19 Ekim 2014 Pazar

Veciti Derbi’de 147. Randevu

Sırbistan’da hafta içi çok sıcak geçti. Arnavutluk maçı öncesinde geliyorum diyen kriz, gelip çattığında kimse şaşırmadı aslında. Türkiye Milli Takımı’nın başarısızlığı için “hafta sonu derbi var, her şey unutulur derbi konuşulur” vurdumduymazlığı Sırbistan için geçerli değil. Hafta sonu derbi var ve bunun anlamı, ortamın sıcaklığı düşmeden bir başka büyük gerilim Belgrad’ı bekliyor olacak.Partizan-Kızılyıldız Cumartesi günü 147. Veciti (Ebedi) Derbi’ye çıkacak.
1946 Paskalyası’nda başlayan mücadele her geçen yıl dozu artarak devam eden bir gerilim filmine dönüşüyor. Sahada oynanan futbol hiç bir zaman size güzel futbol vaat etmez ama her zaman kendisini izletecek tetikleyici bir unsuru içinde barındırır.
Ligin kalitesi artık tartışılamayacak seviyede düştü. Milli takım ligden beslenemiyor desek abartılı bir cümle olmaz. Son iki maçlarındaki kadroya baktığımızda Ermenistan maçında, Jelen Superliga’dan hiçbir oyuncu ilk on bire giremedi. Arnavutluk maçında ise sadece bir oyuncu forma giyebildi. Ligden takıma katılan oyuncu sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Gençlerbirliği’nde sezon başından bu yana fırsat bulamayarak 131 dakika sahada kalan Radoslav Petrovic, kadroya sürekli davet alabiliyor. Önceki maçlarından ve performansından dolayı cepten yemek gibi gözükse de ligde o bölgeye alabilecekleri güvenecekleri, alternatif olur diyebilecekleri bir isim olmaması en büyük etken. Dick Advocaat ile yeni umutlarla yeni bir “yapılanma” yoluna girmesi beklenen Sırbistan Milli Takımı’nın ve futbolunun işi kolay değil gibi gözüküyor.
Kağıt üzerinde üst seviye diyeceğimiz oyuncuların, bir türlü kusursuz bir yapboz görüntüsü çizememelerine halen bir çözüm bulunamadı. Danimarka, Portekiz, Arnavutluk ve Ermenistan’ın yer aldığı gruptan çıkamamaları durumunda “yapılanma” sürecinin başa saracağı da bir sır değil. Ülke futbolunun genel halinden pazar günü oynanacak derbiye dönecek olursak iki takımın bu sezonunu değerlendirmeyle başlayalım. İki takım da ligde mağlubiyetsiz devam ediyor ama dolu dizgin sıfatını verebileceğimiz takım 7 maçta 7 galibiyet alan Partizan. Kızılyıldız ise 8 maçta 6 galibiyet iki beraberlik aldı.
Kadrolara baktığımızda daha formda olan taraf da yine Partizan gözüküyor. Öne çıkan isimlerin en başında gelen kişi ise şüphesiz Karadağlı forvet Petar Skuletic! Onunla ilgili sadece rakamlar bile çok şey anlatıyor; 13 maç 12 gol 6 asist! 93 dakikada bir gole imza atan forvet Partizan’ın zaman zaman kısırlaşan futboluna kendi gücüyle yarattığı pozisyonlarla deva oluyor. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Liginde attığı gollerle de takımını taşıyan Skuletic’in tek dezavantajı bu maçlarda ona destek olacak başka bir isim bulamaması. Skuletic ile ilgili son zamanlarda çıkan en önemli haber ise Niksic doğumlu futbolcunun geçtiğimiz hafta “Sırbistan Milli Takımı’nda oynamak istiyorum” açıklamasıydı.

Partizan’a hücumda en çok katkı veren isimler takımın tecrübelileri Lazovic ve İlic oluyor. Ilic artık yaşı itibariyle belli kondisyon sıkıntılarıyla uğraşsa da tekniğinden kaybettiği pek bir şey yok. Ayrıca sahada pas sayısı, gol sayısı gibi rakamlarına takılmadan bu isimlerin liderliklerini teslim etmek gerek. Takımın zor günler geçirdiği bir dönemde, maaşlarını alamayan futbolculara kendi ceplerinden ödeme yaparak krizi bertaraf etmeye çalışan kaptanlardan bahsediyoruz.
Partizan’ın çok şey beklediği ve 18-19 yaşlarındaki Zivkovic ile Ninkovic ise giderek artan performanslarıyla Avrupa pazarında rekabete yol açmaya başladılar. Savunmada ise İtalya’da yaz boyu transfer söylentilerinden düşmeyen Stankovic‘in verdiği güvenle oynayacaklar. Orta sahanın ortasında bu ara fazlaca sıkıntı yaşıyorlar. Drincic gibi sorumluluk almaktan kaçınmayan duran topları kullanabilen bir isim ile geçtiğimiz ay U21 Milli Takımında sakatlanan Brasanac‘ın yokluğu onları etkileyecek.
Kızılyıldız cephesinde ise rakamsal olarak ön plana çıkan ilk isim Djordje Rakic. Rakic, OFK Belgrad’dan çıkarak uzun bir dönem Almanya ve İtalya’da çeşitli takımlarda oynadı ve son olarak Katar macerasından sonra ülkeye dönüş yaptı. Oynadığı 8 maçta 4 gol ve 2 asist yaptı. Hücumda bir Petar Skuletic etkisi yapmasa da Kızılyıldız ona çok güveniyor. Gole ne olursa olsun ene yakın isim o.
Hücumda Kızılyıldız’ın güvenmek istediği ve yavaş yavaş forma vermeye başladığı bir diğer isimLuka Jovic. 16 yaşındaki genç forvet, hafta içinde Guardian’ın 1997 doğumlu futbolcular arasından belirlediği 40 yetenekli futbolcu arasında gösterildi. Oyunun ikinci yarısında son 15-20 dakika aralığında oyunda giren Jovic, böyle bir maçta sorumluluk alabilecek bir durumda olmasa da golcü kişiliğiyle Kızılyıldız için çok şey vaat ediyor.

