31 Aralık 2012 Pazartesi

2013...Umut...

Vurduğunuz gol olsun iyi niyetiniz asist diye iyi dileklerde bulunmak da var ama biz vursak kale küçülür top karavana gider, iyi niyette bulunsak asisti yaptığımız oyuncu ters yöne koşu yapar...

Realizm hiç gerek yok böyle bir günde ya da gecede ama Fidel'in sözüdür "Gerçek devrimcidir" der... Gerçeklikten kopmadan tüm umutlara...

Geçen yıl bu günlerde tuttuğumuz Roboski yasını unutmadan, bundan bir kaç ay sonra Pozantı Cezaevinde çocuk yüreklerimizi dağlayan o hadisenin hesap sorma gerekliliğini atlamadan, geçen yılın ilk günlerinde kaybettiğimiz Lefter'in bıraktıklarına sırt dönmeden, AVM inşaatlarını dikmek için geceleri korunaksız çadırlarda kalırken yanarak can veren işçileri unutmadan, Ah Yalan Dünya diyerek sesini bize bırakıp aslında tüm hadiseyi özetleyen Neşet Ertaş türkülerini anlayarak, orantısız güce kurban giden kimi sokak ortasında kimi bir eylem alanında kaybettiğimiz insanların acısını geçiştirmeden, çatışmada ölen gençlerin aslında çocukken aynı takımın formasız forvetleri olabileceği gerçeğini bilerek, ağlayan her ananın aslında sadece "anne" olduğu insaniyetini kavrayarak, dünyanın her yerinde bir direniş kıvılcımı çakan tüm insanlara selam ederek umut dolu bir yıla...

Uçurtmaların vurulmadığı...Barış dolu bir ülke, bir dünya umuduyla...

Haklıyız Kazanacağız umuduyla...

Nazım'dan yine...


Umut, binbir ayaklı
Umut, güneşte saklı
Umut, edenler haklı
Umut, insanın hakkı..!

29 Aralık 2012 Cumartesi

Kahin ve Adamları...

Manisa'ya geldiğinde yer yerinden oynamıştı. Fenerbahçe'yi şampiyon yaptıktan sonra yaşanan kötü sonuçlar onu sarı lacivertli kulüpten ayırmasının üzerinde 2 yıl geçmişti Manisa'ya imza attığında. Ben ikinci bir Kocaelispor efsanesi doğurabilir hissi ile karşılamıştım kimi ise sponsorun da desteğiyle olabilecek bir başarıda  paranın şampiyonluktaki payından bahsediyordu.

Çok iyi giden sezonda yapılan basit hatalarla ligi dördüncü bitirdi ve Manisaspor ile yollarını ayırdı. Sonra  İran seferine çıktı. Orada da zirvenin pek uzağında durmadı. Persopolis ile şampiyonluk mücadelesi Pas ile de kıta şampiyonasında mücadele verdi. İki yıl aradan sonra yurda döndü ama beklendiği gibi bir takımın başına değil LİGTV'ye yorumcu olarak döndü. Eğlenceli sohbeti çekilir olsa da onu yeşil sahanın kıyısında görememek insanı üzüyordu.

Bir hikaye anlatılır geçmişten; çocuğun biri bir gün Mustafa Denizli'nin yoluna dikilir ve ondan imza ister "bir imza verir misiniz ama ben koyu bir Beşiktaşlıyım", Mustafa Denizli çocuğa o samimi gülüşüyle "benden de mi çok" der... Yani Galatasaray'ı Fenerbahçe'yi şampiyon yapan adamın gönlünde siyah beyaz vardı. Ve kötü giden sezonda Metalist'e 4-1 yenilen Beşiktaş o dönem Ertuğrul Sağlam ile yollarını ayırmış Mustafa Denizli ile sözleşme imzalamıştı. Hayali gerçekleşen Mustafa Denizli kimine uzun gelen kimine kısa vade gibi gözüken bir hedef koyuyordu: "26. haftayı bekleyin." İlk yarıyı 6. sırada bitiren Denizli ve ekibi ilk yarıda tartışmalı bir şekilde kadrosuna "yaşını başını almış" Yusuf Şimşek'i katıyordu. Herkesin eleştirdiği ve "Fenerbahçe artığı" futbolcu suçlamasıyla karşılaşan bu transfere Yusuf da "doğuştan Beşiktaşlıyım" savunmasıyla cevap veriyordu.

26. hafta gelmiş herkes Denizli'nin kehanetinin sonucunu bekliyordu ki Kahin ufak bir hesaplama hatası yapmıştı. 26.haftada Beşiktaş liderin 1 puan gerisindeydi, liderliği 31.haftada ele geçirdi ama onun kehaneti herkesin gözünde çoktan tutmuştu. Toparlanamaz diyen takımı toparlamış dediği hafta lige ortak etmişti. Bu başarı da en büyük destekçisi de Yusuf olmuştu. Lig sonunda ipi Denizlispor maçında göğüslerken sezon başı takımın diğer İbrahim'i ile kavga edip kadro dışı kalan sonra affedilip kaptanlığı elinden alınan İbrahim Üzülmez'e de büyük bir jest yapıyordu. Oyuna onu sonradan dahil ederken pazı bandı da koluna iliştiriyordu. Kaptana bir nevi iade-i itibar diyeceğimiz bu mesele şampiyonluk heyecanına kapılmışken birden adrenalinin yerine duygulu anlar yaşatıyordu izleyenlere...

"İkisi bir arada" diyen Denizli ve ekibi ligi ve kupayı alarak bir ilke de imza atıyordu...

Sonraki sezon bu havadan eser kalmamıştı adeta ama o ve adamları yine aynı özveriyle çalışıyorlardı bu kez rakipler biraz daha dişli çıkmıştı hepsi bu...Ya da biz öyle yorumluyorduk! Rahatsızlığı nedeniyle kendi deyimiyle "çocukluk aşkı" Beşiktaş'tan ayrı düşüyordu. Yolu tekrar İran'a düşmüştü. Persopolis ile yeniden anlaşan Kahin 1.5 yıllık sözleşmesinin ilk yılını doldurduğu günlerde yine Türkiye spor servislerine düşürüyordu adını... Rota bu kez Karadenizdi...İddiaydı, olmazdı, mümkün değildi derken Kahin Çaykur Rizespor ile sözleşme imzalıyordu.

Yanında da tanıdık isimler vardı, Yusuf Şimşek ve İbrahim Üzülmez...İkisi bir arada derken Mustafa Denizli o iki kupanın altında imzası olan isimlerden iki kişiyi kaderine ortak ederken herkeste hoş bir tebessüm bırakıyordu. Başarılı olabilir mi, sorunun içindeki özne Denizli iken hayır demek büyük risk olur. Başarılı olma ihtimali hep olamama ihtimalinden yüksek olan güzel adam yanına iki güzel adam daha alarak güzel günler için sabırsızlanıyor.

Yolları açık olsun, Kahin'in de, Deli Kaptan'ın da, kulübede adam geçebilecek yeteneklerini bize bir nebze tattırmış olan Yusuf'un da...

Basketbolun Demirören'i Abdullah Sözer...

Yıldırım Demirören yerle bir ederek gidişinin ardından gelen gideni aratmayacak ama kimler gelecek ki diyordum. Malzeme belli gelecek isimler belli düzen belli...Fikret Orman ekibi ile gelip PR çalışmasını bol tutarak gözleri arada bir boyayarak iyi işler yapmış izlenimini yeterince verdi. Ama skandalın büyüğü basketbol şubesinde gerçekleşiyor sezon başından beri...

Önce kapattık deyip sonra kapalı kapılar ardında federasyon seçimlerinin bulaştığı kirli pazarlıklarla kadın basketbolunu açık tutarak niyetini ve basiretini gösteren yönetim sonrasında da çok iyi işler yapmadı. Sponsorluk anlaşmalarını yapamayan Eurolig'de oynayan takıma reklam alamayan yönetim transfer konusunda da şov(!) yapıyor. 

Abdullah Sözer'in yaptıklarından kısa notlar aktaralım...

Kadın basketbol takımı ligde sonuncu sırada ve tek bir galibiyeti dahi yok!

Kadın basketbol maçlarına ısrarla gitmiyor. Hatta bir iddia da şu Galatasaray maçı öncesi "nasılsa yenileceğiz gitmeye gerek yok" dediği...

"800 bin dolardan bir kuruş aşağıya inmeyiz isterlerse 10 taksit yapalım ya da olmadı şampiyon olan takımı verelim Ergin Ataman'a şampiyon yapsın " dedikten bir kaç gün sonra fiyatı 420 bin dolara indirip Arroyo'yu Galatasaray'a verdi.

Şimdi bir kaç soru; bu adam sadece erkek basketbol şubesinin başına mı getirildi?

Kadın basketbolu bu durumdayken oyuncuların hiç bir suçu olmamasına rağmen gerçek suçlu ya da suçlulardan kimse hesap sormayacak mı? Fikret Orman Demirören'den hesap soramıyor Sözer'e de mi bir şey diyemiyor? 

