31 Mart 2013 Pazar

Avrupa Yolunda 1 Puan Daha

1999 yılındaki genel seçimlerden önce Mesut Yılmaz'ın tüm tutarsızlıklarına inat söylediği bir laf vardı
 o günün manşetlerine yansıyan, bugün bile göndermelerle yad edilen; "Avrupa'nın yolu Diyarbakır'dan geçer" diyordu. Meydandan yükselen tepki de, manşetlerdeki tezahürü de pek bir cafcaflı olmuştu bu sözün... Diyarbakır'dan 2002 seçimlerinde %4 alan Mesut Yılmaz ve partisinin o sözünü ne kadar yerine getirdiğine bir cevap olsa gerek...

Mart ayının kaba taslak bir gözlemle bugüne kadar hep sıkıntı ile geçirmiş olan Gençlerbirliği bu kez talihini terse çevirmiş ve Mart ayının sonuna kayıpsız olarak da gelmişti. 1 Mart'ta İBB beraberliği ile başlayan ay Kırmızı Karalılara Galatasaray ve Karabük galibiyetini de yanında getirmişti. İBB maçından sonra düşme ile arasındaki 3-4 puanlık puan farkı haber değeri taşırken , Karabük maçının ardında şehirde ve basında tam tersi şeyler konuşulmaya başlandı.

6. sıraya yerleşen takım, önündeki 4. ve 5. ile puan farkını kapatırken ardındakilerle de puan farkını açıyordu. Artık düşme gibi bir derdi kalmayan takım için yeni hedef üst sıralar diye genel geçer bir kavram olarak tanımlansa da kulüp tarafından, taraftarın açık açık istediği Avrupa Kupalarıydı.

Fikstüre bakıldığında son 5 hafta olarak epey zorlu bir finale hazırlansa da takım o maçlara gelene kadar önce Elazığ, Gaziantep ve Sivas maçları moral depolama işlevi görebilirdi. Ama öncelikli hedef düşme potasından kurtulmaya çalışan bunu da görece başarabilmiş Elazığ maçından galip gelmekti.

Avrupa'ya gitmek isteyen Gençlerbirliği için aslında Avrupa kısmı için tamam mı devam mı maçı da diyebiliriz kaba taslak bir ön görüyle. Yani Mesut Yılmaz vari bir şekilde "Avrupa yolu Elazığ'dan geçiyor" diyebiliriz.

Maç oldukça düşük tempo ile başladı. İki takımda birbirini yormak istemez bir futbol izletti. 17. dakikada Azo'nun harika ortasını Ante harika tamamlamasıyla Gençlerbirliği'nin 1-0 öne taşıdı. O dakikadan sonra ilk 45 dakikada ne Elazığ geldi, ne Gençlerbirliği gitti. Kanatlarda Zec ve Jimmy ikilisinden faydalanmaya çalışan Kırmızı Karalılar ileride Björn'ü çoğu kez yalnız bıraksa da göbekten Petrovic ile bu açığı kapatmaya çalıştı.

Elazığ ise Serdar, Sinan ve Aydın ile ileride etkili olmaya çalışırken arkalarında Sane ve Köksal da sıkıntı yaratma derdindeydi. Bu 5'li ilk yarı boyunca potansiyel tehlike olmanın ötesinde pek de bir şey yapamadı.

İkinci yarı ise oyun grafiği olarak Elazığ vites arttırınca kontrolü ellerine almaları da çok zor olmadı. Bu kez Elazığ ileri 5'lisi potansiyellerini sahaya yansıtma konusunda harekete geçince etkili pozisyonlar da arka arkaya geldi.

Gençlerbirliği ise önce Jimmy ve Artun ile oyunu dengelemeye çalıştı. İlk yarıda solda oynayan Zec bu değişiklik ile sağa geçerek solu Artun'a bırakırken sağ tarafta resmen kayboldu. Hiç bir pozisyonda figüran olarak dahi rol alamazken Artun solu hareketlendirmeyi başarabildi.

Sonraki değişiklik ile Petrovic yerini Doğa'ya bırakırken düşen orta sahayı hareketlendirmeyi hedefledi Fuat Çapa, burada büyük bir değişim olmasa da Petrovic'li orta sahaya göre başarılı da oldu.

Son değişikliği de ikinci yarı varla yok arası olan Zec'i çıkararak Hurşut'u oyuna alarak yapan Gençlerbirliği, üzerine yıkılan maçta ara ara tehlikeler yaratıyordu. Artun ile bir pozisyonda iki kez mutlak  gol pozisyonu yakalansa da Bilica ve Elazığ şansıyla pozisyon heba oluyordu.