Sezon başında Kızılyıldız’ın hücumdaki en büyük kaybı hiç şüphesiz Nenad Milijas oldu. Sezonun ilk 3 haftasında Kızılyıldız forması giyen tecrübeli isim kaptan olarak çıktığı 3 maçta 3 gol iki asist yaparak oyuna etkisini gösterdi. Ama bu güzel tablo Kızılyıldız için çok da sevindirici değildi. Çünkü ligin ilk haftası oynanan maçın ardından Milijas, Manisaspor’la anlaştığını açıkladı ve son iki maçta gösterdiği performans mutluluk yanında “Keşke gitmese/ydi” iç sesleriyle ızdırap oldu Kızılyıldız tribünlerine! Ayrılıktaki en temel etkense finansal krizdeki kulübün mali yapısı. Uzun süredir alacaklarını alamayan futbolcular Partizan’daki gibi greve gitmeseler de her zaman bunu bir seçenek olarak söylemde tutuyorlar. Uzun zamandır ödenmeyen paralar var, örnek vermek gerekirse Gençlerbirliği forması giyen Dusko Tosic‘in bile oynadığı dönemden alacağı bulunuyor. Genel Sekreter Zvezdan Terzic, bunun bir plan dahilinde ödeneceğini daha yeni duyurdu. Zaten Şampiyonlar Ligine katılma hakkı kazanan takım bu ve benzer nedenlerle turnuvalardan men edilmiş yerine Partizan katılmıştı. Milijas şu an Manisaspor formasıyla da ligde çıktığı 5 maçta 2 gol ve 2 asist yaptı.
Kızılyıldız hücumda bu tecrübede ve skora direkt etki eden bir isimden yoksun kalması büyük bir handikap. Teknik Direktör Nenad Lalatovic, Milijas’ın görevlerini Darko Lazovic‘e verse de o etkinlik henüz sağlanabilmiş değil. Ama oradaki performansı Lazovic’e milli formayı yeniden kazandırdı. Kanatlardan Sırbistan kadar etkili olamadıkları bir gerçek. 8 maçta forma giyen Nejc Pecnik‘in sadece bir asisti olması rakamsal olarak da durumu ortaya seriyor. Hücuma top taşıma işini yüksek ihtimal Lazovic’e bırakacaklar bu maçta da.
Kızılyıldız her ne kadar ligin 9.haftasını oynayacak olsa da geç gelen transferler, beklenmedik ayrılıklarla henüz bir yapı oturtabilmiş değil. Bunun sıkıntılarını yaşıyorlar ve bu maça da bu handikaplarla çıkacaklar.
Veciti Derbi hakkında bir şeyler söyleyip tribünleri es geçmek olmaz. Çoğu zaman sahada oynanan futbolun önüne geçme konusunda hiç bir sıkıntı yaşamayan tribünler bu maçta da ön planda olacak. Son zamanlarda Sırbistan’da “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde…”diyerek bazı konularda ortak tepkiler verdiklerini söylemek mümkün. Bunun taze örneklerinden biri Gay Pride yürüyüşüydü. Homofobiyi besleyen ve bunu yaygınlaştıran en etkili gruplardan biri de Sırbistan’da tribünler. Aşırı sağcı Dveri hareketi “homoseksüelizm ideolojisi” karşıtı olduklarını ve bunun için savaşacaklarını söylemesinin ardından tribünler de taraftarları sokağa çağırmıştı. Bunların başını çeken iki büyük tribün şüphesiz ki Partizan ve Kızılyıldız’ın! Hem Grobari hem Delije, Sırp aile yapısı vurgusu ile yaptıkları çağrı metinlerinde yürüyüşü iptal ettirmek istediklerini belirtiyorlardı. Burada bir araya gelinip, polisle omuz omuza çarpışılmasa da ortak bir kararla sokağa indiler. Yine son Arnavutluk maçı Partizan’ın stadında oynanmış olsa da, şehir müdafaası adına Kızılyıldız cephesi de sözlerini söylemiş ve UÇK’lılarla ilgili “derin duygularını” dile getirmişlerdi.

Kızılyıldız tribün grubu Delije’nin tribünlerdeki son vakıası ise Novi Pazar maçında olmuştu. Novi Pazar maçında rakip tribünü kızdırmak için önce Türkiye bayrağı yaktılar ardından da Fenerbahçe ve Türkiye aleyhinde küfürlü tezahüratlarla maçı tamamladılar. Bunun benzerlerini Partizan-Beşiktaş maçında görür müyüz, kesin bir şey söylemek güç. Ama Tottenham maçında Yahudilere hakaret içerikli pankart açan bir tribün için; Beşiktaş ve Türkiye aleyhinde açılacak bir pankart, söylenecek bir söz çok da şaşırtıcı olmayacaktır.
Maça günler kala Sırbistan’da internet sitelerinin “Derbiyi unuttunuz mu?” diye sormasından da anlaşılıyor ki milli maç bir çok şeyin önüne geçti. Ama maç saati ve günü yaklaştıkça Belgrad yeniden ısınacak ve keyifli futbol izlemek şimdilik hayalcilik olsa da; tribünler ve gerilim hep bu derbiyi önemli kılacak.