Sorular uzar gider ama Arroyo bize karşı oynamasın diyerek taraftarın tepkisinden korkarak önlem almaya çalışan basiretsiz bir yönetimin elinde basketbol şubesini izlemek çok acı verici. Şampiyonluğu geçen seneye kadar canlı olarak görememiş biri olarak söylüyorum eğer bu kişiler şampiyon yapacaksa bu tutarsızlık ve beceriksizlikle kalsın o şampiyonluklar...Tıpkı geçen sene şampiyonluğun Beşiktaş ruhuyla değil Milan"gaz"ıyla geldiği gibi!

FEDA sezonu diyerek başlayan pazarlama kampanyalarının sonucunu da görüyoruz böylelikle. Alınan FEDA tişörtlerinin gelirleri Galatasaray'a indirim olarak vermek de bu yönetime nasip oldu ne kadar övünseler az...Kapalı tribün biletlerinden indirim olmaz Galatasaray'a transfer konusunda indirim olur. Ergin Ataman'dan ricam Fikret Orman ve Abdullah Sözer'e de Galatasaray'da istihdam sağlaması. Hoş ayrılmadık ama bu istihdam aramızdaki her şeyi çözebilir...

Basketbolun Demirören'i Sözer şubeden gidene kadar bir şeylerin düzeleceğinden hiç ümidim yok! Abdullah Sözer'e basketbol federasyonu seçimlerinde başarılar diliyorum!

27 Aralık 2012 Perşembe

İhtiyaç Molası...

Otobüs yolu yarıladı ve ihtiyaç molası verildi. Bu ihtiyaç molasından kimi karnını doyurarak ihtiyaçlarını gidererek dönecek kimi ise otobüsten aşağıya inip sadece hava almak isteyip yüzüne çarpan soğukla kalarak yolculuğuna devam edecek. Kimi ise hiç bir şeyden habersiz uykusuna devam edecek...

Sezon başlarken öne sürülen iddialardan iz kalmadı ve yeni iddialarla yola devam ediyoruz. En basitinden kimse Antalyaspor'un potansiyel liderlik konumunda olacağını tahmin edemezdi sezon başında. Ki o Antalya geçtiğimiz sezon son maçta başka maçın sonucuyla kalabilmişti ligde. Mehmet Özdilek ile yönetimsel olarak istikrarı yakalayan ekip sonuçlarda da bir istikrar yakalayarak çıkışını devam ettirmek istiyor. Oynadıkları açık futbol herkesin takdirini kazanırken bu futbol onlara puan olarak geri dönüyor.

Ya da Beşiktaş ilk ona giremez diye fütursuzca yorumlar yapanlar da yanıldı sezon başında. FEDA diyerek sezona başlayan Beşiktaş yine "büyük" maçları kaybetmeye ya da kazanamamaya devam etse de (BJK-GS:3-3 FB-BJK:3-0 BJK-TS:1-1 BJK-BURSA:3-3) diğer maçlarda güzel bir grafik sergiledi ve ligin ortasında bu ligde söz sahibi olduğunu söyleyecek bir şeyleri olduğunu ele güne kanıtladılar. Sol bek transferi acil bir ihtiyaç ve forvet arayışı da devam ediyor, bu bölgeleri doldurabilirse Beşiktaş sözünü devam ettirecek sonuna kadar. Söylemek için belki erken ama şampiyonluk için de adaylıklarını devam ettirebilirler.

Favori olarak başlayan iki ekip Fenerbahçe ve Galatasaray da beklendiği gibi ilk yarıyı üst sıralarda tamamladılar ama onlar için daha da sevindirici olan ise Avrupa'da yollarına devam ediyorlar. Şubat'ı göremeyen Türkiye futboluna ilaç gibi gelen bu iki durum taraftarlarını sevindirse de özellikle Fenerbahçe 'de sular durulmuşa benzemiyor. Aykut Hoca'nın istifası ve vazgeçişi önümüzdeki günlerde farklı polemiklerin gündemi olacaklarının işareti gibi gözüküyor. Galatasaray'da ise tek adam diktası olanca iticiliğiyle bir kaç kez arzı endam etse de ikinci yarıya en rahat girecek takım olacakları gerçeğini değiştirmiyor. Kazandıkları sürece diktatör de huzurlu o yüzden şimdilik problem yok!

24 puanla sıralanan Eskişehirspor, Bursaspor, Trabzonspor ve Karabükspor da çalkantılı skorlarla göze çarptı. Özellikle Karabükspor Skibbe ile kötü başladığı sezona Mesut Bakkal'la geri dönüş yaptı ve buralara kadar yükseldi. İlk haftalarda düşme adayıydı bir çok kişinin ama şu an için bir şeyler yoluna girmiş gibi gözüküyor Karabükspor'da...Trabzonspor'un aklı yakın bir döneme kadar gidenlerdeydi. Her şey giden oyuncular üzerinden konuşulur yorumlanır olmuştu ki geç de olsa bunun bir işe yaramayacağını anlayabildiler. Çok tutarsız skorlar alsalar da lig başına göre çok iyi seviyedeler.

Eskişehirspor ve Bursaspor ise lig başında hedeflenen ve herkesin aşağı yukarı bekledikleri yerdeler. Eskişehir özellikle geri dönüşlerde çok başarılı bu sezon. Sezona Akhisar mağlubiyeti ile başlayıp Ersun Yanal'ı istifaya davet ederek başlayan camia son olarak Ersun Yanal'ın "Eskişehir şampiyonluğu hak ediyor" söylemiyle bitirdi ilk yarıyı. Bursaspor ise Batalla önderliğinde iyi işler yapıyor, Twente hezimetiyle başlayan sezonda işler rayına oturmuş gözüküyor. En önemli handikapları Pinto'nun gol atmayı unutması ama onu da orta saha ile telafi etmeye çalışıyorlar. İkinci yarı Pinto da dönerse işler daha da iyi olabilir.

"Proce" takımı olan Kasımpaşa ise beklenenin çok uzağında bir görüntü çiziyor. Metin Diyadin'i zirveye ortak olduğu hafta gönderen Kasımpaşa başarısı göreceli olan Şota'yı takım başına getirdi ve istikrarsız sonuçlar da başladı. Şu anda ligde dokuzuncular ama taraftar ne oynanan oyundan ne de arma değişikliğinden dolayı yönetimden memnunlar ve lig sonuna kadar yönetimi istifaya davet etmeye devam edecekler.

Sivasspor ve Gençlerbirliği ise daha üstleri hedeflemelerine rağmen alınan istikrarsız sonuçlarla oralardan uzak kaldılar. Özellikle Gençlerbirliği'nin sürpriz mağlubiyetler beraberlikler alması işlerini epey zorlaştırıyor. 

İBB ise Carvalhal ile başladığı sezona klasik olarak Beşiktaş'a çelme takarak başladı ama sonrasında işler istenen gibi gitmeyince Bülent Korkmaz'a teslim edildi takım. Son olarak kendi evinde Trabzonspor'u deplasmanda da Kasımpaşa'yı yenerek alt sıralardan az da olsa yukarı tırmandılar. 

Orduspor ise Galatasaray'ı yendikten sonra durdurulamaz bir şekilde dibe vurdu. Herkesin futbolunu oyuncusunu hocasını öve öve bitiremediği mor beyazlılar şu anda hem kötü futbol oynuyor hem de puan kazanmakta çok zorlanıyor. İkinci yarıda transferlerle düze çıkarlar mı bilinmez ama bu resim sezon sonu onlar için çok sıkıntılı olacak diyor. Gaziantepspor ise ekonomik sıkıntılarla gündeme geldi daha çok. Son dakikada gelen Beşiktaş galibiyeti, futbolcuların antrenman boykotundan sonra gelen Galatasaray beraberliği ise onlar adına unutulmaz anlardandı. Kayserispor ise Şota'nın bıraktığı hezimeti toparlamakla meşgul şu aralar. Lige kötü başlayan ekibi Prosinecki önderliğinde yeniden bir toparlama dönemine girdi. Bu sezon için orta sıra bir daha ki sezon ise o her zamanki yerlerinde olacaklardır diye tahmin ediyorum.

Son üç sıradaki takımlardan Elazığ, MİY ve Akhisar ise işi zor olan ekiplerden. Akhisar ve Elazığ benim sezon başında da düşmeye aday gösterdiğim takımlardandı ama MİY için böyle bir senaryo tahmin etmiyordum. Nurullah Hoca'nın gidişi ve yerine gelen ismin de Giray Bulak olması bu üçlü içindeki en zor durumda olan takım intibası uyandırdı bende. Akhisar'ı yenerek büyük bir avantaj sağlasalar da bu avantaj sadece Akhiasar'a karşı kazanılan bir avantaja benziyor.

Elazığspor ise Bülent Uygun'un gazabına uğradı sezon başında. İlk haftalarını İzmir'de geçiren ekip şimdi Yılmaz Vural'a teslim. Düşme konusunda benim ilk adaylarımdan ama Yılmaz Vural bu hiç bir şey belli olmaz. Akhisar ise beklentileri yüksek tutmayarak başladığı ligde Eskişehirspor galibiyeti ile flaş bir başlangıç yapsa da sonraki haftalar işler hiç de istedikleri gibi gitmedi ve ligin dibine demir attılar. İşi en zor olanlar içinde işi en zor olan takım olarak göze çarpıyor Akhisar.

