci olarak ağabeylerinin arkasında forma gelmesini bekliyordu. Ama o forma bir daha hiç gelmedi…

En sonunda küçük bir Anadolu turunun ardından futbola veda etti. Kendisini hatırlatmasıysa tuhaf oldu. Nafaka, boşanma vs bu işin biraz magazinsel ve reytingsel tarafı. Fevzi hapisten yine beraber oynadığı arkadaşları tarafından kurtarıldı. Ona son gelen habere göre Beşiktaş kulübünde bir de iş verildi.

Çıkıp “aman efendim futbolcular sendika kurmuyor” diyecek halim yok. Ya da tüm sistemin suçunu sadece onlara yükleyecek kadar acımasız olmamak diyelim buna… Futbol “adamları” ise Fevzi’yi iyi eş “seçememekle” suçluyorlardı. “2 evlilik yaptı ve tüm paralarını kaptırdı” diye söylüyor tüm futbol “adamları”… Genç futbolcuyu ağına düşüren kadınlardan bahsediliyor vs. vs.

Benim bu “adamlardan” anladığım Fevzi’nin hiç suçu yok! Ligin en çok kazanan kalecilerinden biri hayatını devam ettirecek “birikimi(!)”  sağlayamamasının suçu tamamen para avcısı kadınların üzerinde…

“Biz zaten iş verecektik” vefa gösterileriyle geçen son birkaç günde futbolda vefa ya da futbolcunun sendikalaşmasını gerektirecek bir ton “kıssadan hisse” çıkarmış olabilirsiniz. Hiç biriyle ilgilenmek gelmiyor içimden… Batman diye kollarını iki yana açtığı kale çizgisi üzerinde avını beklediği fotoğrafın duvarımda asılı olduğu günleri hiç unutamıyorum sadece… Babamın “çok büyük kaleci olacak bu çocuk” dediğini de hiç unutmuyorum…

… Büyük gazeteci sabah Fevzi’nin hapis cezası aldığı haberiyle uyandı. İçi içini yiyordu, yıllarca haberini yapmak için koşturduğu takımın kalecisi hapse girecekti. Elinden de hiçbir şey “gelmiyordu(!). Zamanın en etkili mastürbasyon araçlarından biri olan Twitter hesabını açtı ve saydırdı: futbolu yönetenler ve meslektaşları inşallah Fevziye sahip çıkar. Fevzi’nin hayatı rüyadan kabusa döndü, iki evlilik yaptı iki karısına da paraları kaptırdı…


7 Eylül 2013 Cumartesi

Ermenistan'ın "Altın Jenerasyonu"


Euro 2012 Elemelerinde aslında sinyali vermişlerdi. Grupta ikincilik için mücadele ettikleri İrlanda maçı Ermenistan için hayati önem taşıyordu. Yok sayılan ülke futbolu kendini kanıtlamaya başlamış ve en keskin cevabı play off’a kalarak verecekti. İrlanda bir önceki turnuvada Dünya Kupası elemeleri yolunda Henry’nin eliyle düzelterek attığı gol ile hayallerine veda etmişti.

Tanrı’nın eli bu kez el değiştirmişti. 2.lik maçında İrlandalı Simon Cox topu eliyle düzeltti, hakem görmedi ve devam eden pozisyonda Ermenistan kalecisi Berezovski ceza sahası dışına çıkarak Cox’un şutuna göğsünü siper etti. Hakem oyunu durdurdu ve kalecinin topu eliyle uzaklaştırdığını söyleyerek kırmızı kart gösterdi ve maçın sonucunda da Ermenistan 2-1 kaybederek play off hayaline veda etti. 2 sene sonra adeta İrlanda’ya bu “el” yordamı hatanın telafisi yapılmıştı.

Ermenistan ise kaldığı yerden devam etmeyi bir borç bilmişti kendisine, yaralı da olsa devam ediyorlardı. Euro 2012 elemelerinde gruplarında İtalya, Danimarka, Çek Cumhuriyeti,Bulgaristan ve Malta yer alıyordu. Bir şeyler kazanmanın değeri hiçbir şeyle ölçülemeyecek bir grup olmasının yanında kaybettiklerinde kimsenin “neden” diye sormayacağı bir gruptu.

Deplasmanda Malta galibiyeti bir ölçü değildi. Bulgaristan, İtalya ve Çek Cumhuriyeti mağlubiyetleri ise umutların sönmesine yol açmıştı. Asıl darbe ise Ermenistan’da alınan Malta mağlubiyetiydi.8.dakikada yenilen golü çıkartamamışlar grubun en güçsüz ekibine boyun eğmişlerdi. Sonraki Danimarka maçı ise formalitenin ötesinde gözükmüyordu. Puan kaybı olması da muhtemeldi fakat beklenmeyen oldu ve deplasmanda Danimarka’yı Ermenistan 4-0 mağlup etti. Bir sonraki maç ise yine deplasmandaydı ve rakip Çek Cumhuriyeti’ydi. Akın akın gelen Çek’ler ilk dakikalarda tehlikeli ataklar buldu ama değerlendiremedi. Daha sonra ağırlığını koyan Ermenistan önce Mkhitaryan ile öne geçiyordu ardından Rosicky beraberliği sağlıyordu. Kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Çek’ler son dakikalarda sağlı sollu ataklarla gelirken 90+2’de Ghazaryan kontra atağı golle sonuçlandırıyor ve Ermenistan’a hayati bir galibiyet daha kazandırıyordu. Bu sonuçlardan sonra puan durumu şu şekilde oldu:

İtalya: 7 Maç 17 Puan
Bulgaristan: 7 Maç 10 Puan
Çek Cum. 7 Maç 9 Puan
Ermenistan:7 Maç 9 puan
Danimarka: 7 Maç 9 puan
Malta: 7 Maç 3 Puan

Bu tabloda İtalya’yı bir kenara koyarsak ikincilik için büyük bir mücadele var. Bu durumda Ermenistan için içeride kaybedilen Malta maçına yanmamak elde değil. O Malta’nın aldığı tek puan da Ermenistan olunca bir kez daha hayıflanılacak ve üzülmek gereken bir hal çıkıyor ortaya.

Kalan 3 maç sırasıyla  Danimarka ve Bulgaristan içeride İtalya deplasmanda olacak. Sıralamada ve puan durumunda birebir rakibi olan iki takımla içeride oynamak şüphesiz büyük avantaj ama bol sürprizli bir grupta da hiçbir şey garanti değil. Son maçta İtalya ise çok güvenilmemesi gereken maçlardan.