22 Eylül 2014 Pazartesi

Partizan Tribünlerinde Irkçılık

Hafta içi oynanan Avrupa Ligi maçlarından sonrasıyla en çok konuşulan maç şüphesiz Partizan-Tottenham oldu. Hikayeyi biraz geriye sarmak gerek buradaki meseleyi daha iyi anlayabilmek için.
Anti semitizmin bölge coğrafya ayırt etmediği bir gerçek. Yine böyle bir zamanda Chelsea taraftarları, Stamford Hill mahallesindeki Tottenham’ın stadı White Hart Line civarının Yahudi nüfus sayısını rakibi üzerinde bir üstünlük nişanesi olarak kullanmak istedi. Tottenham, pis Yahudilerin tuttuğu bir takımdı. Bunun için tezahüratlar bile yapıldı Chelsea taraftarları tarafından; “Yine gazlayacak bunları Hitler/ Onları durduramayacağız Tottenhamlı Yidler…


Yid, Yahudi anlamında kullanılıyor. Tottenham taraftarları bu tezahüratlardan rahatsızlık duyuyorlardı. Nasıl duymasınlar, onlar da kendilerini sağcı olarak lanse ediyorlardı eşe dosta! Ama sonra baktılar olmayacak bunu bir sembole dönüştürmeye karar verdiler. “Evet biz Yid’iz” demek ilk başlarda zor olsa da kulübün genlerine işleyecek bir mirasın başlangıcını yaptılar. Maçlara sonraları İsrail bayrakalrı getirmeye başlandı. Ardından kazanılan maçlarda Yiddo Yiddo tezahüratları yükseldi.


Bir kulüp nesilden nesile Yahudi olarak anılmaya başlandı ve bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Bu şöhret Yahudileri de Tottenham etrafında topladı ve artık onlar hakikaten Yid diyebiliriz.
Tottenham bunun ünüyle belli bir sempati kazansa da çoğu yerde de ırkçı saldırılara halen maruz kalıyor. Birkaç sene önce Lazio taraftarlarının yaptığını bu kez Partizan taraftarı yaptı.
Tribünde İskoçya’daki referanduma selam çakarcasına İskoç-Filistin bayraklarının dalgalandığını gördük maçın ilk dakikalarında. Ama maçtan sonra İngiliz medyasında “kabul edilemez” başlığıyla sunulan haberde açıkça Yahudi karşıtı bir pankartın da olduğu görüldü.


Tottenham teknik direktörü Pochettino’nun da “kabul edilemez” şeklinde yorumladığı pankart için Tottenham UEFA’ya başvurdu. O sırada Partizan’dan da jet bir özür geldi.Haber Bosnak sitesinde yer alan habere göre Partizan’ın özür metni şu şekilde:
“Pankartın içeriği Sırbistan vatandaşları ve Partizan taraftarlarının ezici çoğunluğunun fikirlerinin tersi yönündedir. II. Dünya Savaşı’nda Avrupa halklarının anti-semitizme karşı verdiği savaşın ardından anti-faşist ilkeler üzerine kurulmuş olan bir kulübü bu tür karanlık ve uygarlık karşıtı tepkilerle bağdaştırmak saçmadır. Sadece anti-semitik doğasından dolayı değil, aynı zamanda Sırbistan ve Partizan’a karşı da nefret içeren bu düşüncesizce hareketin sorumlularını kınıyoruz. Hakarate uğrayan herkesten özür diliyoruz. Tekrar vurguluyoruz, pankart kulübümüzün tarihine ve geleneklerine tamamen aykırıdır”


Partizan’ın özründe anti faşist vurgu ön plana çıkıyor. Çünkü geleneklerinde dedikleri gibi var bu maya. Ama gerçekten bugün böyle mi?


90’lı yıllara doğru yavaş yavaş değişmekte olan durum Bosna Savaşı sonrası ise tamamen ayyuka çıktı. Artık anti faşist ilkeler doğrultusunda kurulmuş takımın yerine tribününde Bosna Kasabı diye anılan Tomislav Karadzic’in posterini açan bir kulüp geldi. Bireysel bir şey deyip geçilecek bir mesele de değil bu. Takımın en büyük ve en eski taraftar grubu Grobari, onu anımsatan pankartlar asmaktan göndermeler yapmaktan vazgeçmiyor. Biraz sosyal medya araması yaptığınızda Karadzicli-Partizanlı Facebook gruplarına denk geliyorsunuz.


Bu ırkçı pankartla ilgili son durum ise Partizan yönetiminin her türlü erken girişimine rağmen 4 Ekim’de UEFA Disiplin Kurulunda görüşülecek. Bizim medyada bir bayram havası da inceden hissediliyor; “Beşiktaş maçı seyircisiz mi?” diye başlıklar atıldı bile. Bu ırkçılığın yapılıp yapılmaması değil zaten önemli olan, Beşiktaş’ın maçında stat dolu olacak mı?