Şimdi ihtiyaç molasını beklemeyle geçecek günler, bol transfer bombası , bol suni gündem ve dedikodu...Sevmesek de kirinden şikayet etsek de o kir elimize yüzümüze bulaşma pahasına iple çekiyoruz. Kupa maçlarıyla telafi etmeye çalışacağız artık elden geldiğince...

25 Aralık 2012 Salı

Futbol ve Sol

Futbol ve sol elden geldiğince kafa yorduğum mesele az çok bilen takip eden fark etmiştir zaten. Bir yerde "Düşünce eylemden ayrılmaz" diyen Doktor'un da eğitim tedrisatından geçmiştik onun da payı vardır muhakkak. Şaka maka düşündüğünü sahaya yansıtamayan oyunculara inat olsun diye biraz da ben düşündüklerimi sahada görmek istedim. Şöyle özetleyeyim 11 tane Ergic'ten ya da olmadı 6 ondan 5 Lucarelli'den bir takım hayaliyle yaşadım desem abartı olmaz herhalde. Tek bir tane Metin Kurt için neler vermezdim o ayrı...

Futbola siyaset karıştırmaya karşı kişilerin olduğunu biliyorum. O arkadaşlara İstiklal Marşı'nın taşıdığı siyasi anlamlara biraz kafa yormalarını tavsiye ediyorum. Ya da Diyarbakırspor'a "PKK dışarı" diyenlerin siyaseti futbola karıştırmama isteğini gülerek karşılıyorum. "Ya ezenden yana olacaksın ya ezilenden yana bunun az şekerlisi çok şekerlisi olmaz" diyor ya Rıfat Ilgaz siyasette öyle; ya apolitik olup köşene sineceksin ya da iki kişinin arasındaki muhabbetin bile bir siyasadan ibaret olduğunu kabul edip futbolun içinde aradığımız ideolojiye bulaşmayacaksın!

Ülke içinde desteklediğimiz takımlardan bağımsız dünyanın dört bir yanından ortak ideolojiye inandığımız insanlarla izleriz biz futbolu. Livorno ligden düştüğünde Livornolu ile aynı anda üzülürüz, şimdiki hali eskisini aratsa da Katalanlarla Franco'nun takımıyla dalga geçeriz Camp Nou'da...

Endüstriyel futbolun bu kadar ciğerlere işlediği anda ne solculuğu diyenleriniz olabilir haklısınız ama biz kapitalist düzende devrimi gerçekleştireceğimizin inancıyla yaşıyoruz. Ve bizim Ernestomuz gerçekçi olup imkansızı istememiz konusunda uyardı zamanında... O yüzden bu meseleyi pek sallamıyoruz, inadına reklamsız formaların hayalini, lisanssız ürünlerin müdavimi olmaya çalışıyoruz. Statların içindeki tefeci bezirgan restoranlara değil kapı önü köfte ekmeğin tadını tercih ediyoruz.

Tribün Dergi'de Türkiye Solunun Futbolla İmtihanı adında bir yazı yazıldı. Eli yüzü düzgün bir yazı okumanızı tavsiye ederim. Altına da bir kaç yorum yapılmış yorumlardan biri "biz sağcı gençlerde burjuvaziye emperyalizme ,endüstriyel futbola karşıyız" diyor. Ve ekliyor, "solcuların klasik traşlarından, kendilerini çok önemli hissetmelerinden ve hayatta yer edinebilme çabalarından..."

Tarih bilgisizliğine verip geçmek de var ama bir kaç şey de söyleyeyim, bugüne kadar sağın görevinin solun getirmeye çalıştıklarına karşı durmaktan başka bir işlev görmediğini "bizim çocuklar başardı" diyen ABD'lilerden tutun da onların abilerini komando kamplarında eğiten paşalarına kadar herkes biliyor "elhamdülillah"... Solcuların hayatta bir yer edinebilme çabalarına bir takım sağcıların onları hayatta bir yerlere yerleştirenlere biat ederek karşılık vermeleri de herkesin malumu zaten.

Madem burjuvaziye emperyalizme karşısın ne diye 6.Filo protestolarında Denizlerin yanında değil karşısında durdun derler...Madem burjuvaziye karşısın da be güzel kardeşim niye grev kırıcıları hep sağcılardan çıkıyor derler...

Solculuk sağcılık hikaye futbol şahane diyenlere de saygım var eyvallah, tabi bizim futbola karıştırdığımız siyasete saygı duyulduğu kadar diyerek tatlıya bağlayalım meseleyi...

23 Aralık 2012 Pazar

İstifa Müessesesi ...

İstifa müessesesi denen şey kimi zaman birilerinin sizden istemesiyle kimi zaman da kendi bireysel kararınızla "hiç bir baskı altında kalmadan" aldığınız karardır. Karabük maçında ikincisi oldu. Aykut Hoca bireysel olarak bir karar verdi ve istifasını açıkladı sonrasında olanlar ise sadece tuhaftı.

Politikada bir diktatör varsa onun spora simetrisi olan adam çıkıp önce taraftarı suçladı "bir avuç" dedi. Diktatörler hep böyledir hoşlarına gitmeyen şeyi milyonlar yapsa onlar hep "bir avuçtur". Politikacısı "Hopa'da bir avuç eşkıya" der, spor yöneticisi bir avuç kendini bilmez. Ama hep korkarlar o "bir avuçtan"...

Aziz Yıldırım'ın Kocaman'ı ikna etme girişimleri sonuç verdi ve Hoca geri döndü. Peki bundan sonra her şey eskisi gibi mi kalacak? Oyuncular ikna etti fotoğrafının altında Aziz Yıldırım'ın dediği oldu alt metni herkesin aklının bir köşesinde yer etti artık! En çok da Aziz Yıldırım'ın... Öyle öldürücü tahliller ya da sistematik düşünceler anlatma derdinde değilim bu konuda, sadece bundan sonra ne tribünler eski tribünler olarak kalacak, ne Aykut Hoca eski Aykut Hoca olarak kalacak ne de Aziz Yıldırım...

Her şey farklı bir seyir izleyecek artık...

Son olarak da "Genç Fenerliler Başbakanını Gönülden Sever" diyenlerin bugün de "unutulmasın ki iktidar her yerdedir, direniş de..." diyor. Biz bunu biliyorduk ve söyleyenlere kendi takımınızı tutan taraftar dahi olsa Fenerbahçe düşmanı diyordunuz. Olsun gerçeğe uyanmak da güzeldir öyleyse hoşgeldiniz gerçeğin sofrasına...Yarın bir gün tekrar o gerçeklikten ayılacağınızı düşünsem de!

17 Aralık 2012 Pazartesi

Bolu Beyi Oğuz Çetin

Takımı aldığında 16 puanla dip seviyelerine yakın bir yerlerde yarından umutsuz bir futbol ve ruh hali vardı. Kimse beklemiyordu da o gelir gelmez birden takımı değiştirmesini ya da arka arkaya flaş puanlar almasını ama o başardı.

Oğuz Çetin ilk olarak Ankaragücü ile 1-1 berabere kalarak 3 puandan ziyade takıma mücadele gücünü geri kazandırmayı başarmıştı. Önceki haftalarda yürüyen futbolcuları koşar adım toplara müdahale etmeye çalışırken gördük. Sonrasında Buca deplasmanında herkesin sürpriz dediği bir galibiyete imza atarak takımın kısa sürede nasıl değiştiğini gösterdi bize.

Son olarak da bu hafta 1461 Trabzonspor'u kendi evlerinde yine 1-0 yenerken 3 haftada 7 puanla takımı orta sıralara taşıdı Oğuz Hoca. Elinde sihirli bir değnek yok ve başarının hepsi %100 olarak ona ait değil ama değiştirdiği bir şeylerin olduğu çok açık.

Ligin ikinci yarısında daha iddialı bir takım olacaklarını söylüyor Oğuz Hoca kim bu söze itimat etmez ki?  3 haftada geldiğini belli eden bir hoca bu takımla bir de kısa da olsa hazırlık dönemi geçirirse bir çok şey değişebilir. Playoff potasının 2 puan gerisinde ve Playyoff hayal değil gerçekçi bir hedef olarak Boluspor'un önünde duruyor. 3 hafta önce galiba gidici diyorduk bu takıma şimdi ise güzel hedeflerden söz ediyoruz tebrikler Oğuz Hoca!

Kadın Basketbol Şubesi Erirken...

Sezon başı FEDA kasırgası ile başlayan reklam çalışmaları tam gaz ilerlerken yönetim Kadın Basketbol Şubesini kapatma kararı almıştı. Gündeme bomba gibi düşen mevzuda yapılan tüm baskılar bir şekilde sonucunu verdi( ya da biz öyle yorumladık) ve şubeyi kapatmaktan kurtarmış olduk ama işler hala kötü gidiyor.

Ligde 9 maç geride kaldı ve takımın kazandığı maç sayısı 0! Ve her maç fark yemeye aday olarak çıkıyoruz. Takımda paraların ödenmediğini söylemeye gerek bile yok. Yabancı oyuncular gitmeye başladı yerli oyuncuların yüzüne bakan dahi yok.

Kulüpte bu işle ilgilensin diye görevlendirilen Abdullah Sözer erkek şubesinin tüm maçlarına giderken kadın şubesinin tek maçına dahi gitmedi. Hatta söylenen o ki Galatasaray maçından önce "takım nasılsa kaybedecek gitmeme gerek yok" dediği gelen haberler arasında.