Bu turnuvada play offlara kalır mı kalmaz mı kestirmek çok güç ama Ermenistan futbolu için güzel şeyler söylemek hiç de zor değil. Türkiye’nin yakaladığı ve dünya üçüncülüğünün geldiği “altın jenerasyona” benzer bir kadro var ellerinde. Kaleci Berezovski’nin 39 yaşında olmasını saymazsak takımın iskeleti oldukça genç… Kalitesinin kimsenin inkar edemeyeceği iki isim olan Aras Özbiliz (23)ve Mkhitaryan (24) uzun yıllar daha milli formayı giyecek isimler. Orta saha ve hücum gücünde böyle üst düzey isimlerin olmasının yanında bu futbolculara destek veren isimler de hiç de yabana atılacak cinsten değil. Şampiyonlar Ligi ön elemelerinde Celtic’e ecel terleri döktüren Karagandy’nin yıldız isimlerinden Ghazaryan (25), Krasnodar’ın orta sahası Pizelli (28), Anji’den Mkrtchyan ve Spartak Moskova’nın forveti Movsisyan (26) Ermenistan “altın jenerasyonundan” öne çıkan birkaç isim olarak göze çarpıyor.

Mkhitaryan’ın Dortmund’a transferiyle dikkatini çekse de çoğu kişinin Ermenistan futbolu sessiz sedasız ama emin adımlarla gelmeye devam ediyor. Belki bu turnuva belki de 2016’da bir turnuvada yer alacaklar. En azından bu jenerasyonu bunu başaracak güçte ve fazlasıyla hak ediyor. Komşu kontenjanından Yunanistan’a verdiğimiz desteğin yanına Ermenistan’ı da eklemenin  vakti geldi.

25 Ağustos 2013 Pazar

Şimdi Başlıyoruz | 3-0

Geçen hafta Rize maçından sonra umut cümlelerini zoraki kurmuştum. Hele ki Elazığ önünde 3-1 galibiyet alan Akhisar'ı düşündükçe bu hafta da zor galiba diye geçen haftanın sonu mutlu bitti. Adana'da, Karabük'te 20:00'de maç oynatan federasyon Ankara'nın sıcağından hissetmeden korkmuş olacak ki maç saatini 21:45 olarak duyurdu. Yani federasyon maç bittikten sonra evine gidecek araban yoksa otur Digitürk'ten seyret dedi. Buna rağmen tribünlerde büyük bir kalabalık takımlarının Ankara'daki ilk maçını izlemek için yerlerini almıştı.

Maça geçen haftaya göre 5 farklı isimle başlayan Metin Diyadin bunun meyvelerini de ilk dakikalardan itibaren almaya başladı.  Özellikle orta alanda Nizamettin-Gosso-Oktay ortaklıkları takımı hem hızlı hücuma kaldırdı hem de savunma olarak ayakta kalabildi. Pas trafiğinin bir ara tribünlerden "oley oley" sesleriyle karşılık bulduğu mücadelede özellikle Nizamettin çok iyi bir performans sergiledi. Hızlı hücumlarda takımı atağa kaldıran isim olan Nizamettin bir asistle oynarken, kullandığı serbest vuruşta topu çataldan çıkaran kaleci Oğuz'a takılıyordu.

İlk yarı Jimmy'nin sert şutundan gelen gol ve Stancu-Zec ortaklığından gelen Zec'in golüyle 2-0 bitti. İlk yarı göze çarpan en önemli durum takımın atağa kalkış şekli ve pas yüzdesiydi. Büyük bir pas yüzdesi ile oynayan takım bir kaç pozisyon haricinde gereksiz geri paslar yapmadan hep ileriye dönük oynadı. Kaleye gelen bir kaç ciddi şut da Ramazan'ın ellerinde eridi.

İkinci yarıda kaldığı yerden mücadeleye devam eden Kırmızı Kara'lar güzel futbola sadece 15 dakikalık ara verdiklerini gösterdi.  Taraftarlar memnuniyetlerini ikinci yarıda sırayla kenara gelen Oktay, Nizemettin ve Jimmy Durmaz'a alkışlarla gösteriyordu. Özellikle Jimmy, Maraton'un önünden yedek kulübesine gelene kadar "Jimmy-Jimmy" sesleriyle uğurlandı.

Gollerin kapanışını da 2 müsait pozisyonu da Oğuz'un kafasına nişanlayan Stancu yaptı. Hızlı hücum ile başlayan atakta Gosso, Stancu'ya "al da at" dedi. Stancu da bu kez affetmeyip skoru belirledi.

Maçta skordan öte umut vaat eden o kadar çok şey vardı ki skor değerini yitirdi. Savunmadan başlayarak sayarsak eğer Uğur'u saymadan geçemeyiz. TSYD kupasında yeteneği ile ilgili ip uçları veren Uğur bu maçta 90 dakika harika bir performans sergiledi. Onun bu performansı sol bekin alternatifsiz olmadığını gösterirken stoperde oynayan Tosic'in de stoperde rahatlıkla oynayabileceğini gördük. Yanındaki Ahmet de takımın eldeki stoperlerinden en tercih edilebilir isimlerinden biri olduğunu gösterdi. Serkan da zaten geçen haftaki performansını devam ettirdi. "Genç" denemez ama 92 ve 94 doğumlu iki savunmacıyla oynamak kulüp kimliğiyle birebir örtüşen mesele olduğu için ayrıca bir sevindiriciydi.

Orta sahada Gosso geçen haftanın aksine hızlı ve üretkendi. Geçen hafta ABD'ye Meksika ile oynanacak milli maça gitmesinin fiziksel yorgunluğu olduğunu varsayarsak; bu standardı tutturduğu takdirde takım güçlü bir orta saha ile mücadele edecek demektir. Nizamettin de geçen hafta varlık gösteremeyen Doğa'nın yerine oynadı. Bambaşka bir performansla karşımıza çıkan Nizamettin orta sahayı ileriye taşıyan isimdi. Oktay ise gücü ve arzusuyla başarının önde gelen isimlerindendi.

Hücum bölgesi ise takımın en sıkıntılı bölgesi olarak göze çarparken bu maçta bu hissedilmedi. Jimmy'nin hırsı ve başarılı performansı, Stancu'nun isteği, Zec'in ileri dönük oyunu hücumda hem başarılı bir takım hem de yetenekli bir takım havası estirdi. Pozisyon zenginliği bakımından zevkli bir mücadeleye dönen maçta geçen haftaki kahırdan sonra bu hafta umut rüzgarlarıyla geçecek.

Maç sonu M. Diyadin'in de dediği gibi "%100 dönüşen bir futbolla" sahada yer alan Gençlerbirliği şimdi gerçekten umut vaat ediyor.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Her Yer Futbol Her Yer Direniş

Direniş günlerinde duvara yazılan bir yazı aslında her şeyi özetliyordu: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Sil gözyaşlarını!” Sokağın hali , siyasetin hali bu söz çerçevesinde şekillenirken hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir başka alanda futbol olacak. Bunun bilincinde olan iktidar ve adamları önlemlerini alelacele e-bilet uygulaması gibi, kombine kart taahhütlerinde kaçak maddeler eklemek gibi gülünç hareketlerle almaya çalışsa da engellemeleri kolay gözükmüyor.