Çok şey de beklememek gerek biliyorum. Bu spor medyası Türk takımlarının Avrupa’daki rakiplerindeki yıldız bir oyuncunun bacağı kırılsa “x’e sevindirici haber” diye servis ediyor. “Yahudilere ırkçılık yapılmış haberdeki asıl mesele bu” diye düşünmek akıllarına gelmiş midir, belki!

27 Temmuz 2014 Pazar

Filistin Futbolu da Direniyor

Açlık grevini yaparken neredeyse ölecek duruma gelmiştim, serbest bırakıldığımda ise yeniden doğmuş gibiydim…

Bu sözler Filistin Milli Takımı’nda forma giymiş ve Filistin futbolunun büyük umutlarla gelişimini izlediği Mahmoud Sarsak’a ait.

Mahmoud Sarsak, bazı kaynaklara göre bir futbol maçı için bazı kaynaklara göre ise transfer olmak üzere Batı Şeria’ya geçmek isterken İsrail güçleri tarafından 21 yaşında “yakalandı”. İsrail’in ona isnat ettiği suç İslami Cihad örgütüne üye olmasıydı.Mahmoud’un bu örgütle hiçbir bağlantısı yoktu ama anlatmasına fırsat verilmemişti zaten. Kendisinin de söylediği gibi o geçitten geçmesi konusunda bir sıkıntı olacağını düşünseydi buna kalkışmazdı bile.

Mahmoud hapse girdiğinde onunla aynı kaderi paylaşan, üniversite öğrencileri, doktorlar, kendisi gibi futbolcular ve sanatçıları gördü. “İsrail’in hedefi, Filistinlilerin yeteneklerini dünyaya göstermelerini engellemek ve başarılı olma ihtimallerini yok etmek” diyen futbolcu 3 yıllık mahkumiyetinin son aylarını açlık grevinde geçirdi. Bu üç yıl boyunca savunma dahi yaptırılmadı.

Mahmoud’un açlık grevi FİFA’nın bile dikkatini çekti. Yine aktif ve emekli futbolcular bir imza kampanyasına ön ayak oldular. Eric Cantona, Abou Diaby,Frederic Kanoute, Lillian Thuram gibi isimler Mahmoud’un serbest bırakılması için girişimlerde bulundular. Mahmoud yıllar sonra verdiği bir röportajda FİFA’nın yardım etmediğini, Sepp Blatter’in açıklaması dışında bir destek göremediğini ama ünlü futbolcuların desteklerinin uluslar arası kamuoyunda ses getirdiğini söylüyor.

3 aylık açlık grevi ve kamuoyunda oluşan baskı serbest kalmasını sağladı. Ama Mahmoud Sarsak 21 yaşında girdiği hapishaneden 24 yaşında yarı kiloda çıkıyordu. Sezon başı antrenmanını kaçıran futbolcunun tüm sezon boyu her olumsuz performansının buna bağlandığı profesyonel futbol yaşantısında 3 yılı kaçıran; psikolojik ve fiziksel olarak “erimiş” bir futbolcunun işi hiç de kolay olmayacaktı.

Yine de o deneyecek ama fırsat bulabilirse. İsrail’in saldırılarında ölen Filistinli sayısı Mahmoud’un hikayesini anlatmaya çalıştığım sırada çoktan bini geçmişti. İsrail, Filistinli futbolcu Mahmoud’un futbol kariyerinde telafisi olmayan yıllarını çalarken bugün de U17 Milli Takımının kalecisi Ahmed Abu Siad’ın ölüm haberini aldık. Henüz 16-17 yaşlarındaki Ahmed’in de hayalleri Mahmoud’dan farklı değildi ve İsrail onun hayallerini çalmaktan daha fazlasını yaptı.

Yine 31 Ocak’ta Faysal Hüseyin Stadında yaptıkları antrenmandan dönen Cevher Nasır Cevher ve Adem Abdül Rauf Halebiye, İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef olmuştu. Cevher’in ayağına 10 kurşun, Adem’in iki ayağına birer kurşun sıkılmıştı. İsrail’in Filistinli sporculara sistematik olarak uyguladığı bu sindirme ve baskı da Mahmoud Sarsak’ın iddialarını doğruluyor. İki genç futbolcu bir daha futbol oynayamayacaklarını öğrendiler. Filistin Federasyonu bu sorun için FİFA’ya başvurduğunda oyalanmaktan başka bir şey ile karşılaşamadı.


Futbolcuları tutsak edilen, öldürülen, yaralı bir şekilde futbol oynayamaz hale getirilen ve statları-antrenman tesisleri bombalanan Filistin 2015 Asya Futbol Şampiyonası’na katılmaya hak kazanmıştı. 2015’te o turnuvada olabilecekler mi, şüpheli.  Çocukların her gün öldüğü , çığlıklarının sokakları inlettiği Filistin’de bu turnuvaya katılmak, her şeye rağmen buradayız demek çok önemli belki ama buna güçleri kalmamış olabilir. 2015 Ocak’ında Avustralya’daki turnuvaya sayılı günler kala bunun heyecanını yaşaması gereken insanlar üçüncü bir İntifada’nın eşiğinde ve gruplarındaki Japonya, Irak ve Ürdün’den önce kazanmaları gereken büyük bir mücadele var. 

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Partizan-Ludogorets Eşleşmesi ve Önceki Hikaye

Henüz bir yıl geçmedi o günün üzerinden ve iki takım yeniden karşı karşıya geldi. Bu eşleşmeyi önemli kılan ise bir önceki eşleşmede elenen Partizan takımına taraftarının tepkisiydi.