Şubeyi açık tutarak "büyüklük" yaptığını sanan yönetim takımı bu hallerde yalnız bırakarak gittikçe küçülüyor. Fikret Orman ya da Abdullah Sözer bu takım küme düştüğünde siz de bu başarısızlığın mimarları olarak tarihteki yerlerinizi alacaksınız. FEDA sezonunu kadın şubesine VEDA diye taçlandırmak da ancak böylesine bir vizyonsuzluğa nasip olabilirdi.

STakımOGMAYİçPİçATopAPuan


14.Beşiktaş909558728--0,76649

Cemal Nalga Transferi

Bugüne kadar futbol yazdık blogda ve sloganımız da "futbol borsada değil arsada güzel" vecizesiydi ama bir farklılık yapıp farklı branşlardan da yazı girmeye karar verdim. Erkek basketbol takımı yeni transfer olarak kadroya Cemal Nalga'yı kattı. Cemal biliyorsunuz o meşhur Tufan-Cemal forma skandalının yaşandığı olayda aktörlerden biriydi. 

Cemal resmi siteye açıklamalarda bulunmuş ve forma skandalında suçunun olmadığından aksine mecbur bırakıldığından bahsetmiş. Normal olarak düşünüldüğünde hiç bir basketbolcu çıkıp da "bana Tufan'ın formasını verin cezam olmasına rağmen oynayacağım" demez. Cemal de bundan bahsediyor ve dönemin  takımın başındaki hocalarını suçluyor. 

Henüz 25 yaşında ortalama en az 10 yıllık daha bir kariyer onu bekliyor. O nedenle Erman Hoca'nın ona verdiği şans çok önemli. O da bunun farkında ve her cümlesine Erman Hoca diye başlıyor. Mecburen verdiği ara illa ki performansını etkileyecek ama şuna eminim sezon içinde çok özverili olacak. 

Ben kişisel olarak kalite arttıracağının garantisini veremesem de takıma olumlu bir hava katacağından eminim. Herkes son bir şansı hak eder, hele ki o hatada en az suçu olan kişi o ise...

Cemal'in açıklamalarını aşağıda tam metin olarak aktaralım...

“Taraftarın bana tepkili ve kırgın olduğunu biliyorum. Genç yaşta başımdan geçen bir olaydan dolayı yıllardır suçlanıyorum. Ama olayın iç yüzünü tüm insanların sizin aracılığınızla öğrenmesini isterim. Öncelikle Erman Kunter’e bana kendimi ifade etme ve ispatlama şansı verdiği için çok teşekkür ederim. ‘3 sene önce Cibona Zagreb forması giyen Gordon ile olan tartışmamdan sonra bir ceza almıştım. Bunun üzerine Almanya’da bir turnuvaya katıldık ve aslında o dönemde aldığım ceza bitmişti ve ilk maçımda oyun içinde hücum yaparken rakip oyuncu bana çarptı ve sert bir şekilde yere düştü. Bunun üzerine hakem önce kasti faul sonra diskalifiye verdi. Ben soyunma odasına giderken o teknik heyetin bakışları açıkçası beni tedirgin etmişti ve bende ‘Kesin takımdan kovuldum’ duygusunu uyandırdı. O dönemde takımdaki uzun oyuncularda eksiklik vardı ve bir sonraki maçta takımda sadece 2 uzun oyuncu yer alıyordu. Maçtan önce menajerimiz, soyunma odasına gelip, ‘Cemal bugün Tufan’ın formasıyla sahaya çıkacaksın. Teknik heyetin kararı bu yönde’ dedi. Soyunma odasında benim ve arkadaşlarımın tepkisi oldu hatta ben ‘Nasıl giyerim Tufan’ın formasını yanlış olur’ dedim. Bunun üzerine, ‘Almanya Federasyonuyla ters düşmek olmaz şimdi. Uzun oyuncu sıkıntısı var, maçta aşırı bir fark olmasın, biz ayarladık her şeyi sıkıntı yok’ dedi. Aslında birazda konuşmalarında ‘eğer dediklerimizi yapmazsan seni takımdan kovacağız’ havası vardı. Ben de bunun üzerine antrenörümün ve menajerimin dediklerini uyguladım ve Tufan’ın formasıyla sahaya çıktım. Sonuçta Tufan’ın formasını verin ben sahaya çıkacağım diye ben kimseye ısrar etmedim ve bunun yanlış olduğunu söyledim. Ama daha sonra olaylar büyüdü ve tek suçlu ben oldum. Kimse beni korumadı ve olanları anlatmadı. Ben genç yaşta takımdaki teknik heyetin dediklerini uyguladım. Yanlış bir şeydi ama mecbur bırakıldım ve suçlu ben oldum. Taraftarımızın bunları bilmesini isterim. Olayların iç yüzü bu şekildedir. Kaç yıl geçti ve benim neler çektiğimi kimse bilmiyor. Taraftarımızın şunu bilmesini isterim ki; Her şey bir yana Erman Kunter ve Beşiktaş bana bir fırsat verdi. Şu dakikadan itibaren ben Beşiktaş’ta başarılı olmak ve bana verilen fırsatı iyi kullanmak istiyorum. Çok büyük bir camiadayım ve mutluyum. Sahada elimden gelenin fazlasını Beşiktaş için yapacağım.”

Kaçan 3 Puan ya da Kazanılan 1 Puan


Maç gününden önce sık sık dile getirilen “Fernandes yok, Oğuzhan yok” diye başlayan cümlelere maç saati yaklaştıkça kim bilir kaç defa şahit olduk. Düşük tempolu bir takım ve düşük beklentili bir maçtı bu Beşiktaş cephesinde. Takımın eli ayağından ziyade beyni-kalbi diyebileceğimiz organların sahada olmayışı illa ki bir şeyleri sekteye uğratacak hissi vardı.

Hafta içi iki ekipte kötü futbollarla kupaya veda etmişti ve bu maç belki bir teselli ya da o kötü futbolları  unutturacak bir müsabaka olacaktı. Maçı izleyenlerin içinde  11 tane kırmızı formalı futbolcu görmek maçın kontrolünü tamamen Gençlerbirliği tarafına verdi. Gerek kanatlardan gerekse göbekten ilerleyen Başkent ekibi maçın gidişatı ile ilgili az çok sinyal veriyordu. Kenar savunmacılar da Beşiktaş’ta pozisyonlarda aciz kalınca duran topların etkili olması kaçınılmazdı. Zaten gol de, arkasından gelen birkaç tehlikeli atak da Gençler adına hep bu tarz kenarlardan kullanılan duran toplardan geldi.
Beşiktaş ilk yarının kayıp isimlerinden Olcay’ın şansından ve ayağından bir gol kazansa da ümit vermekten çok uzaktaydı halen maçın ilk yarısı boyunca.

İlk yarı oynanan daha doğrusu oynanamayan futbola bakınca “bundan iyisi olamaz muhtemelen”  desem de işler ikinci yarı biraz tersine döndü. İkinci yarı roller değişti Gençlerbirliği izlemeye Beşiktaş oynamaya başladı ya da çalıştı. Öncelikle orta saha yükü üstlenmeye başladı. Yetenekli bir orta saha kurgusu ve dizilişi olmasa da emek gücüyle var oldu diyebilirim. O orta saha da Olcay’ı ön plana çıkardı.  İlk yarının golden başka bir etkinliği olmayan Uğur ile birlikte varlığı ile yokluğu bir isimlerden biriydi. Ama orta saha direnciyle birlikte o da kendine geldi.

Sol bek kısmı artık herkesin bildiği evlere şenlik bir mesele; korner atamıyor, hücuma destek veremiyor hepsini geçtim asıl işi olarak atfedilen savunmayı yapamıyor. Kaçırdığı adamlar pozisyonlarda McGregor ile karşı karşıya kalıyor ya da onun kanadından Gençler hücum şekillendiriyordu. Bu mesele neredeyse tüm Beşiktaşlılara yarı Scoutluk yeteneği kazandırdı. Herkes yeni bir sol bek arıyor bilinen isimler ya da hiç duymadığımız adaylar ortaya çıkıyor yarı scout yeteneklerimiz sayesinde. Sola bir çözüm gerektiğinin herkes farkında ve kenarda oturan Emre Özkan’ın da…Necip yıllarca vasat ya da vasat altı performansıyla tek bir olumsuz laf duymadan eleştirilmeden “olacak olacak” destekleriyle futbolunu büyütürken Uur Boral’ı izlemek yerine Emre’ye o büyük toleransı sunmak çok daha mantıklı geliyor bana. Kaybedecekse Emre kaybettirsin maçı diyenlerdenim kısacası. Çünkü 2-3 sene sonra yine Emre olacak o bölgede, yedek olarak ya da çok daha büyük gelişim gösterip İsmail Köybaşı’nı yedek bırakarak!

Forvette de Almeida bir ara gol atmaya başlayıp unuttuğu günlere geri döndü. Karşı karşıya pozisyonlardan ziyade boş kaleye de kaçırarak gol kaçırma alışkanlığına yeni bir boyut kazandıran 9 numaramız maçı koparacak gol ya da golleri atamayınca bize de 1 puana razı olmak düştü. Son dakikalarda oyuna giren Batuhan ise sadece yüzlerde acı bir tebessüm bıraktı.