İstanbul’da başlayan direniş diğer şehirlere sıçramış olsa da bu durum İstanbul’un ilgisini çekme konusunda yetersiz kaldı. İstanbul yine medya ve reyting olarak diğer illerin görmezden gelinmesini sağladı.Futbol sahalarında da aksini düşünmek aşırı iyimserlik olur. Şimdiden şunu söyleyebiliriz ki İstanbul statlarında olacak “tepkimsi” hareketler Anadolu şehirlerinde olacak tepkilerin önüne geçecektir

Süper Lige baktığımızda direnişin üst seviyede olduğu illerden İstanbul dışında; Ankara,Eskişehir,Antep ve Kayseri göze çarpıyor.  Kayseri’de neler olup “olmayacağına” dair ip uçlarını Süper Kupada gördük. Antep’te ise kulüp taraftarlarından bağımsız bir yapı sokaklarda olduğu için onlar için de bir şey söylemek güç olacak. Özellikle takımlarının bu sezon sıkıntılı bir süreç geçireceğini düşünürsek takımlarını protesto etmeleri daha yüksek bir ihtimal gibi gözüküyor. Eskişehir ise direniş şehitlerinden Ali İsmail’in yitirildiği kent… Eskişehirspor taraftarının da katıldığı direnişte pankartlarıyla “19 Haziran 1965’ten beri bozuk düzene direniyoruz” diyorlardı. Forumlarda da bireysel olarak kendilerini gösteren Eskişehirspor taraftarları EsEs Bandosunun sesine direniş sloganlarıyla ses katması muhtemel gözüküyor. Özellikle tribün kültürü olarak da zaman zaman polislerle gerilim yaşayan Eskişehirlilerin bu sezonu da gerek tribün yasaklarıyla gerekse olası siyasi protestolarla zorlu geçeceğe benziyor.

Direnişin bir başka kalesi Ankara ise rengini sezon başlamadan belli etti. Kennedy Caddesinde, Dikmen’de Kızılay’da gerek Ankaragüçlüler gerekse Gençlerbirlikliler çatışmaların birebir içinde oldular. Bir gözünü kaybederken üzerinde Gençlerbirliği forması olan Murat Özdemir’in o bakışları hala akıllarda… Yine mizahın üst seviyede olduğu bir Kennedy akşamında TOMA harekete geçerken üzerinde Ankaragücü forması elinde bahçe hortumu ile TOMA’ya su sıkan Ankaragüçlü de akıllarda… İki kulübün tribünlerdeki ortak tezahüratı genelde “Ankara Emniyet, bu ne rezalet” olurken bu sezon yine bunu sık sık tekrar edeceklerini düşünüyorum.

TSYD Kupası vasıtasıyla bu sezon ilk kez tribündeki yerini alan Gençlerbirliği taraftarı ilk tepkisini de gösterdi. Siyasi sloganın yasak olduğunu belirten acar İçişleri Bakanını kendi silahıyla vuran Gençlerbirlikliler bir süre sadece “SİYASİ SLOGAN” diye bağırdılar. Ardından “Hüloooğğğğ” kısmına geçen Kırmızı Karalı taraftarlar finali de “gol ata gol ata kazanacağız” , “her yer Kırmızı her yer Kara” ile yaptı. “Stop NATO” pankartıyla yeşil sahada NATO sürecine ve 1 Mart Tezkeresine en net tepkiyi koyan Gençlerbirlikliler bu sezon ligde de çokça kendilerinden bahsettirecektir. O gün Beşiktaş-Ç.Rizespor maçında atılan “Her yer direniş her yer Beşiktaş” sözü kadar bu atılan sloganların değerinin olmaması da en başta söylediğim konuya denk düşüyor. Ankara’nın diğer kulübü Ankaragücü taraftarları da polisin “yenemediği” tribünlerden. Her yerde atlı polislerden tutun da çevik kuvvete kadar bir çok yolu deneyen polis Ankaragüçlüleri kendince “uslandıramadı”. Bu sezon da Ankaragüçlüler ilk 8 hafta 19 Mayıs Stadı’nda maç izleyemeseler de “Diriliş” dönemine yakışır bir tribün performansı sergileyecektir.

Bir alt ligde ise “Allahına kadar diren Adana” diyerek sokaklara çıkan , acıyla büyümüş çocukların biber gazıyla dalga geçtiği Adana var. Adana Demirspor tribünlerinin siyasi tavrı-tutumu zaten bilinen bir gerçek. Bu Gezi Direnişi sürecinden de alınlarının akıyla çıkan “şehrin asi çocukları”, ilk fırsatta Kayserispor’la oynanan sezon açılış maçında Gezi’ye selamını çaktı. Bu selamı sezon içinde sık sık duyacağız.Aynı ligdeki İzmir temsilcisi Karşıyakaspor taraftarları da direnişin içinde olan gruplardandı. İzmir’de yapılan göz altı operasyonlarında Karşıyakaspor tribün liderleri de göz altına alınmış ve salıverilmişti. Bu göz altı olayı tam da Suat Kılıç tribün liderleriyle akşam yemeği yerken oluyordu. Bu olay da maalesef çArşı üyelerinin göz altına alınması kadar ses getirmedi.   Yine aynı ligdeki bir başka takım olan Mersin idman Yurdu taraftarları ise ligden düşmelerine de gönderme yaparak “Biz halkız,halk düşmez” pankartıyla alanlar da oldular. Onlar da tribünden bu sıcak günlere gönderme yapacaklardır.

En merak edilen takımlardan biri ise 2.ligde mücadele eden Hatayspor olacak. Halk Savaşı kavramından barikatlarıyla, inançlarıyla küçük örnekler sunan Hatay halkı, direnişi hayatının baş köşesine koymuş durumda. Abdullah Cömert’in hemşerileri onu tribünde yaşatmaktan ve anmaktan da geri durmayacaklardır.


İstanbul’un  dışındaki şehirlerde İstanbul’un uzağında polis şiddetinin çok yakınında, güzel goller izlemenin garantisini olmadığı ama tribünlerinde güzel hareketlere garanti veren bir futbol sezonu başlıyor. Muhtemeldir ki İstanbul onların sesini duymasa da, görünmez de kılsa onlar yine “Her yer Taksim,her yer direniş” sözünü bol bol dillendirecekler. Çünkü tribünler direnmeyi “çok iyi bilir”…

18 Ağustos 2013/Evrensel Pazar

18 Ağustos 2013 Pazar

Gol Yoksa Puan da Yok

İlk 5-6 hafta sürprizlere açık takımlar yeni oturuyor denir ama aynı zamanda çoğu takımın da bu lüksü yoktur. Metin Diyadin de maç önü röportajında bu konuya değinerek "İlk haftalar sürpriz sonuçlara da açık" şeklinde bir yorumda bulundu.

Peki bu maç için sürpriz sonuç ne olurdu? Ligin yeni çıkan takımının orta sıraların gediklisi Gençlerbirliği'ni yenmesi mi, kritik noktalarda yaptığı yeni transferlerle uyum sorununu aşmaya çalışan Gençlerbirliği'nin yenmesi mi?


Kulusic-Sedat ikilisiyle başlayan Gençlerbirliği hücum gücü olarak da kanatlarına güveniyordu. İlk dakikalarda planlandığı gibi Mervan-Jimmy kanat organizasyonları olumlu yönde pas organizasyonlarıyla pozisyon buldurdu. İlk yarının son bölümüne doğru ikili kanat değiştirerek şansını denese de final paslarında ve dokunuşlarındaki yetersizlik sonuç vermedi. 