Geçen sezon 3. Ön Eleme turunda karşı karşıya gelen iki ekibin karşılaşmasında ilk maçı kendi evinde Ludogorets 2-1 kazanmıştı. Rövanş için avantajlı bir skor ile Belgrad'a dönen Partizan aslında turdan emindi. Güçlü taraftarı ve genç-tecrübeli oyuncu uyumunu iyi yakalamış kadrosuyla favori olan taraf da Partizan'dı. Rakip her ne kadar son yılların yükselen değeri olan Ludogorets olsa da.

88.dakikada ucuz bir penaltı verildiğinde Belgrad adeta düşüyordu. Stattaki derin sessizlik ve gerginlikle geçen saniyeler sonucunda Zlatinski penaltıyı gole çevirdi ve skor 1-0'a geldi. Son saniyelerde artık gol arayan bir takım olarak değil, Partizan goller arayan bir takım olarak sahadaydı. Denemeler oldu, zorlamalar oldu ama o gol bir türlü gelmedi.

Turu iki maçta aldığı galibiyetlerle Ludogorets alırken geride yıllar geçse de unutulmayacak bir sahne bırakmıştı.

Marko Scepovic ve Milan Smiljanic bir arada

Maç sonu tribünler taraftarı yanlarına çağırdı. Gösterilen çaba için sunulan cılız alkışların yanında öfke yoğundu. Futbolcular Alcatraz taraftar grubunun önüne geldiğinde, karşılıklı tezahüratlarla başladı her şey. Ya da biz öyle sandık. Futbolculardan biri tribüne formasını atmaya giderken, forma kabul görmedi ve Alcatraz tribün lideri Milos Radisavljevic sahaya indi. Milos hedefini belirlemiş bir şekilde sahaya doğru yürüdü ve oyuna ikinci yarıda giren forvet Scepovic'in yanına geldi. Kaptanlık bandını takan Scepovic'ten bandı söküp alan Milos tekrar tribüne döndü. Gerisinde elenmenin ve bu aşağılanmanın ardından yıkılmış bir takım, önünde ise çılgınca tezahüratlarda bulunan Alcatraz tribünü vardı.

Sonrasında Scepovic sezonu dahi açmadan soluğu Yunanistan'da aldı. Olympiakos ile çıktığı 17 maçta 7 gol 3 asist yapan Scepovic'siz bir Partizan-Ludogorets eşleşmesi bizi bekliyor.

(Milos ile Scepovic işi tatlıya bağlamış gibi gözükse de Scepovic artık Olympiakos'ta)

Ne olur bilinmez ya da Partizanlı futbolcular maça bu yönden bakacaklar mı; simgesel olarak da olsa o kaptanlık bandını Alcatraz'dan alabilecekler mi göreceğiz. Ama en azından izleyenler ve Partizanlı taraftarlar için bir maçtan fazlası diyebilirim.




20 Temmuz 2014 Pazar

Ahmet Oğuz - Koşu yarışını kazandı, futbol kariyeri başladı!

Geçtiğimiz yılı Hacettepe'de 34 maça çıkarak şampiyon kapatan Ahmet Oğuz, bu sezon başarısının karşılığı olarak Gençlerbirliği takımına katıldı. Sağ bekte ciddi bir alternatif olacağının sinyallerini veren Ahmet taraftara yakın zamanda "Türkiye'nin en iyi sağ bekini izletmek istiyorum" mesajı yolladı.
Öncelikle kendini ve futbola nasıl başladığını anlatır mısın?
16 Ocak 1993 tarihinde Yozgat-Sorgun’da doğdum. Liseyi bitirdikten sonra okula devam etmedim, futbolu seçtim. Futbola başlamam biraz enteresan oldu. Futbola başlamak için bir futbol okuluna kayıt yaptırmam gerekiyordu ama ailemin durumu iyi değildi. Böyle bir iş için ekstra para veremezlerdi. Paramız yoktu. Hollanda’da amcamlar yaşıyordu. Babam onlardan bizim için para istedi. Onlar gönderdi ama bu kez de abimle mücadeleye girdim. Amcamlar para göndermişti ama sadece bir kişilik kayıt paramız vardı elimizde. Babam bize bir koşu yarışması yaptırdı. Kim kazanırsa o kayıt yaptıracaktı. O yarışı ben kazandım ve kayıt yaptırdım. Nasip kısmet işi galiba bizimki biraz da…Önce Şekerspor’a yazıldım, sonrasında futbola biraz daha alıştıktan sonra 2002 yılında Gençlerbirliği alt yapısına geldim. Çok kısa sürede de takıma seçildim. Bir çok yaş grubunda forma giydikten sonra son 3 sezonumu da Hacettepe’de geçirdim.

Hangi mevkide oynuyorsun, seni tanımayanlar için biraz bahseder misin özelliklerinden?Ben futbola forvet olarak başladım. Sonrasında alt yapı yaş gruplarında orta sahada görev aldım. Son olarak Veyis Kanber hocamız beni şimdiki mevkiim sağ beke çekti. Orada oynadığımda daha başarılı ve takımım için daha verimli oldum. Bu alt yapı sürecinde zaten Veyis Hocamın da diğer alt yapı hocalarımın da benim gelişimim de büyük katkıları oldu. Onların hepsine teşekkür etmek istiyorum. Hepsinden bir şey öğrendiğimi düşünüyorum. Hızlı bir oyuncuyum, sağ bekten ileri çıkıp hücuma destek verebiliyorum. Kendimi daha da geliştirerek oyunu tamamen iki yönlü oynayan bir bek olmak istiyorum.