“Fernandes yok Oğuzhan yok” diye başlayan cümlelerin ön gördükleri harfiyen olurken takımın bir başka eksiği de aslında kendini belli ediyordu. Orta sahada bu ikilinin yokluğunda rol alacak takımı sırtlayacak oyuncu eksikliği. Şimdi diyebilirizki bu tip oyunculardan her takımda kaç tane var ki? Evet ama bunun yerine geniş bir yerli kadro seçenekleri de var. Sadece Oğuzhan ve Fernandes özelinde düşünmeyelim orta sahadan herhangi biri için bile alternatif bulmakta zorlanıyoruz.Ya da alternatif diye sevindiğimiz oyuncu ile ilgili Veli gibi hayal kırıklığı yaşıyoruz.

Devre arası gelecek her oyuncunun Ernst ya da Guinti etkisi yapması beklenemeyeceğinden bu konuda çekeceğimiz çok sıkıntı söyleyeceğimiz çok söz var gibi gözüküyor. Ankara deplasmanında bu ve benzeri şartlar altında 1 puan kötü mü hayır ama Almeida’nın kaçırdıklarını düşününce çok kötü!

Son bir not da McGregor’la ilgili, bir türlü ben de dahil çoğu kişiye kendini %100 kabullendiremedi ama son maçları bana ve benim gibi düşünenlere cevap niteliğinde performanslarla sonuçlanıyor. Son zamanlarda kaleci olarak “kalede nasılsa Cordoba var” söyleminden öteye bir rahatlığa gidemedik bir ara Runje’den ümitlendik ama o da efsane performanslarını çıkarmaya başladığında bize çoktan küsmüş sezon sonunu beklemeye başlamıştı.Rüştü’ye haksızlık etmek istemem ama bana hiç Cordoba güvenini verememişti, büyük kaleciliği ayrı bir kabul tabiki nazarımda. McGregor’dan bir Cordoba efsanesi beklemek için erken ama yaklaşması an meselesi gibi duruyor. Beşiktaşlıyız sabır taraftarlığımız tanımlamanın bir diğer adı bekleriz, tıpkı takımın diğer geri kalan kısmını beklediğimiz gibi…

13 Aralık 2012 Perşembe

Türkiye Usulü Derbi: Şehir Derbisi


Derbi mücadelesi için geri sayım sayaçlar işlemeye başladığına göre artık o havayı solumaya başlayabiliriz. Gerçi taraftarı, futbolcusu, hocasıyla bu maçlar hep bir haftadan önce başlatılır ve bir önceki lig ya da kupa maçında hep o derbi aklın bir köşesine yerleşik şekilde hareket edilir ama derbi havasının resmiyeti en çok bugünlerde hissedilir.

Bizim derbilerde başka ülkelerde yazdığımız derbilerden ayrılan bir çok nokta var haliyle…Ne İskoç derbisi gibi mezhepsel bir ayrılık var ne El Clasico gibi siyasi-ideolojik bir ayrılık ne de Superclasico gibi sınıfsal bir ayrılık…Bizim derbimiz bizim ülke insanın “biz bize benzeriz” düsturuyla ayarlanmış maçlardır desek hata yapmış olmayız. İstanbul takımlarının derbilerine baktığımızda, her biri en az bir diğeri kadar ekonomik bir sınıfa hitap ediyor her biri en az bir diğeri kadar ideolojik “yetersizliğe” sahip. Yani kısaca yok birbirlerinden farkları kağıt üzerinde, ufak tefek nüanslar haricinde.

Her ne kadar romantik futbol taraftarları farklı isimlerle kulüplerini anmak isteseler de gerçek şu ki yönetiminden tribündeki taraftarına kadar bir farklılık göremediğimiz sürece bir ayrımımız olmuyor. Bizim derbiler klasik şehir derbilerinden öte bir anlamı olmayan derbiler aslında. Önümüzdeki Galatasaray-Fenerbahçe mücadelesi özelinde baktığımızda şehrin iki yakasına kurulmuş kulüpler olarak göze çarpıyor ama bu “yaka” kavramı asla bir ayrılık ya da farklılık sergilemiyor en basitinden. Avrupa yakasında Fenerbahçeliler Anadolu yakasında da Galatasaraylılar bulmak kadar olağan bir şey yok!

Medya gücü olarak hiçbir derbide kolay kolay bulunamayacak bir medya gücünü unutmamak gerek. Gazetelerin tiraj, televizyonların reyting kaygısıyla taraftarların yumuşak karınlarını kaşıyarak suni gündemlerin oluştuğu maçlarda gerilim hat safhada yer alıyor. Tribünlerdeki şiddeti eleştirip “politik doğruculukla” bundan kaçınan medya alttan alta elini ovuşturarak attığı manşetlerle herhangi bir durumda oluşacak tirajların hesabını tutadursun saha hiçbir zaman o abartılı temaşayı karşılayamıyor gibi geliyor bana.  Tarafsız bir göz olarak baktığım mevzuda kazançlı çıkanın hep rating ve tirajın olduğunu düşünüyorum tıpkı diğer İstanbul derbileri gibi.

Maçın büyüklüğü ile ilgili şöyle bir anektod belirtmekte de fayda var, derbi bizim ülkemiz dışında hangi ülkelerde bir El Clasico havası estiriyor? (El Clasico abartılı gelebilir bizim konuştuğumuz diğer derbilerle karşılaştırabiliriz) Genel bir kabul vardır “dünyanın ikinci derbisi” diye ama bu daha çok yayıncı kuruluşun yıllar öncesinde kabullenmek vekabul ettirmek istediği bir gerçeklik gibi duruyor. Bu soruların cevabı da oyunumuzun ligimizin kalitesiyle paralel aslında. Tüm nesnel gerçeklerin yanında maçın ülke içinde ne kadar önemli olduğunu inkar etmek de saflık olur.
Hayatın durduğu haftalar öncesinden randevuların bu maça göre belirlendiği her halinden özel bir futbol haftası olduğunu anlayabileceğiniz bu haftaya “öylesine derbi” diyemezsiniz. Birbirlerine gol atan futbolcuların “gerçek” Fenerbahçelilik ve Galatasaraylılıkla adlandırıldığı maçlarda futbolcular bu stresi üzerlerinde tüm ağırlığıyla hissedebiliyor. İster yıllarca ülke içinde bu havayı soluyarak büyüsün isterse Avrupa’nın herhangi bir liginden gelsin o hava etkiliyor futbolcuları. Taraftarları söylemeye zaten gerek yok, rakiplerine karşı bir ispatın güdüldüğü bir ortamdan tutun da ertesi gün iş yerlerindeki, okullardaki sohbetlerdeki gündemlerine kadar bu maçı psikolojik olarak yaşıyorlar.

Ülke ayıplarından birinin yine tekrarlanacağı derbimizde rakip tribünlerden yine bir renk olamayacak. Evet yine aynı hastalık burada da kendini gösteriyor, politik doğruculuk yani! Aslında olmasını istediği olayı elalem ne der diye farklı söylem dile getirmek diye de adlandırabiliriz meseleyi. Deplasman yasağına görünür de herkes karşı ama fiiliyatta pek bir şey görmek mümkün olmuyor. Adını Türkiye tribünlerine ezberletmiş bir grup bir salon müsabakasına gelen rakip taraftarları saha komiserlerine şikayet ederken deplasman yasağına rağmen geldiler diye deplasman yasağına hayır demek kamyon arkası sözler kadar güldürüyor insanı sadece…Bir özeleştiriyle kendimize bir şeyleri açıklayıp ondan sonra alnızımın akıyla bu yasağa karşı omuz omuza mücadele veririz diye düşünüyorum. Deplasman seyircisinin olmadığı şehir derbisinde her şeye rağmen güzel bir mücadele görmek dileğiyle…

Politik Doğruculuğa Kurban Giden Samimiyet

Antalyaspor-Beşiktaş maçı eşleşmesiyle ilgili kişisel görüşüm favori yok bu maçtaydı. Kimileri ligde 5 attık şimdi şu kadar atarız muhabbetine girse de Beşiktaş'ın hala böyle beylik cümleler kuracak durumda olmadığını düşünüyorum. Velhasıl Antalyaspor hakkıyla bir galibiyet alarak bizi eledi de.

Sosyal medya ve yazılı çizili medya hep bir ağızdan Mehmet Özdilek'i tebrik ediyor. Evet tebriği hak ediyor hem de en alasını. Ama...

Aması şu, ligde 5-3 biten maçtan sonra bu sosyal medya, yazılı çizili medya "otoriteleri" "Şifo da her maç Beşiktaş'a yatıyor yeaa" diye geyik yaparken bugün o günleri unutarak politik doğruculuk yapıyor ya aması o işte...

Sizin fırsatçılıkla bezediğiniz tebriğinize ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum Şifo'nun, o yüzden biraz samimiyet! Zor olacak biliyorum ama "biraz"!

ZTK: Burası Ankara!