30.dakikada Sedat Bayrak'ın önünden elini kolunu sallayarak ceza sahasına sokulan Sercan, Ramazan'ı da güzel bir vücut çalımıyla geride bırakırken skoru 1-0'a getiriyordu. Golde bariz olarak Sedat Bayrak gecikmesini söyleyebiliriz. Bu dakikaya kadar Rize'nin elle tutulur bir tehlikesinin olmaması bu golden sonra cesur ataklarla gelmesi de ayrıca düşünülmesi gereken bir konuydu.

39.dakikada "yaparsa o yapar" dediğim Mervan yerini Zec'e bırakıyordu. Bu klasik bir değişiklik değildi. Zec, Mervan'ın boşalttığı yere değil ileri uca Stancu'nun yanına yerleşiyordu. Geçen seneki gibi son 5-6 dakika değil çok daha erken dönülüyordu çift forvete! Bu değişiklik meyvesini de 45.dakikada vermeye çok yaklaştı ama Zec faydalanamadı. 

İlk yarıda dikkat çeken bir eksi ise Doğa-Gosso ikilisinin verimsizliği oldu. Doğa yaptığı iki sert müdahalenin sonucunda kart görürken, bol bol da adam kaçırdı. Gosso ile ikisinin ön alanda kaçırdığı adamlarla arka bölümde başbaşa kalan Sedat-Ante ikilisi de bir hayli hata yaptı. Gosso güçlü ama tek başına gücün hiç bir anlamı olmadığını kanıtlar gibi oynadı adeta! 
İkinci yarının başlarında Doğa'yı kenara alan Metin Diyadin, orta sahanın müdavimi ve başarılı ismi Özgür'ü oyuna soktu. Özgür'ün pasları ve savunması ilk yarıya göre takımı daha derli toplu bir seviyeye getirse de Gosso hala sahadaydı.

Tomic orta sahada pas ve hücum yükünü çekerken kendisine zaman zaman Jimmy'nin verdiği katkı haricinde bir destek göremiyordu. Tomic uzaktan şutlar deniyor; kimi zaman kalecide kalıyor kimi zaman savunmadan seken toplar arkadaşlarının önünde kalıyor onlar değerlendiremiyordu. Jimmy Durmaz ise geçtiğimiz sezona bakarak daha istekli ve hareketli göründü.

Hücum hattı ise vasatın da altındaydı. Stancu ve Zec bir çok pozisyonda etkisiz kaldı. Stancu topla buluşma konusunda sıkıntı yaşarken Zec ise topu kullanma aşamasında çok sıkıntı yaşadı. Nadir olarak yakalanan pozisyonlarda Zec'in yan ağlara ve ve rakibe teslim ettiği toplar bir hayli fazlaydı. Özellikle 90+4'te müsait pozisyonda yararlanamaması forvet olarak alternatif olmaktan uzak olduğunu gösterdi.

Maçta dikkat çeken isimlerden biri Serkan Yanık oldu. Serkan sağ bekte hem savunma anlamında hem de hücuma çıkışlar da çok etkili ve çalışkandı. Ters kademeleriyle pas aralarıyla takımın tek güven veren isimdi. Defanstaki bir diğer isim Ante ise iki haklı sarı kartla oyun dışında kaldı. Sedat ile uyum sorunu yaşadığı gözlenen Hırvat oyuncu bir çok pozisyonda da ağır kaldı. Kartlar da böyle anlardan sonra geldi zaten. 

Genel olarak kötü Rize'ye kötü bir futbolla alınan mağlubiyet var! İlk hafta kesin hükümler için oldukça da güç ama organizasyon sıkıntısının, gol yollarında bitiricilik sıkıntısının yaşandığı bir gerçek! Kulüp transfer sezonunu da kafa olarak bitirmiş gibi gözüküyor. Bu nedenle elde kalan tek şey saha içi organizasyonların geliştirilmesi gibi gözüküyor. O söylenen 5-6 haftalık süreç de muhtemeldir ki bunun gelişimi üzerine şekillenecek. Umutsuz değil, ama şu an için hiç bir şey de güllük gülistanlık değil.

Akhisar maçını bir umutla bir tedirginlikle bekleyeceğiz

15 Ağustos 2013 Perşembe

Sıfır Hakem / Fikret Doğan - Taraf

6 hakem muhabbetleri açıldığına göre bu konuda yazılmış bence en güzel yazıyı paylaşmak istedim. Fikret Doğan'ın mükemmel yazılarından sadece biri olan bu yazı her hakem hatasında aklıma düşer. O nedenle şimdi "Sıfır Hakem" yazsının tam zamanıdır...

Başlangıçta iki takım, iki kale, iki yarı saha ve bir top vardı. Her maç büyük bir kardeşlik duygusuyla sıfır-sıfır başlardı. Simetriyi bozan tek unsur meşin yuvarlaktı; sanırım işte bu yüzden onu tekmelerdik. Harala gürele topumuzu oynar, bir anlaşmazlık çıktığında, biz oyuncular bunu kendi aramızda hallederdik, kâh tatlı dille kâh bağrış çağrış. Bazen taşkafanın teki inatçılık ederse, öfkesindeki sahiciliğe saygı duyar, “hadi bu sefer de senin gönlün olsun” deyip suyuna giderdik; hep haklı olmak değil, birlikte yaşamak önemliydi çünkü. Maç hayata tâbiydi, ondan azade bir şey değildi. Her türlü herzeyi yiyip sonra da “sahada yaşanan sahada kalır” diyemezdin öyle. Bilirdik çünkü, yaşam provası dediğimiz şey yaşamın ta kendisiydi. 

Fakat günlerden bir gün saha kenarında ipsiz sapsız bir adam peydahlandı. Diğer seyirciler gibi maçı heyecanla seyretmiyor, tam tersine ihtiraslı gözlerle sahayı süzüyordu. Elindeki köstekli saati sallayarak “Size maçın ne zaman bittiğini söyleyebilirim” dedi masum bir surat ifadesiyle. Bu yardım teklifinin ardında sinsice bir niyetin yattığı kimin aklına gelirdi ki? Ertesi gün saha kenarında dikildiğinde üzerinde takım elbise ve kravat vardı; çok önemli bir adammış gibi kabarıyordu. Derken bir gün elinde düdükle çıkageldi; artık bağırmak zorunda kalmayacakmış. Onun ne kadar tembel biri olduğunu daha o gün anlamalıydık. Sonra yine kendisi kılıklı iki kardeşini getirdi, “Bunlar çizgide dursun, anlaşmazlık çıkarsa danışırsınız” dedi. Böyle böyle yuları kaptırdığımızın farkında bile değildik.