Geçtiğimiz yıl Hacettepe’deydin ve şampiyonluk yaşadın. Geçtiğimiz sezonu anlatır mısın?Geçtiğimiz sezon bizim için çok güzel geçti. Şampiyonluk bizim için özel bir duyguydu. Türkiye Kupası’nda da güçlü rakipleri elemiş, takımımızın ne kadar kaliteli olduğunu göstermiştik. Ligin ikinci yarısının benim hayatımda hep apayrı yeri olacak. Hem takım olarak hem bireysel olarak daha iyi bir çıkış yaptık. Şampiyonluğa da inanmıştık ve başardık!

Bu sezon artık A takımdasın, Gençlerbirliği’nde hedeflerin neler?Gençlerbirliği’nde öncelikle kalıcı olmak istiyorum. İlerleyen dönemlerde de şans bulup bu şansı en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum. Ben çalışırsam ve kendimi gösterirsem elbette şans gelecektir.

Takımda da çok iyi bir ortam var. Hem alt yapıda birlikte oynadığımız arkadaşlar hem tecrübeli ağabeylerimiz bize çok yardımcı oluyorlar. Hiç yabancılık çekmedim antrenmana ilk çıktığım andan beri.

Taraftarlara bir şey söylemek ister misin?Taraftarımızın önünde oynamak için sabırsızlanıyorum. Özellikle sağ bek oyuncusu olduğum için saha içinde onlara çok yakın olacağım ve kendimi geliştirerek onlara Türkiye’nin en iyi sağ bekini izlettirmek istiyorum.

Ersel Aslıyüksek: Gençlerbirliği'nin beni seçmesi büyük bir gurur

Gençlerbirliği'nin yeni transferlerinden Ersel Aslıyüksek hem Kartalspor'da yaşadıklarını hem Gençlerbirliği'ne geliş sürecini hem de gelecekle ilgili planlarından bahsetti. 



Öncelikle kısaca kendini tanıtır mısın?
8 Mart 1993 tarihinde İstanbul’da doğdum, aslen Rizeliyiz. Eğitim hayatımda liseye kadar okudum, sonrasında futbol daha ağır bastı ve tamamen futbola yöneldim.Ankara'ya gelmeden önce ailemle yaşıyordum.

İlkokul 4.sınıfta, okul takımında oynarken Kartalspor’dan hocalar beni izlemişler, beğenmişler. Beni Kartalspor’un altyapısına almak istediler. O dönemlerde Kartalspor altyapısından çıkmış Volkan Demirel, Egemen Korkmaz, Servet Çetin gibi isimleri televizyonda izliyordum. Kartalspor o yüzden benim için önemli bir adım olacaktı. İlk futbola bu şekilde başladım ve 9 sene Kartalspor’ın altyapı takımlarında ve A takımında oynadım. 

Peki oynadığın mevki ile ilgili neler söylemek istersin, seni tanımayanlar için nasıl bir oyuncu olduğunu anlatır mısın?
Futbola ilk başladığım günden beri hep forvet oynadım. Altyapılarda bu değişebiliyor, birçok golcü oyuncu kariyerine stoper olarak ya da kaleci olarak devam edebiliyor ama ben ilk günden bu yana golcüydüm. Sadece altyapıda bazı maçlarda zaman zaman kanatta oynadım. Oyun yapımdan bahsetmem gerekirse hızlı bir oyuncuyum. Havadan ya da yerden gelen toplarda son vuruşlarıma güveniyorum. Altyapıdan bugüne dek hep tek forvet olarak oynatıldım ve başarılı olduğumu da düşünüyorum. İzlediğim oyunculardan Falcao ve Alexis Sanchez’i çok beğeniyorum. Onların oyun yapılarını kendime örnek alıyorum, futbolumu daha da geliştirmek için onları izliyorum diyebilirim.

Transfer olma sürecinde Gençlerbirliği adını ilk duyduğunda neler düşündün?Gençlerbirliği’nin beni transfer etmek istediğini öğrendiğimde çok heyecanlandım. Süper Ligin köklü kulüplerinden ve çok iyi bildiğim bir kulüptü. Tereddüt etmeden buraya gelmek istedim ve geldiğim için de çok mutluyum. Gençlerbirliği gibi büyük bir kulübün beni seçmesi ve benim buraya gelmem benim için büyük bir gurur! Süper Lig’den başka takımlar da istedi beni ama ben Gençlerbirliği’nde genç oyunculara önem verildiğini bildiğim için buraya geldim.

Gençlerbirliği’ndeki hedeflerin neler?Gençlerbirliği’ndeki ilk hedefim burada kalıcı olmak. Böyle bir camiada başarılı olmayı çok istiyorum. Ve daha önce hiç giymediğim milli takım formasını giymek istiyorum. Avrupa hedefim de var ama öncelikli olarak Gençlerbirliği var benim için şu an!

                                   Son olarak taraftarlara söylemek istediğin bir şeyler var mı?Ankara’ya gelmeden önce de Gençlerbirliği taraftarıyla ilgili birçok şey duymuştum. Ülkemizde taraftarlık olarak özel bir yerleri olduğunu düşünüyorum. Burada takım arkadaşlarım da, çok genç bir taraftar topluluğumuz olduğundan ve taraftarlarımızın takımı çok sahiplendiğini ve her zaman futbolcuların yanında olduklarını söylediler. Genç oyunculara kulübümüz gibi onların da ayrı bir önem verdiklerini sempati beslediklerini duydum. Umarım ben de onlara layık olarak kendimi sevdiririm ve 19 Mayıs’taki ilk maçımda gol atarak onları mutlu ederim.