Ankara'ya göçme işlemi ciddiye binince ilk iş liglerin fikstürlerine bakmak oldu. İlk hafta sonunu boş geçsem de Ankara sahalarına ısınma niyetiyle maç kovalamaya başladım. Gerçi hafta sonu Gençlerbirliği-Beşiktaş maçı var ama Alkaralar bu maç için bilet fiyatlarını 10 katına çıkarınca o iş de zora girdi. Ben de Türkiye Kupası maçını gözüme kestirip 19 Mayıs Stadı'na Gençlerbirliği-MİY maçı için yola koyuldum.

İstanbul'daki statlara uzak mekanlarda oluşum Ankara'da tam tersine döndü diyebilirim. 15 dakikalık mesafede stada varmak kolaydı ama bilet almak için stadı tavaf edince süre bir şekilde yarım saate çıkıyor içeri adım atabilmek için. Yine de İnönü için gittiğim 1,5-2 saatin yanında hiç bir şey tabi! 

Gençlerbirliği tarafından anlatmak daha kolay olacak sanırım, takip ettiğim takımlardan olduğu için MİY'e göre daha vakıfım olaylara. 

Maçın içeriğine gelecek olursak kağıt üzerinde Gençlerbirliği'nin favori olduğu bir maçtı. Bu maçı MİY tarafında Nurullah Hoca deneme olarak görebilir diyordum ki ona benzer uygulumalar vardı. Ufak tefek rotasyonlar gözlemlendi, zaten Nurullah Hoca da "teslim olmaya gelmedik ama bazı oyuncularımızı da hafta sonunu düşünerek dinlendirdik" diyordu.

Sahada bir şeyler yapmaya çalışan ekipten çok karşılıklı olarak birbirini bozan iki takım vardı. Ne MİY güldür güldür gelebildi ne de Gençler! Birbirlerinin hatasını kollayan iki boksör gibi sadece yoklamalar vardı ilk anlarda. 

Sonrasında da goller ardı ardına gelmeye başladı. Mehmet Sedef'in hayati iki hatası MİY için iki gol avantajı sağlasa da genele bakıldığında hak eden tarafta MİY'di. Mehmet Sedef'in iki gol hediye ettiği maçta tepkiler doğal olarak tribünlerden ona yöneldi. Yuhlamalar ıslıklamalar ama takım olarak çok kötüydü Gençler! Azo-Jimmy-Zec-Petrovic yokları oynadı Tosic her güzel bindirmesinde topu takım arkadaşının olmadığı yere yollamayı her seferinde becerdi. İkinci yarı takımı hareketlendirsin diye oyuna giren Hurşut da her topu rakibe teslim edince sonuç kaçınılmaz oldu Alkaralar için. 

Beğendiğim oyuncular da vardı elbet, ikinci yarı giren Mehmet Kara pek etkili olamasa da oyun sitili koşuları ve top ayağına geldiğindeki becerisi çok iyiydi. Artun'u söylemeye gerek yok zaten. Bence harcanmadığı sürece çok iyi bir forvet olacak ileri ki yıllarda. Fuat Ç. onu harcamayacak elbette benim kastettiğim kesim tamamen gençleri körelten Türkiye futbol düzenidir. 

Lekic hareketliydi, attığı golden bağımsız olarak çok emek verdi. Eğer ki Tosic o güzel bindirmelerini dağlara taşlara değil de biraz daha Lekic civarlarına gönderebilseydi Lekic için çok daha iyi bir maç olabilirdi. Attığı vole-roveşata karışımı gol ile takımı ayakta tutmaya çalışsa da olmadı. Artun ile ikili forvet olsa daha iyi olmaz mıydı sorusu aklımın bir köşesini kurcalıyor ama hocanın bileceği iş deyip geçeyim.

İlk maç hasebiyle farklı gözlemlerim de oldu tabi. Tribün kültürü biraz farklı diyebilirim. Genelde öğrenci ve emeklilerin ağırlıkta olduğu bir kalabalık vardı statta. Sıfıra yakın küfür olması da keyifli bir şekilde maç izlemek için artı sebeplerdendi. 19 Mayıs Stadını da beğendim diyebilirim. Belli oldu ki Ankara'da yolumuz artık sık sık buraya düşecek. 

Son olarak da Burası Ankara şarkısı da "olmuş" notu aldı benden. Tarzınız uymayabilir rap olması hasebiyle ama nakaratı tribünleri coşturuyor. Sözleri taraftar benimsemiş, tezahüratlarda "Kırmızı Kara-Burası Ankara" tempolarını duymak pek mümkün her fırsatta.

9 Aralık 2012 Pazar

Messi: Bir Rekordan Daha Fazlası...


Çok bilindik bir hikaye aslında anlatacağım, tıpkı senaryosunun türlü oyuncularla birkaç kez çekildiği Türk Sineması bir film, şimdi de şu olacak der gibi okuyacaksınız ama tarihe not düşmek gerek. Çünkü “o olmadan eksik yaşamışız” hissi veren ne varsa yazıya dökülmeli bir şekilde;  zaten yıllar sonra utanılan lise dönemi aşk şiirleri de böyle dönemlerde ortaya çıkar bir şekilde! Yazdığınız şiir karşınızdakine bir methiye aşkınıza bir resmiyet katar ondandır matematik defterinin arka bölümlerinin o dönemlerde çok daha fazla kullanılması…

Arjantin’de Pibe’nin Rüyası diye dillerden dillere dolaşan bir halk efsanesi vardır. Rivayet odurki Pibe rüyasında bir futbolcuyu görür ve onun Arjantin’e büyük başarılar kazandıracağını müjdeler. Pibe’nin ilk rüyasının kim olduğunu kestirmek güç değil sanırım, Maradona… Tanrı sıfatına erişmeden önce Pibe müjdelemiş onu öyle söylüyor Arjantinliler. O da müjdeyi boşa çıkarmamak adına 10 numarayı sırtına alıp bir rüyayı gerçeğe dönüştürmekte hiç de zorlanmamış izlenimi yaratıyor geride bıraktıklarıyla.
Yaşım itibariyle hep büyüklerime kimi övmeye kalksam “o da bir şey mi sen Maradona’yı görecektin” küçümsemesiyle büyümüş biriydim.  Sonraları videolarıyla tanıştım, “bizim Sergen’i andırıyordu” çocuk aklımla ama farklı bir şeyler vardı. Onu da ilerleyen zamanlarda farketmek zor olmadı zaten. Benim futbol dünyamda hiç Pele’ye yer olmadı. Ailem ve çevrem hep Maradona’nın Pele’den daha iyi olduğu gerçeğini kabullenerek yaşadı. Zaten sonra öğrendim ki Brezilyalılar da pek sevmiyor onu, onlar dahi başları sıkıştığında “Maradona delikanlı adamdır ama Pele kendi ailesine bile yardım etmedi” diyerek konuyu özetliyorlardı. O yüzden benim için futbol kahramanı deyince Maradona ve diğerleri olarak bir kıstas vardı dünya futbolunda…

Sonra gel zaman git zaman Pibe yine rüyalar görmeye başladı. Yine isimler dolaşmaya başladı, bazen bizzat Maradona Pibe’nin iç sesini dışa vuruyor isimler söylüyordu ama olmuyordu. Yeni Maradona lansmanıyla Ortega, Riquelme, Saviola gibi isimler izledik. Pibe yanılıyor ve efsane yerle bir oldu tezleri havada uçuşmaya başlamıştı haliyle…Sayılan isimlerin kötü oyuncular olmasından değildi efsanenin çöküşü Maradona’nın gölgesinde dahi barınamayacak oluşlarındandı. Ki bu isimleri hep sevdim yine de efsanenin hatrına, ama olduramadık onlardan bir Maradona ya da efsane!
Sonra bir gün  La Liga’daki sevdalım Barcelona maçı için ekran başındaydım. Topa çelimsiz bir çocuk kafasıyla müdahale edip takip etti. Rakibi karşısına çıkınca olanca çelimsizliğiyle sendelese de şansının da yardımıyla top kendisinde kaldı. Sonra pası o dönemin Nou Camp çimlerindeki en afili kramponu Ronaldinho’ya verdi, Ronaldinho durur mu öyle bir pas atıyorki rakibinin üzerinden aşırtma şeklinde bu çocuğa çocuk ne yapacağından emin bir şekilde sol ayak içiyle Pibe’ye selam gönderiyor.

Yine rivayetler, yine benzetmeler, yine “o da bir şey mi ben Maradona’yı izledimler” vs. Ama hiçbir şeye aldırış etmeyen biri olarak Pibe’ye selam gönderen o çocuk Messi adını ileride sık sık duyacağımızın işaret fişeğini çakıyor o dönemlerden. Sonrası mı… Sonrası hepimizin bildiği kapalı gişe bir başarı hikayesinin anlatıldığı bol Oscarlı  Katalan-Arjantin yapımı bir film...

Daha kariyerinin başlarında 2005-2006 yılında kas yırtılmasıyla sezonu kapattığında o maçtaki rakibinin hocası Barcelona’daki gelişmiş tiyatrolardan ve onların kurslarından bahsetmişti medyaya onu yalancılıkla suçlarken… Kimdi bu suçlamayı yönelten kısmına gelirsek, kas yırtılmasını rol olarak görebilecek ve kendi oyuncusu atıldığı için saldırganlaşabilecek kaç tane tercüman tanıyoruz şu hayatta diyerek cevabı bulabiliriz sanırım! Tam da başlamadan bitiyor hissiydi aslında o kas yırtığı ama kolay toparlandı.