Oysa aramızdaki mevzuları yine eskisi gibi konuşarak halledebilirdik. Şimdi ise sürekli birbirimizle didişip duruyorduk. Bunun üzerine “Bu böyle olmayacak, en iyisi ben sahanın içine gireyim, kardeşlerim de ofsayta baksınlar” dedi. Artık sadece zamanın değil, mekânın da efendisiydi; sahanın üzerindeki kuş bile ondan soruluyordu. Elindeki düdük Azrail’in orağına dönüşmüştü. Nitekim daha sonra bu adam takım elbiseyi çıkarıp kara gömlek giyecekti. Despotun tekiydi. Tanrı kelamı gibi hiçbir dediği tartışılamıyordu. Üstelik bir zamanlar rica minnet sahaya giren adam şimdi bizi sahadan atma hakkına sahipti. Dağdan gelip bağdakini kovmak diye buna denir işte. Bir gün teknik direktörler maraza çıkarıyor gerekçesiyle bekçi niyetine başka bir akrabasını daha musallat etti başımıza. Sürekli amip gibi bölünüyordu bu adam. Şimdi de kale arkalarına iki akrabasını daha yerleştirmek niyetindeydi. 

Oh ne âlâ, ofsaytları yancılara, gol ve penaltıları kale arkasındakilere, kulübedeki arızaları dördüncülere havale etmişti. Kendisi artık sıcak sudan soğuk suya elini sürmeyecek anlaşılan. Yakında ortasahaya sandalyeyi atıp, getir götür işlerine bakan çırak hakeme “hadi koçum şuradan çift kaşarlı bir tost kap gel bakiim” derse hiç şaşırmayın. Gidişat onu gösteriyor çünkü. 

Hakemin varlığı sadece birbirimize duyduğumuz güveni değil, içimizdeki dürüstlüğü de çaldı götürdü. Artık bizim için ahlak duygusunun soyunma odasında bırakılması gereken gündelik kıyafetlerden hiçbir farkı yok. Paranın bizi bozduğu söyleniyor. Doğrudur, ama hakem kadar değil. Çünkü futbolun milyonlarca insanın gözü önünde değil de sadece hakemin gözü önünde oynandığını düşünür olduk. Öğretmenin kötümcül otoritesini kopya çekerek altetmeye çalışan öğrenciler gibi biz de kurnazlığa kaçmaya başladık. Hakeme ne yedirirsek kârdır sandık, ama böyle yaparak onun gücüne güç kattığımızı hiç düşünmedik. 

Ne tuhaf, hakemin sayısıyla birlikte hatalar yüzünden kopartılan yaygara da artıyor. “Hadi biri görmedi, hadi ikisi görmedi.. altısı da mı görmedi bunların?” Hakemin sayısını arttırmak bir çözüm değil. Tam tersine başlangıç sayısına indirmelidir, yani sıfıra. Meraklanmayın, biz de en az sizin kadar dürüstüz. Eğer futbol başlangıçtaki gibi hakemsiz oynanan bir oyun olsaydı Ali Güneş o plonjonu yapmazdı. Yapsaydı bile kendi eliyle dikerdi topu penaltı noktasına. Şu anda şu anda bir futbolcunun kendini yalandan yere atması bir hakemin en doğru kararından bile daha ahlâkidir. O kara gömlekli herifin dönmemecesine defolup gittiği gün futbolun da kurtuluşudur, çünkü şeytana sattığımız ruhun geri alındığı gündür aynı zamanda.

Fikret Doğan - Taraf 
23 Eylül 2009

13 Ağustos 2013 Salı

AEK'in Dirilişi...

AEK,malum borçları nedeniyle bu sezon 3.ligde mücadele edecek. Bu buruk hikaye herkes tarafından bilindiği için, bu bölümü kulübü borçlandırıp, 5.5 Milyon Euro zimmetine geçiren Psomiadis'in hapiste sürünerek yaşamına devam etmesi dileğiyle geçelim.

Bu sezona haliyle sancılı başlayan AEK, bu durumun tam aksine umutlu başladı. Öncelikle federasyona stat olarak Atina Olimpiyat Stadı adres verildi. Yunanistan'da bu stadı dolduramayacağı söylense de spor basınındaki rakamlar tam tersini söylüyor. sport.gr sitesinde yayınlanan ve ulusal basında da yer bulan habere göre 5 günde yapılan satış 5 bini aştı. Talebin bir hayli fazla olduğu söylenen kombinelerden rekor bekleyenler de yok değil.

Öte yandan Pana' ve Olympiakos'un ise bu rakamların halen çok altında olduğu söyleniyor. Buna Pana' ve Olympiakos destekli basın "AEK bilet satmak için abartılı rakam veriyor" dese de genel değerlendirme ve kulüp açıklamaları bunun doğruluğu şeklinde.

Bu bilet atağı Ankaragücü'nün "Diriliş Sezonu" sloganını epeyce andırıyor. Ankaragücü de 19 Mayıs Stadı'nda oynama kararı almış ve kombine biletlerini Pazartesi itibariyle satışa sundu. Ankaragücü için de ilginin yoğun olacağı söyleniyor. Haliyle "Bi Aek değil" ama ilgi olması muhtemel...

AEK, Olimpiyat Stadını doldurur mu? Üst ligdeyken tıklım tıklım dolma gibi bir durum çok nadir oluyordu, özellikle son yıllarda ama bu sene kayda değer rakamlara yaklaşacaklardır. 19 kişilik bir kadro oluşturan AEK'in yaş ortalaması 23. Genç bir kadroyla yola çıkan takımda, 2000 yılından beri takıma emek veren 37 yaşındaki savunmacı Nikos Georgeas ise takıma abilik yapacak.

Kısaca belirtmek gerekirse tüm bu bilet muhabbetinin sonucu olarak; uzun bir yolu olan AEK, bu yolu "yalnız yürümeyeceğinin" bilinciyle yola koyuluyor.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

TSYD Kupası Sonrası Gençlerbirliği

Hacettepe maçından sonra genel kanım, TSYD Kupası maçlarının daha belirleyici olacağıydı. İlk maç Konya ile oynayıp ikinci maçta da Elazığ ile oynamak hem ligdeki rakiplerin durumunu görmek hem de takım adına umutlanmak ya da karamsar olmak için yeterli tecrübeler sayılabilir. Turnuva 3.lükle bitirildi ama bu sıralamadan daha önemli şeyler vardı.

İlk maçta kalede Ramazan oynadı. Ramazan lig maçlarının aksine bu sezon için güven veren bir performans sergiledi. Yenilen golde de ilk pozisyonda başarılı olmasına rağmen ribaund alma konusunda savunma bir an uyuyunca rakip de rahat bir pozisyonda golü attı. İkinci maçta da Ramazan A2 Milli Takım kampına katıldığı için Ferhat kaledeydi. İki golde de bariz savunma hataları olduğu için Ferhat'ın hatası vardı demek haksızlık olur. Genel olarak pozisyon alma ve önündeki savunmayı yönlendirme konusunda da başarılıydı.