Önder Özenler Neden Başarısız Olur?


Önder Özen’in istifası kendi adıma söylemem gerekirse Türkiye’deki futbol yönetimi ve yönetici profili açısından beni bir kez daha umutsuzluğa sürükledi. Kulüplerin gerçek “sahiplerinin” kim olduğunun acı bir şekilde hatırlatılması da diyebiliriz buna. Taraftarsın, Önder Özen’e çok güvenmişsin ama mahallenin zengin çocuğu kendi kaçırdığı gollerden sonra kızıp top sahibi olmanın öz güveniyle takımın en potansiyelli oyuncusunu oyundan çıkarıyor.  Durum tam da buna döndü aslında.
Artıları-Eksileri çok tartışıldı. Bana göre artıları eksilerinden fazla ve klasik futbol geyiği olan “X takım için şampiyon olunamayan her sezon başarısızdır” klişesi de artık oldukça bayat. Kulübün içinde henüz birkaç sene önce “mal ve prestij” kaybına yol açmış bir “tüp patlaması” olmuşken ve o sırada rakipleriniz hem kurumsal hem de finansal yönden bir hayli ileriye giderken Feda ertesi sezonunda bu durum başarıdır. Tüm sezon zaten yine bir “fiili Feda” ile geçildi.
Bu sezon temel atma sezonuydu ve bence birkaç detay haricinde olumlu da geçti. Temelin üzerine de bu sezon ve sonrasında kat çıkılabilirdi ama olmadı.
Şimdi Önder Özen tarzı futbol yöneticiliğinin neden tutmayacağına dair birkaç şey sıralayalım.
-Beşiktaş’ın tek kuruşunu sokağa atmam, attırmam
Önder Özen ilk geldiği andan beri bu sözü tekrarlıyordu. Tekrarlamak zorundaydı çünkü, neredeyse boş bir kasa devralmıştı. Tüm görev süresi boyunca da bunu yerine getirmeye çalıştı. Ucuz bedellere kimi zaman geçici kimi zaman kalıcı çözümlerle transferler yaptı. Ne tek kuruşu sokağa attı ne de attırdı.
O gittikten sadece üç gün sonra okuduğumuz haberde ise “Demba Ba’yı 6 milyon Euro gibi bir bedelle renklerine bağlayan Beşiktaş, Gökhan Töre’yi de 4milyon Euro’ya takıma kattı.”
Yönetim, Önder Özen konusundaki büyük fiyaskosunu kapatmak adına “yıldız” transferlerle gündemi yönlendiriyor gibi dursa da Beşiktaş gibi bir takım için yüksel sayılabilecek bir bedel olan 10 milyon Euro 3 günde kulübün kasasından çıkıyordu. Sokağa atılmış “tek kuruşlardan” sayabilir miyiz, belki bire bir o sokağa atılmayacak tek kuruşa benzemiyor ama bunları Beşiktaş uzun vadede kaldırabilir mi, büyük soru işareti.
Çünkü Özen, bu sözleri söylemeden cümlenin başına önce “yıldız transferi olsun” diye ibaresini eklemişti. 
Transfer yöneticinin acil durumda camı kırarak devreye sokacağı ilk çıkış yolu. Bir futbol direktörü gibi enine boyuna düşünmez; takımın seri puan kayıplarını unutturmak için aklına ilk olarak transfer ya da hoca değişikliği gelir. Daha sonrası ise Beşiktaş taraftarının düştüğü “Şımart bizi başkan/Çıkart bizi baştan –ROBİNHO” pankartından ötesi olmayacak. Hatırlatmakta fayda var bu pankart Portekiz Çetesinin birer birer geldiği dönemde Yıldırım Demirören’e açılmıştı.
    
          

  -Uçakta menajer görmek beni rahatsız ediyor. Ölmeyeceğimi bilsem o an uçaktan atlarım

Fenerbahçe’nin Juan Figer’inden sonra Beşiktaş’ın da bir dönem Jorge Mendes’i oldu. Bu iki ismin ortak yönü iki kulübe, menajerlik yaptıkları futbolcular vasıtasıyla bir Düyun-u Umumiye edasıyla ipotek koymaları. Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım’ın bir anlık kızgınlıkla da olsa yolunu ayırdığı ve “bir daha futbolcusunu almama” kararı işe yaradı ve Fenerbahçe de o dönemki çeteden kurtularak bir nebze olsun rahatladı. Beşiktaş’ta ise Demirören’in taraftarı “şımarttığı” dönemlere denk düşüyor kulübün anahtarlarının Mendes’e verilme dönemleri. Julio Alves’i Atletico Madrid’in B takımında dahi tek maça çıkmadan 3milyon Euro’ya İstanbul’a getirmek başka nasıl açıklanabilirdi ki?
Önder Özen bu süreçleri bilen ve dışarıdan oldukça iyi gözlemleyen biri olarak önce bu değirmenin suyunu kısmak istemişti. Mendes’le ilgili pek bir tasarrufta bulunması gerekmedi, çünkü kulüpte kasanın durumunu en iyi bilenlerden biri de Mendes’di. Hali hazırda kulüp içinde bulunan futbolcuları haricinde pek bir ortalarda gözükmedi.
Mendes’den bağımsız olarak söylemek gerekir ki menajerler; Özen’in olduğu ortamda ellerini kollarını sallayarak antrenman ziyaretleri, futbolcu ile tesis içi kısa yürüyüşler ya da yöneticilerle tesislerde bir araya gelmeler konusunda sıkıntıya düşecekti. Ki onun olduğu ortamlarda dahi takım uçağına bir şekilde binebilen menajerlerin bu kısıtlamaları hoş karşılamayacağı bir gerçek.
Şimdi ne olacak peki? İş bilmez ya da iş bilen fark etmez, futbolun içinde menajer menajerdir; takımla yakından ilgilenecek, yöneticilerle iyi kötü ilişkiler kuracak ve transferde elini nereye atarsan bir bakacaksın altından bu menajer arkadaş çıkacak!
Önder Özen’in varlığı bunların önünde ufak da olsa bir engeldi!