Yeni Maradona lakabını alması için temkinliler tedbiri elden bırakmazken o Maradona’nın attığı golün tıpa tıp aynısını atarak Pibe’ye gönderdiği selamı temkinlilere de gönderiyordu. İspanya basınına göre o zaten çoktan Messidona idi. Aynı golden birkaç ay sonra da Tanrı’nın elini hatırlatması artık temkinliler için yelkenleri suya indiriyordu. Bu Yeni Maradona’ydı, ama fazlasını kimse tahmin etmiyordu.

Sonraki sezonlarda Pep Guardiola yönetiminde saz arkadaşları Xavi ve İniesta ile birlikte tarihi üçlemeyi yapacaklarını o günlerden kestirmek elbette çok güçtü bunda kimseyi suçlayamayız ama bunu da başarmıştı arkadaşlarıyla. Ona ne zaman övgü dolu söz söylense önce arkadaşlarını överek başlıyordu cümleye ve sonra kendisinin bu yapıda sadece görünen kısım olduğunu anlatıyordu.

Uzaylı lakabı onu anlatmaya yetmiyordu aslında ama sadece diğerlerinden farklı olduğunu belli etmek için bir şeyler gerekliydi. Biyolojisinin diğerlerinden farklı olduğu kesin. Sakatlanmıyor, sakatlansa da birkaç haftada dönüyor en ağır sakatlıktan. Çok tekme yiyor ama kendini hiç yere bırakmıyor, rakibine karşı hiç çirkefleşmiyor.

O tüm rakamları alt üst ederken önüne bir rakam dikiliverdi kendiliğinden. Müller’in rekoru, adı bile insanı ürkütürken 85 golle Müller’in rekorunu kırıp kıramama konumuna geldi Messi! Tam kıracak hesabı yapılırken Benfica maçında olmaması gereken oldu ve Messi sakatlandı. Tüm futbol dünyası adeta o gece yastaydı bu kadar yaklaşmışken kırılamayacak rekor için…Messi’ye yakışacak o rekoru kim bilir kaç yüz yıl sonra birinde görmek üzecekti bu ana şahitlik etmek isteyen insanları…Ama o biyonik adam bir gün sonra sevindirdi herkesi ve hafta sonu sahada olacağının haberini verdi. Betis maçı artık bir başka maçtı. Barcelona Messi ve dünya için nasıl bir kulüpten fazlasıysa bu haftaki Betis maçı da Messi ve dünya için bir maçtan fazlasıydı. Bu işe son noktayı koyarken de buraya gelirken ona destek olan arkadaşlarına ihtiyacı vardı. Bu yoldaki en büyük yoldaşlarından İniesta’nın pasıyla içeri doğru süzülürken attığı düzgün şut Müller’e yetiştiğini haber veriyordu tüm dünyaya…Sonrasında İniesta’nın topuk pasıyla ruh kattığı topa Messi’nin ağları nişan alışı eşlik ediyordu. Artık Müller’in rekoru yoktu, Messi rekoru kırarak rekor sahibi oluyordu…

Bize anlatılan “o da bir şey mi sen bir de Maradona’yı görecektin” cümlesi de artık nazarımda tarih oldu. Çocuklarımıza ya da küçüklerimize anlatacağımız bir efsane var başlı başına karşımızda. Bu rekoru kırmasaydı ne olurdu, hiçbir şey, o hala efsane olarak kalırdı. Hala yıllar sonra “o da bir şey mi sen Messi’yi görecektin” cümlesine konu olurdu. Ve izleyebileceğimiz belki de en büyük isim hala o ve sonrasında da o olarak kalacak…

Onun için yarı tanrı yarı insan sıfatını kullanıyorlar bir de…Onu en güzel anlatan sıfatlardan biri belki de…Saf bir insanın yapamayacağı şeyler bunlar elbet…Ama kimse ona Tanrı demeye cesaret edemiyor hala, Pibe’nin rüyası ve belirtiler başlı başına ortadayken! Çünkü Maradona hala bir yerlerde Tanrı ve kimse o Tanrı’ya dokunmak istemiyor. Ve onlara göre hala Messi olsa olsa o Tanrı’nın bir futbol peygamberi…

Peki ya Messi dünya kupasını kaldırırsa?.. O zaman belki…Ama şüphesiz ki her şeye rağmen en iyisi!

6 Aralık 2012 Perşembe

Socrates Demokrasisi


Futbolu futbol yapan aslında sahanın içinden ziyade sahanın dışından gelen güzelliklerdir. Sahanın dışı o kadar hareketli ve güzel olmasa 11 tane ya da tam kadro halinde 18 tane robotun sahaya sürülmesinden başka nedir ki futbol denilen temaşa? O yüzden hiç sevemedim önündeki maçlara bakan futbolcuları, iyi oynadık kazandık, kötü oynadık kaybettik , hakem hatası deyip geçen futbolcuları.  Doğrudur bunlar da bir açıklamadır ama sizi izleyenlerin ve sevdiklerinizin size dair bildikleri ve duydukları cümleler sadece bunlarsa tam bir hayal kırıklığıdır her şey sizin için o bol reklamlı formaların ardında.
Babası diğer iki kardeşine Sofokles ve Sostenes adını veren Yunan felsefesine hayran bir babanın oğluydu. Onların da vardır belki izinden gideni ama Yunan felsefesinde Sokrates hep bir  adım öndeydi diğer iki filozofa göre tıpkı bizim “Doktor” Sokrates’in futbol ve ülke siyasetinde etrafındakilerden bir adım önde olduğu gibi! O farklıydı işte tam da bu yüzden… Memleketteki  referandumların , boş vaatlerin süsü olan darbelerden hesap sorma işini kendi ülkesinde o ve arkadaşları üstlenmişti. “Diktatörlere çalım atmak savunmacılara çalım atmaktan çok daha zor” sözünü söyleyerek önündeki maçlara bakmayıp ardından gelenlere bir ışık tutmuştu mesajlar verdiği şık bandanasıyla.
Babasının ona verdiği isim gibi bir ismi o da oğluna verdi. Oğluna “Fidel” dedi. Latin Amerika’da kader değiştiren isimlerin başına yazılan Fidel bir gün ona “Küba Milli Takımı’nı çalıştırır mısın” dediğinde o yoldaşına “Zevkle ama tek bir şartla Kübalı bir işçi ücret olarak ne kadar alıyorsa o kadar paraya çalışarak” demişti. Yoldaşların bu sözleşmesi nedendir bilinmez bir türlü yerine gelmedi.
Demokrasiye aşina ruhu ve aile geleneği ile hayatta da bir sözü vardı onun. Arkadaşlarıyla Brezilya’ya getirdiği demokrasiye Corinthians Demokrasisi deniyordu. Yaptıklarının büyüklüğünü ve marjinalliğini anlamak için arkadaşlarıyla açtığı şu pankartı bir düşünmekte fayda var: Tüm siyasi tutsaklara özgürlük… Futbola siyaset bulaşmasın diyerek tüm siyasi vesayeti yeşil çimlerin üzerine yığanların hoşlanmadığı bir şeyler vardı onda. O siyaseti bulaştırmayın diyen derin siyasilerden burada da bol bol var zaten. Siyaset yapsın diye meclise yollananlar bile “ben bilmem büyüklerimiz bilir” derken bu işin buralardaki olurunu da gösteriyor bize.
Onun damgasını dünya futboluna vurduğu yıllarda Avrupa Tiganaları, Platinileri, Rumenigeleriyetiştirirken o Zico ile yeni bir hikayenin hem yazanı hem oynayanı oluyorlardı.
Botofago’da başladığı futbol hayatında demokrasi harekatını başlatacağı Corinthians damgasını vuracaktı.Corinthians ile özdeşleşen “Doktor” Sokrates 1982’deki efsaneleştiği performansıyla Avrupa yollarına düşse de Doktor sigarasından tüttürdüğü dumanları sahada koşmaktan çok daha fazla seviyordu. O yüzden İtalyanların kendince tuhaf disiplinleri ona göre değildi. Hadi gel köyümüze geri dönelim diyerek döndüğü vatanında futbol yaşamını sonlandırdı. Sonra yıllar sonra bir aylığına da olsa İngiltere alt liglerinde bir takımın hem teknik direktörlüğünü hem de futbolculuğunu yaptı.
 Farklı formalar giydi belki ama o hep Corinthianslı Doktordu. “İnceci” diye bir tabir varsa ondan başkasına da yakışmıyordu aslında. Galeano ne diyordu onun için Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında “Macar Puşkaş, Alman Seeler gibi tıknazdı; Hollandalı Cruyff ile Gianni Rivera ise narin yapıdaydılar. Pele, Arjantin’in orta saha oyuncusu, güçlü kuvvetli Nestor Rossi gibi düztabandı. Cooper testinde en olumsuz sonuç alan Brezilyalı Rivelino’yu sahada tutabilmek mümkün değildi; yurttaşı Sokrates ise tıpkı bir turna kuşu gibiydi, uzun bacakları ve çabuk yorulan ayakları vardı, ama topuk paslarını vermede onun üstüne yoktu; istese penaltıları bile topuğuyla atabilirdi
Bu Brezilya benim milli takımım değil, Dunga Brezilyanın en gerici bölgelerinden gelen biri ve takımı da kendi gibilerle doldurdu. Onun takımı muhafazakar ve bürokratik bir yapıya sahip o yüzden ben de sizin gibi sevmiyorum bu Brezilya’yı” derken hiçbir zaman boş konuşmayacağını kanıtlıyordu adeta.
1982’de herkesin hayranı olduğu takımı özetlerken kısaca şöyle anlatıyordu; “Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha önemlidir”. Endüstriyel futbol denilen meselede farklılık teması vurgulansa da aslında her şey tek düze ilerliyor. Müşterileştirilen taraftarlar ve onları bu pazara çağıran futbolcuların karşısında tüm zerafetiyle dikilip halkını demokrasiye çağıran Sokrates!
Sahaya göstermelik kan bağışları şiddet karşıtı pankartlarla çıkıp göstermelik hareketler dışında hiçbir varlığını göremediğimiz , bağırlarımıza bastığımız futbolculara benzemiyor “Demokrasi” pankartı ile çıkıp halkı oy kullanmaya darbecileri yıkmaya çağıran Sokrates örneği. Futbolculuğu bıraktıktan sonra diğer mesleğine yani doktorluğa devam etti. Köy köy dolaşıp yoksulları tedavi ettiği söylenir dururdu. Efsane gibi bir hikayeydi bu ama bunun efsane olmadığı bir gerçek olduğunu hasta yatağında yatarken onu ziyarete gelen yüzlerce yoksul köylü çocuğunu görünce anladı herkes.
Erken oldu gidişi, öldüğünde “alkole yenik düştüm dostlar, yoldaşlar” itirafı kaldı bize yadigar, aslında söz de vermişti en azından son zamanlarında uzak duracağından alkolden ama olmamıştı. Bir 4 Aralık günü haber ajanslara düştüğünde tüm dünyanın dört bir yanından “yalan” olması için yakarışlar yükseliyordu sessizce. Ama gerçekti, Doktor artık yoktu! Bize Corinthians Demokrasisini bıraktı , kimileri Brezilya’ya dese de inanmayın o demokrasi tüm insanlığa kaldı darbelere karşı sesini yükseltmek isteyen halklar için!
Hiçbir futbolcudan siyasi tutsaklara özgürlük demelerini, yoksulluk adına bir şeyler söylemelerini, gencecik çocukların yaşları büyütülerek asılmalarının hesabını sormasını beklemiyoruz…Ama en azından kendileriyle alakalı ya da tribündeki onları bağırlarına basmak için hiçbir şart koşmayan taraftarlar için bir şeyler söylemek çok da zor olmasa gerek! Pahalı deplasman biletleri , iç saha biletlerindeki fahiş fiyat artışları, taraftarlarına tribünlerde uygulanan kontrolsüz orantısız polis-güvenlik şiddeti ya da en olmadı deplasman yasağına karşı birkaç kelime de mi zor diyorum ve aklıma o büyülü cümle geliyor; “bunların değerlendirmesini büyüklerimiz bilir…