Savunma bölgesinde de iki maçta farklı isimler oynadı. Konyaspor maçında Serkan Yanık-Ahmet-Ante-Tosic dörtlüsü ile başlayan Gençlerbirliği neredeyse hiç pozisyon vermedi. Ahmet ve Ante özellikle ne havadan ne yerden rakibe nefes aldırmadı. Serkan Yanık da sağ bekten ileriye çıkarak bir çok pozisyon yarattı takımı adına. Solda da Tosic ve Uğur ikilisi görev yaptı. Tosic'i hepimiz biliyoruz, biraz Uğur'u anlatalım. Uğur ikinci yarının başında oyuna girip, Tosic'in bu maçta verdiğinden fazlasını verdi. Üst düzey bir performansla hem rakip savunmayı delik deşik etti hem de yaptığı ortalarla takımını pozisyona soktu. Geçen sezonu Hacettepe'de geçiren Uğur bu sezon alternatif olabileceğini gösterdi.

Özellikle Uğur'un önemi ikinci maçta ortaya çıktı. Metin Hoca yaptığı oyuncu değişikliği ile Tosic'i stoper ikilisinden biri yaparken, Uğur'u da yine solda denemeye devam etti. Stoper ikilisine Tosic alternatif olarak eklenirken Uğur'un da daha fazla süre alabileceği bir oyun planı ortaya çıkmış oldu.

İkinci maçtaki stoper ikilisinde Sedat ve Ante oynadı ama ilk maçın aksine daha çok pozisyon verildi. Özellikle Sedat bireysel hatalarla kalesinde pozisyon görülmesine yol açtı. Sağda Serkan Yanık yerine Serkan Kurtuluş oynarken, gol atsa da oyunun hücum bölgesine Serkan Yanık kadar etki edemedi.

Orta sahada da ilk maçta yaratıcı oyuncu eksikliği epey hissedildi. Jimmy, Petrovic,Gosso, Nizamettin,Zec ile başlayan Gençlerbirliği orta üçlü Gosso-Petrovic ve Nizamettin ile ayakta kalmaya çalışsa da bu üçlü oyunun ilerisine hiç etki edemedi. Nizamettin'in attığı bir kaç olumlu pas haricinde hücumda bir varlığı yoktu. Kanatlarda da Zec ve Jimmy adam geçemeyince, oyuna pas olarak bir artı koyamayınca beklenen verim alınamadı. İkinci yarıda giren Deniz-Tomic kanatları hareketlendirse de asıl verim Oktay'dan alındı. Diklemesine oynayan tek isim olarak göze çarpan Oktay atakların hepsinin başlangıcında ya da ana kilit noktasında topa yön veriyordu.

İkinci maçta ise orta sahayı hareketlendirecek, yön verecek, atağa kaldıracak Mervan sahadaydı. Sağ kanatta başladığı maçı sol kanatta tamamlayan Mervan yaptığı koşularla hem attığı aldığı paslarla hem de arkadaşlarının ona atamadığı paslarla kalitesini gösterdi. Oyun içindeki isteği de ayrı bir artıydı. Hep söylediğim gibi bu sezon Gençlerbirliği'nin değil ligin en iyi transferlerinden biri olacak.

Yine ikinci maçta değişen bir performansla oynayan Petrovic oldu. İlk maçın aksine daha hırslı, agresif ve üretkendi. Attığı gol de bu isteğinin bir sonucuydu. Yine 4.golde de Deniz Naki'nin oyun aklı etkili oldu. İki maçta da "terse" dönemeyen orta saha oyuncuları nedeniyle epey pozisyon heba oldu. Deniz ise topu alır almaz bulunduğu kanadın aksi yönüne hareket ederek gollük atağı başlattı. Goldeki Tomic'in Artun'un önüne attığı topta ayrı bir güzellikteydi.

Belli olan ve iki maçta kanıtlanan bir gerçek de hücum bölgesindeki sıkıntının yeniden hortlamasıydı. Stancu istekli, hırslı zaman zaman takımı ileride tutabilmek adına çok da iyi top saklıyor ama sonuca gitmek adına yeterli isim mi büyük bir soru işareti. Özellikle Konyaspor maçında yakaladıklarını kaçırması da soru işaretlerini devam ettiren bir etkendi. Stancu'nun derdi aslında tek forvet oynaması gibi gözüküyor. Yanında yardımcı bir forvet olsa muhtemelen onu da çok daha farklı bir oyun karakteriyle izleyeceğiz.

Stoper ikilisi ve orta sahadaki göbek haricinde pek bir belirsizlik gözükmüyor. İki maçın toplamına baktığımızda da şahsen ben geçen yıldan daha olumlu bir futbol oynayacak Gençlerbirliği'ni gördüm. Metin Hoca'nın bahsettiği "teoride hücum oynamak istiyoruz ama asıl mesele bunu pratiğe dökmekte" dediği futbol yavaş yavaş pratiğe dökülüyor.

Yeni isimlerle, yeni bir oyun anlayışıyla sezon başlıyor. Sezon öncesi takım için son hal ise "Umut gönlümün ekmeği umar ha umar umar..."

11 Ağustos 2013 Pazar

Spora Sizin Siyasetinizi Karıştırmayın

Süper Kupa maçı süreciyle hırçınlaşan bir iktidar görüyoruz. İktidarın "spor" bakanı olabildiğince tehditkar olabildiğince tuhaf sözleriyle spora siyaset bulaştıran "bedel öder" diyor. Tribünlerin aslında bir nevi ödemeye alışkın olduğu bir şey olsa da bakanımız durduramıyor kendini, bir nevi virajı alamama haliyle hapis tehdidi de ekliyor.

Bu sene ilk tehdidi Beşiktaş tribünleri aldı. Tehdidin içeriği şu "Recep Tayyip Erdoğan stadında siyasi slogan atamazsınız". Nerede? "Recep Tayyip Erdoğan" stadında... Beşiktaş'ın RTE Stadında oynamasının nedenine bakınca da ; "İnönü" Stadyumunun yenilenmesini görüyoruz. Beşiktaş aslında RTE yerine bir başka "büyüğümüzün" adının verildiği "Şükrü Saraçoğlu" Stadında oynamak istemiş ama taraflar anlaşamayınca olmamıştı. Bu paragrafta tek bir siyasi cümle yoktur(!)

Gezi Direnişi sırasında morali bozulan ve ruhen ve bedenen fazlasıyla yıpranan şefi eğlendirmek için düzenlenen mitingleri hepimiz hatırlıyoruz. Şef izin verse "Taksim'i gidip ezecek" olan kitleden bahsediyorum. Bu mitinglerin Ankara ayağında şef kendisini karşılayanlara yanında Melih Gökçek ve boynunda sarı lacivertli Ankaragücü atkısıyla selam çakmış, esip gürlemiş ve tehditlerini sıralamıştı. Şef, gündelik olarak sokakta Ankaragücü atkısıyla dolaşan biri olsa bu tuhaf karşılanmazdı ama taraftar potansiyeli olarak geniş bir kitleye seslenen bir şehir takımının atkısını takmanın bambaşka bir adı vardı.