-Siz Tanrı parçacığı mısınız? (Özen’e ilk basın toplantısında sorulan bir soru)

Önder Özen, büyük umutlarla gelmişti. Taraftarlar geçtiğimiz sezonun sonunu çok bekledikleri bir transfere, şampiyonluğa gün sayar gibi beklemişti. Bu da haliyle “belli çevrelerde” “belli rahatsızlıklara” yol açtı. Spor basınında da tetikçilik meşhurdur. Birinin vasıtasıyla soru sorma ya da birine şirin gözükmek için soru sorma sık sık rastlanan durumlardan. Erdoğan Demirören’in “nasıl girdim bu işe ya, kim için” diye telefonlarda ağladığı gazetelerinin birinde çalışan bir “basın emekçisi” sormuştu bu soruyu!
Basın mensupları Beşiktaş’ın tesislerinde kulübe futbolcu önermekten tutun da muhtemel hatta maça çıkacak 11’i rakip kulüp başkanlarına iletmeye kadar birçok meziyet sunmuşlardı. Yine kadro dışı kalan futbolcuların yakın dostları da çok şikayetçiydi Önder Özen’den. Bu nedenle bazı basın mensupları ilk cümlelerde bahsettiğim taraftarın gün saymasına eş değer şekilde gideceği günle ilgili papatya falları eşliğinde gün sayıyordu. Önder Özen’in gidişi biraz da bu “gazetecilere” yarayacak. Yine akıllarındaki oyuncuyu yönetime sunacaklar, belki yine takımın ilk on birini rakip kulüp başkanlarına iletecekler ve en muhtemel olanı da kadro dışı kalmış arkadaşlarını affettirebilecekler.
Zaten bu gazetecilerin içeriden haber alabildiği ve “özel haber” diye bize haber kakalamasında ön ayak olan yönetici dostları da vardır. O yönetici dostlarının istemediği , ricacı olduğu şeyleri yazmazlar; yine o yöneticilerinin istediği şeyleri de yazarlar. Gerçek olmasına doğru olmasına gerek yok, “siz bir yazın kamuoyu ne tepki verecek bakalım” diye bile yazdırılır çoğu zaman!
Kulüp medya sorumlusu pozisyonu ile ilgili bile yöneticilerin sunduğu isim ve Önder Özen’in sunduğu isim diye bir kriz çıkmıştı.
Özen sonrası bu alanda da yöneticilerin dizayn edeceği bir medya alanı olacak. Yöneticiler gazetede/televizyonda  görünmeyi çok severler. Onlarla yapılan kısa bir röportaj bile “prestijdir” onlar için. Çekilen toplu fotoğraflarda gözleri kapalı çıkmamalı, arka taraflarda kalmış olmamalı ve en önemlisi de başkana ya da yeni transfere yakın olmalılar. Bu tarz nazları da yine yakın dostları olan gazeteciler çekebilir sadece.

-Sistem buysa, biz bu sistemi yıkarız!

Son olarak şunu söylemek gerek, her ne kadar yıllardır bu futbol düzeninde olsa da Önder Özen sistemin hep bir şekilde dışında kalabilmiş bir profil çizdi. Menajerlere soğuk bakmasını kendi “geri kafalılık” olarak adlandırsa da aslında doğru olandı. Gittikçe endüstrileşen sisteme adapte olmak istemiyordu. Menajerlerin futbol unsurlarından birinin dahi önüne geçmesini kabullenemiyordu.
Yine sistemin ve otoritenin düdüğü olan hakemlerle de derdi vardı. Çalınan puanlara , şampiyonluk yarışında alınan yaradan çok futbolcularının emeği perspektifinden bakan Önder Özen bu çıkışı da yine bir hakem etkisi olan maçtan sonra yapmıştı.
Bunu genişletmek mümkün, yani sistem dediğimiz şeye yukarıda da saydığımız bir çok şeyi katabiliriz. Menajerler, basın, iş bilmeyen yöneticiler vs.
Önder Özen artılarının çok olduğu bir görev süresi geçirdi ve sistemi yıkmak adına umut aşılasa da çarkların buna kolay kolay izin vermeyeceğini gördü, gösterdi.
Şimdi iş biraz da Beşiktaş taraftarına düşüyor. Demba Ba transferi gibi gelebilecek birkaç isimle yeniden “şımart bizi başkan” seviyesine düşülürse hem Önder Hoca’ya hem de besledikleri o ümitlere yazık olur, ayıp edilir.

Evet sistem bu maalesef ve sistem buysa Önder Özenler de yine maalesef başarısız olmaya mahkum. Arsada güzel olan bir şeyi zaten borsaya endekslersen Önder Hocalara da pek yer kalmaz.