86. dakikaya gelindiğinde de baskıyı arttıran Elazığ sonuca varıyor ufak bir şans yardımıyla da durumu eşitliğe getiriyordu. Bu dakikadan sonra baskıyı kuran taraf Gençlerbirliği olsa da artık bu skordan öteye bir şey olmayacağını hakemin son düdüğü ilan ediyordu.

Avrupa yolunda büyük bir yara alan takım, yine de avantajından çok da bir şey kaybetmedi. Özellikle önündeki iki takım ile Ankara'da oynayacak olmasının avantajını düşünürsek. Kasımpaşa ve Bursaspor Ankara'ya gelerek puan arayacaklar. O maçlardan alınacak 6 puan burada kazanılan 1 puanı altın değerinde bile kılabilir.


Maç özelinde ve sonrasındaki olanlara değinecek olursak...Taraftarların sosyal medyada anlamsız bir linç kampanyası başladı son düdükten itibaren, 1-0 bittiğinde oldukça memnun olarak "Avrupa" hedefi üzerinden zafer sarhoşu tivitler, yorumlar görebileceğiniz taraftarlar, önce Fuat Ç.' ye ardından Cem Can'a yapmadıkları eleştiri kalmadı. Bu eleştirilerden nasibini haftalardır niye oynamıyor dedikleri Artun da nasibini aldı.

Artun özelinde konuşacaksak, Türkiye'nin gelecek yıllardaki en iyi forvetlerinden biri olabilecek bir değerden bahsediyoruz. "Niye oynamıyor" diyeni anlayabilirim, ama oynadıktan sonra ilk hatasında ona küfür edilmesini anlayamam. Atabey çıksın A takıma goygoyu yapanlar da çıktığında ilk hatalarında küfrü basacaksanız o da çıkmasın.

8 Mart'taki Galatasaray galibiyetinden sonra yere göğe sığdıramadığınız hoca ile bu maçtan sonra "istifa" dediğiniz hoca aynı hoca desem yüzünüz bile kızarmaz o kısma hiç girmeyelim.

Ortada hayati bir kayıp yok, haftaya içeride alınması gereken hayati bir 3 puan var. Galibiyet gelmese bile çok da mühim şeyler olmadı hiç....

"Deplasmana gittim cefa çektim" diyen "parasını verdim aldım" küstahlığına ulaşmış taraftarlar değil sevinçte ve kederde yanında olması beklenen taraftar zaten. Zafere kadar daima demiştim Galatasaray maçından sonra hala farklı yerde değilim. Avrupa olmaz üst sıralar olur, üst sıralar olmaz orta sıralar olur...Fark eder mi?

Haftaya yorumlarda asıp kesenlerin, deplasmana gittim diye kredi kartı numarası okutanların konuşması gereken bir Gaziantep maçı bekliyor hepimizi...

30 Mart 2013 Cumartesi

Rıza Hoca...

9 Haziran 2007 Kenan Başaran soruyor; "Beşiktaş'tayken bazı futbolcular tarafından sabote edildiğiniz öne sürüldü..." Rıza Çalımbay cevap veriyor; " Öne sürülen isimler Sergen, Tümer, İbrahim, Tayfur hepsi de çok iyiydi. Sadece onlar da değil futbolcuların hepsi her şeyini veriyordu."

Bugüne uyarladığında bugün o koltukta oturana sorulsa cevabı hepimiz az çok biliyoruz değil mi? Niang menemeni hak etmiyor, Oğuzhan etrafına dikkat etsin, Sinan'ı psikolojisi bozulmasın diye 37'de çıkardım diyen adamdan bahsedince kestirebiliyorsunuz az çok ne diyeceğini...

Hadi güzel de bir haber verelim, o röportajda Rıza Hoca şunu da söylemişti; "Beşiktaş’a döneceğim ama bu yönetimle değil (Demirören Yönetiminden bahsediyor). Hocalıktan sonra arkadaşlarımızla oturup konuşacağız başkan olmak için. Futbolun içinden gelenlerden iyi başkan olur. Arkası temiz, lekesiz insanlardan iyi bir ekip kurmak gerek." 

İtirazı olan çıkar mı?

28 Mart 2013 Perşembe

Vleminckx ve Transfer İhtimalleri Üzerine...