Yine seçim sürecinde hangi parti lideri nereye giderse boynunda çeşit çeşit atkı görürüz. Bu sadece iktidara ait bir özellik değil, muhalefet de yapıyor. En zoru da Adana-İzmir gibi şehirlere gidildiğinde yaşanıyor. Adana Demirspor ve Adanaspor atkılarını bir arada takmak zorunda kalan siyasiler bu kez de "hangi atkı altta kaldı hangi atkı üstte kaldı" tartışmalarıyla yoruluyor. İzmir'de ise birden fazla takım olduğu için "İzmirgücü" atkısıyla çare bulunuyordu.

Yine 90lı yılların çatışmalı ortamı, skor tabelasına dönen ölü sayıları ile spora sirayet etmekte gecikmiyordu. Dönemin milliyetçileri ve milliyetçileştirilmiş kitleleri tribünlerde her çatışmadan sonra İstiklal Marşı söylüyordu. Sonra bu alışkanlık devlet tarafından sahiplenildi ve önce stat hoparlöründen marş okutuldu ardından hep birlikte "Kahrolsun PKK" diye bağırıldı. O zaman kimse ne marşın söylenme amacına ne de birilerinin birilerine "kahrolsun" demesine siyasi diye bakmadı.

Ya da son zamanlarda özellikle alt liglerde başlayan zaman zaman Süper Lig'e de uzanan kulüp transferlerinde bakanların imzasını görmek mümkün. Suat Kılıç bizzat Samsunspor transfer komitesi olarak çalışıyor adeta. Göztepespor başkanı geçtiğimiz sezon bir transfer girişimi ile alakalı, "transferi bitirme noktasına geldik ama Bakan aradı, çekilmemiz için ricacı oldu. Biz de direnemedik" demişti. Mersin İdman Yurdu'nun transfer komitesindeki en cevval isim de şüphesiz Zafer Çağlayan... Transferlerin imza törenlerinden, pazarlıklarına kadar sayın bakanımızı her yerde görmek mümkün.

Bir zamanların "genç, ümit vaat eden golcüsü" Sercan Yıldırım da Urfaspor'a transferinde bakanlarımızdan birine teşekkürlerini sunmuştu.

Bu arada Kasımpaşa'nın lig basamaklarını tek tek çıkışı da ayrıca "spora siyaset karışmasın" dalında araştırma konusudur.

Sorun aslında siyasi slogan atmak ya da spora siyaset karıştırmak değil. Sorun slogan diye ne attığın, siyaset diye spora ne karıştırdığın? Mesela siyasi slogan atma dedikleri çArşı, "Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez" diye bağırırken çok da rahatsız değillerdi.

"Spora benim siyasetimi karıştırırsan eyvallah, ama benim karşımdaki siyaseti karıştırırsan olmaz" demenin ima edilişi bu. Aslında imada kalmadı ortada artık her şey açık açık yapılıyor. Bu gün Süper Kupa'da taraftarlar "Re-cep Tay-yip Er-do-ğan" diye heceleye heceleye slogan atsa ne Suat Kılıç rahatsız olur ne kıymetli ses tonu gerilir. Ne de şefin, bakana verdiği ödevde bir eksiklik meydana gelir.

Bu akşam kişi başına bir polis de düşse, tepede skorskyler de dolaşsa protesto olacak. PSV ile Salzburg maçlarında Fenerbahçe tribünlerinde nasıl olduysa, Çaykur Rize ile oynadığı maçta Beşiktaşlılar nasıl "her yer direniş her yer Beşiktaş" diye bağırdıysa, nasıl Konyaspor  maçında Gençlerbirlikliler "Siyasi Slogan" diye bağırıp "gol ata gol ata kazanacağız"  diye bağırdıysa bu maçta da olacak. Televizyonlar sesi kıssa da coplar elde hazır tutulsa da olacak.

Bedel öderler kısmına gelince de tribünler ve halk "bedel ödedi" artık "bedel ödetecek" konuma yükseldi.

9 Ağustos 2013 Cuma

Maziye Bir Bakıver | Brezilya Fırtınası Boğazda Esti

2001-2002 sezonunun ilk haftası yine bir Beşiktaş-Trabzonspor derbisine sahne oluyordu. Trabzonspor transfer dönemini hareketli geçiren takımların başında geliyordu. Aurelio, Da Silva, Jarro gibi Brezilyalıların yanında Perulu Salazar ve Belçikalı Hans Somers ile lige iyi bir şekilde başlamak isteyen Trabzonspor şampiyonluk parolasıyla sezona başlıyordu.
(Trabzonspor 2001/2002)

Beşiktaş ise yine şampiyonluk parolasıyla; Zoubaier Baya, Sixten Veit, Arild Stavrum,İlhan Mansız ve Tümer Metin isimleriyle lige başlıyordu.

Maçın ilk dakikalarında İlhan Mansız faktörüyle Beşiktaş ağırlığını hissettiriyordu. İlk dakikalarda İlhan'ın koşuları, top hakimiyeti, güçlü yapısı tam bir forvet izlenimi yaratmıştı.Samsunspor'dan uzun ve zahmetli bir şekilde gerçekleşen transferini düşününce "değmiş onca uğraşa" dedirtiyordu. Bu hislerle maç devam ederken 23.dakikada İlhan sert bir darbe alıyor ve kenara geliyordu. O gün İlhan'ın yüzündeki "acı ifadeyi" halen unutamıyorum.
(Nihat-Stavrum)

İlhan çıkıp yerine ona göre daha ağır Stavrum girince iş tersine dönüyordu. Trabzonspor özellikle Brezilyalılarıyla hızlı hücumlarla Beşiktaş'ı zorluyordu. Da Silva'nın koşuları karşısında Erman Güraçar-Ümit Bozkurt ikilisi çok ağır kalıyor ve her koşu pozisyon oluyordu. Yine böyle bir anda 3 savunmacıyı peşine takan Da Silva orta sahadan kopup gelen bomboş pozisyondaki Zafer'e ulaştırıyordu topu. Zafer de önce Fevzi'yi çalımlıyor ardından topu ağlara gönderiyordu.

İlk yarı bu skorla biterken 57.dakikada Nihat sağ kanatta yerde kalınca Beşiktaş serbest vuruş kazanmıştı. Topun başına İlhan ile birlikte Samsunspor'dan transfer edilen Tümer gelmişti. Yaptığı ortada önce Stavrum kafayı vuruyor  direkten dönüyor ardından da İlhan'ın gelmesiyle "pabucu dama atılmış" olsa da halen gol ümidi olan Ahmet Dursun ayağının ucuyla dokunuyor ve kaleci Metin Aktaş'ı mağlup ediyordu.

Bu golden 10 dakika sonra Tümer'in gole giden topuna Salazar elle müdahale edince hakem tereddütsüz kırmızı kartı gösteriyor ve Beşiktaş lehine penaltıya hükmediyordu. Ahmet Dursun topun başına geçtiği anda yüz ifadesi "bu penaltıyı ben atmalıyım, ama atabilir miyim bilmiyorum" cümlesinin okunacağı kadar açıktı. Nitekim o ifadedeki soruyla geçen bir dakikanın sonucunda topa vuran Ahmet, kaleci Metin'i hedef alınca skordaki eşitlik değişmiyordu.