2 Aralık 2012 Pazar

Oğuzhan:Farkı Altyapısı


Geçmiş yıllar için efsane olarak anlatılan Karadeniz deplasmanları hep Trabzonspor’u hatırlatırdı. 1 puanın başarı sayılacağı Trabzon deplasmanlarının gücü kırılsa da Karadeniz’de o “deplasman” açığını doldurmak zor olmadı. Özellikle Cuper ile birlikte beraberliklerin çoğunlukta olduğu Orduspor cephesi içeride de yenilmez bir takım hüviyetine kavuşuyordu. Kaderin bir cilvesidir ki Orduspor’u yine uzun bir aradan sonra evinde yenen takımda geçmişin korkulu deplasman sahibi Trabzonspor oluyordu.

Beşiktaş voleybol maçlarını andıran skorlar alarak gelse de Cuper’in takımlarının öyle 3 golü kolay yemediğini herkes biliyordu. Hele bir de kendi evinde görülmüş şey değildi. Beşiktaş Fernandes’sizlik denemesinde yükü Oğuzhan’a vermişti. Oğuzhan da sanki yıllardır bu işi yapıyormuşçasına hiç sırıtmadan bu işi yerine getirdi.

Oğuzhan’ın durumu Türkiye futbolunu ahvalini gözler önüne seriyor aslında. Yaşı ve aldığı sorumluluklar düşünülünce ülke içinde bir benzerini bulmak çok güç. Fırsatını bulduğunda şut atıyor, cesurca paslar veriyor, takımı hücuma taşıyor ve liderlik vasıfları neyse onu yerine getiriyor. Dönüp ayna niyetine Türkiye futbolunun yetiştirdiği “yıldızlara” bakınca durum ortaya çıkıyor. Kale karşısındayken şut atsam mı atmasam mı tereddüdüyle topu kaptıran ya da alakasız bir yere pas veren Necip, “hala” çok büyük futbolcu olacak diye tribünde bugün nerede oturmuş acaba diye yerini aradığımız Muhammet ya da diğer takımlara baktığımızda oyun içinde azar işitmediği kimse kalmayan Emre Çolak, kaptırdığı tek topla takımının gol yemesine sebep olduğu için oyuna giriş dakikası sorgulanan Salih… Alkmaar’ın alt yapısından çıkıp da Arsenal’in Reserve takımında doldurmuştu belki de Oğuzhan tüm bu aşamaları. Farkı fiyatı diye amiyane bir reklamcılık tabiri vardır işte tam da öyle farkı altyapısı! Bu işin sorumluları kimse Oğuzhan’a bakıp, farkı görerek ilk adımlarını atabilirler altyapı konusunda!

Alman “teknolojisi” ve “alt yapısının” tam olarak hangi özelliğini aldığını anlayamadığım Olcay da ayrı bir araştırma konusu tabi ki. Ramos’tan feyiz alarak uzattığı saçlarını kestirerek kendi hayatında büyük bir değişiklik yapsa da futbolunda pek de değişen bir şey yoktu. Holosko da eklenince vasat futbola orta saha direncini göremedik. Necip savunmasıyla ayakta kaldı yine ama Oğuzhan tek başına kaldı hücumda.  
Gollere gelince tuhaf goller oldu karşılıklı ilk yarıda. Bol gol yeme alışkanı Beşiktaş savunması yine kademe hatasıyla Orduspor’dan Galatasaray’ın Orduspor’dan yediği gole benzer bir golle geri düşmüş olsa da Tsubasa-Misaki golüne benzer bir Toroman-Ersan golü ile eşitlik sağlandı. Ofsayt kokusu var golde , Orduspor’un da Kamil Abitoğlu’ndan Beşiktaş maçlarında çektikleri akla gelince bir şüphe kalmıyor ortada ama şahsi görüşüm ofsayt değil!  Beşiktaş’ın ikinci golü ise tamamen “Made İn Oğuzhan” tanımlamasına uygundu. Beklenmedik anda beklenmedik yere…

Sonrası ise vasat bir Süper Lig maçından öte bir şey değildi.Takımlar orta sıra takımlarıymışçasına birbirlerine eşitlediler futbollarını. Beşiktaş bir kaza golü de yiyebilirdi, kontradan bir gol de atabilirdi. Ama olmadı, Umbides’in ortalarını sahiplenecek kimse çıkmayınca da izleyenlerin sadece “oldu, olmadı” yürek çarpıntılarına neden oldu geride kalan dakikalar.

Uğur Boral diyelim yine de hatırı kalmasın.Yenilen golde şansı mıdır kaderi midir bilinmez yine ismi ve gölgesi vardı. İsmail Köybaşı’nın sakatlığına bir üzülecekken işte tam da bu nedenlerle on üzülüyoruz. Umudumuz Emre Özkan belki de Erkan Kaş…Belki de sol bek olmaksızın bir taktik anlayışı icadı! Yani solun geleceği bu kadar ümitsiz gözümde.

Genel olarak da Samet Aybaba’ya sezon başındaki vizyonsuzluk eleştirilerim bakidir. Belki şampiyonluk gelecek, belki çok daha büyük işler başaracak ama vizyon farklı bir meseledir. Bu takım  Samet Aybaba’nın takımı ve taktiksel olarak görülen o ki tüm şanssızlıklara ve yetersizliklere rağmen bir şekilde tutunabildi lige,  ilk 10’u göremez diyen kendini ve futbolu bilmezlere rağmen! Ama sezon başı dinlediğim hiçbir şeyi sahada görememenin tutarsızlığını ve planlamadaki vizyonsuzluğun da bırakın soralım hesabını ara ara! Fikret Orman’ı ve koltuğu devraldığı karanlık gücü de unutmadan!

Şu bir gerçek ki bu takım, değil şampiyonluk o kendini ve futbolu bilmeyenlerin dediği gibi ilk 10’u göremese de gönlümüzü kazandı ve alkışı hak etti şimdiden! Sevinmek için sevmeyen taraftarı sevindirmenin güzelliği de bu futbolcuların en büyük artısı olarak görünmese de kariyerlerinin bir köşesine yazılsın istatistik hanelerinde!