Bu dakikadan sonra 10 kişi kalan Trabzonspor kapanıp kontra ataklarla şansını denerken, Beşiktaş yüklendikçe yükleniyordu. 88.dakikada tüm hatlarıyla yüklenen Beşiktaş topu kaptırıyordu. Topu alan Da Silva, pasıyla Erman Özgür'ü buluşturuyor. O da savunmanın arkasına topu havadan gönderiyordu. Kaleci Fevzi'nin öne çıkmasını fırsat bilen Da Silva aşırtma bir şutla sakatlanma pahasına topu ağlara gönderiyordu. Son dakikada gelen bu gol, İnönü'de buz gibi bir hava estiriyordu. Da Silva sakatlanarak yerini ümit milli takımda yıldızı parlayan Güngör'e bırakıyordu. Kalan dakikalar gol getirmeyince Trabzonspor yeni kadrosuyla Daum'lu Beşiktaş'ı ligin ilk haftasındaki derbide mağlup ediyordu.

Brezilyalılarıyla lige fırtına gibi başlayan Trabzonspor devamını getiremiyordu. 3te 3 ile başladıkları ligde arka arkaya alınan mağlubiyetlerle sezon sonu 14.lüğe kadar gerilediler ve ligi tamamladılar. Beşiktaş ise alınan bu mağlubiyet kısa süreli şok yaratsa da toparlanmayı biliyor bir süre zirveye oynuyordu. Fakat Daum'un sıkıntılı mahkeme süreçleri, çoğu zaman takımı Koch'un çalıştırma zorunluluğu teknik-taktik yönden sahaya kötü yansıyor ve beklenen başarı gelmiyordu. Ligi 3. tamamlayan Beşiktaş için tek teselli ise uzun süre sonra bir gol kralı çıkartabilmek oluyor. İlhan Mansız sakatlığını kısa sürede atlatıyor ve 21 golle krallığa ortak oluyordu. Galatasaray lig sonuncusu Yozgat ile oynayıp 5-0 yenince ve bu gollerden ikisi Arif'ten gelince; tek başına olduğu krallığı Arif ile paylaşmak zorunda kalmıştı.

Üzerinden geçen 12 senede hala kişisel hafızamda kalan bu maçın bir tekrarı mı olur yoksa hafızamda  bambaşka bir yer mi eder kestirmek mümkün değil. Ligin başlamasına sayılı gün kala "nereden aklıma geldi bilmiyorum/her şey olup bittikten on iki yıl sonra" yazısıdır bu birazda...

8 Ağustos 2013 Perşembe

Hazırlık Maçı: Gençlerbirliği 2-1 Hacettepespor

Gençlerbirliği TSYD sınavı öncesi son hazırlık karşılaşmasını Hacettepespor ile İlhan Cavcav Tesislerinde oynadı. Maça iki devrede iki farklı on bir ile başlayan Gençlerbirliği iki farklı görüntü izletti.

Maça başlayan ilk 11 ve diziliş şu şekilde oldu:

Maçın ilk dakikalarından itibaren Mervan'ın olduğu kanattan ataklar geliştiren Gençlerbirliği; gerek Serkan Yanık'ın gerekse ortada oynayan Gosso-Oktay ikilisinin savunma arkasına attığı toplarda Mervan'ın etkili performansı ile pozisyon buldu. 7. dakikada yine Oktay'ın attığı gol de böyle bir organizasyonda Mervan'ın sağ çizgiye inerek yaptığı orta sonucunda geldi. 

İlk yarı boyunca sağ kanadı başarılı bir şekilde kullanan Mervan 3 kez daha aynı şekilde pozisyonla buluştururken takımını bu sezon için, geçtiğimiz sezonun unutulan oyun alanı olan sağ kanadı sık sık hatırlatacağını gösterdi. 

Mervan 37.dakikada dizinden aldığı hafif bir darbe sonucu kenara gelerek yerini Jimmy'e bıraktı. Jimmy de ilk yarı sonunda Zec'in kaleci üzerinden yaptığı aşırtma ortada kafayla skoru 2-0'a getirdi. 

İlk yarının diğer etkili isimleri ise hücumda top saklayabilme özelliğiyle takımına avantaj sağlayan Stancu başta geliyor. Orta alanda Gosso'nun çalışkanlığı da eğer form tutarsa Gençlerbirliği'ne çok şey kazandırabilir. 

İkinci yarıda sahaya çıkan 11 ise şöyle oldu: 

İki yarıda iki farklı takım izledik. Anlaşılacağı üzere ilki Metin Hoca'nın kafasında olan "as takım" hüviyetinde. Bu takımdan bir iki isim belki oraya yine monte edilebilir performans grafiğine göre diye düşünüyorum. Özellikle Zec-Jimmy değişikliği çok muhtemel bir değişiklik olur. Gençlerbirliği

İkinci yarıda Jimmy ve Deniz ile kanatlardan rakibi zorlayan Gençlerbirliği, Atabey'e istediği ortaları yapamayınca sonuca gitme konusunda sıkıntı çekti. Atabey ise tam bir pivot forvet edasıyla, hem havadan gelen toplara sahip oldu çevresine indirdi topları hem de ayaklarına hakimiyeti ile sürdüğü toplarla tehlike yarattı. Atabey, potansiyeli yüksek bir futbolcu olarak hala umudumuz olmayı sürdürüyor. Oyun kalitesi ve kişisel karakteri ile büyük bir oyuncu olması için de hiç bir engel yok gibi gözüküyor. 

Savunmada da Ahmet başarılı bir görüntü çizdi. Ahmet'in boyu çok uzun olmamasına rağmen, zamanlama yeteneğiyle tüm kafa toplarını alabiliyor. Bu maçta da böyle oldu. Ante-Sedat ikilisi as olsa da Ahmet onlardan birini zorlayabileceğini gösterdi.

Bir diğer dikkat çeken isim ise Milan oldu. Milan, orta sahada oyunun ilerisine dönük büyük işler yapmıyor ama savunma anlamında güçlü bir oyuncu. Özellikle ön sezilerinin kuvvetli olması nedeniyle, takım arkadaşı pres yaparken, onun rakibin bir sonraki hamlesini düşünerek çaldığı toplar oldu. 

Deniz Naki de sağ kanatta çalışkan bir isimdi. Hakemin tartışmalı verdiği 2 önemli kararla tehlike yaratabilecekken önü kesilen Deniz yine de epey çabaladı. Sağ kanatta şansı Mervan'dan dolayı az olsa da süre aldığında bir şeyler verebileceğini gösterdi. 

Maçın sonuna doğru oyundan yavaş yavaş düşmeye başlayan takım Hacettepe'ye pozisyonlar vermeye başladı. Hacettepe'nin Gençlerbirliği'nden kiraladığı orta saha oyuncusu Utku böyle bir pozisyonda sert ve düzgün bir vuruşla skoru 2-1' getirirken maçında skorunu tayin etti. 

TSYD Kupasındaki takım daha belirleyici bir fikir sahibi olmamızı sağlayabilir ama özellikle ilk yarıdaki on bir umut verdi.