"Evet belki her maç oynamak zor bir şey ama artık zamanı geldi. Oynamak istiyorum"

Devre arası transferler nokta atışı olduğu takdirde geldikleri takımı bir üst kademeye taşıyan yeni isimler olarak tarihe kendilerini not düşürebiliyor. Benim aklıma gelenler, Nobre - Fenerbahçe, Ernst - Beşiktaş, Necati - Galatasaray isimleri oldu ilk seferde. Ama derinlemesine bir araştırma yapacak olursak epey çıkacaktır. Geçen sezon mesela Gekas'ın Samsunspor'da yaptıkları da mükemmel işlerdendi.

Bu sezon da Drogba, Sneijder, Niang, Webo gibi isimler basında büyük yer tutarken basının "küçük" takımları da kendi güçlerince transferler yaptılar. Gekas yine sahalarımıza teşrif ederken Gençlerbirliği de bol seçeneği var gibi gözüken ama incelendiğinde az seçeneği olan hücum hattına Vleminckx'i getiriyordu.

Geldiği dönem ki Twitter geyiklerini alt alta dizsek kimse golcülüğünden, tekniğinden değil isminin yazılış ve söylenişinden konuşuyordu. CV'sine gol krallığı eklemiş bir futbolcu olsa da aynı zamanda geldiği isimlerin yanında pek esamesi okunmadı.

Geldiği ilk gün kaba taslak baktığımızda; Lekic var, Zec var, Artun var hatta Ekhigo bile var derken aslında 17 maçta 25 gol atmış bir takımdan bahsediyorduk. Az gözükmese de bu rakam Lekic'in 2, Zec'in 2, Ekhigo'nun 0, kupa golcüsü Artun'un da 0 golü vardı. Hücum oyuncularının ligdeki gollere 4 gollük katkısı ile Gençlerbirliği ilk yarıyı kapatmıştı yani.

Lige Antalya maçı ile başlayan Björn Vleminckx  henüz ilk maçında bu rakama erişirken, rakibin kendi kalesine attığı golde de presiyle yardımcı oluyordu. Bu sefer isminin söylenişi ve yazılışı zor geyiklerine attığı gollerin de geyiği ekleniyordu. Basının ilgisi de bir anda Vleminckx ve Gençlerbirliği'ne kaymış hatta Fuat Hoca çareyi antrenmanları basına kapatmak da bulmuştu.

Herkesin "nereden bulmuşlar" dediği Avrupa'nın göbeğinden gelen Björn, sadece kiralama bedeli ile kadroda yer alıyordu. O kadarı da siyasi jargonla diyelim "bölgeyi iyi bilen" Fuat Ç. 'nin başarısı tabi.

Gollerine bir kaç hafta ara verse de yakaladığı pozisyonlar, çevresindeki arkadaşlarına sağladığı boş alanlar olarak düşünüldüğünde Björn iyi maçlar çıkartıyordu. Maçları 2-3 dakikalık özetlerden takip edenler "geldi ilk maçında 4 tane attı öyle de bitirir sezonu" diyerek bilgilerini konuştursa da Björn MİY maçında tekrar hatırlattı kendini. Harika hava hakimiyetinden enstanteneler sunduğu maçta kafa golüyle bir hatırlatma yapıyordu.

Asıl hatırlatmayı da 3 İstanbul büyüğünden başka maç izlemeyenlere Galatasaray maçında tanıtımını da ekleyerek yapacaktı. Galatasaray'ı Eboue'nin bakışları arasında gönderdiği kafa vuruşu ile deviren "De Koning ", maç içinde oyun zekasından da kesitler sunuyordu.

Ertesi hafta Karabük maçında da  90. dakikada attığı gol ile galibiyeti getiren Björn milli maç arasının da verdiği habersizlik ile basında transfer başlığı adı altında haber oluyordu. Önce Beşiktaş ile anılan Björn şimdilerde ise Trabzonspor ile anılmaya başlandı.

9 maçta 7 gol atmış bir de kiralık bir futbolcu ise basının hakkıdır "haber uydurmak". Onlar da bu hakkı sonuna kadar kullanıyorlar.

Bu haberlerin kaynağı olarak Belçika basını gösterilse de, Belçika basınını okuduğunuz da kaynak Türk basını oluyor. Bu iki kulüpten herhangi bir bilgi ya da yalanlama yapılmamış olsa da hiç bir şey net değil. Tolunay Kafkas'ın ağzından yazılanlarla "bezenmiş" haberler şimdilik pek bir gerçeklik ifade etmiyor.

Öte yandan Gençlerbirliği'nde de bonservisin alınması yönünde bir girişim bulunuyor. Medyaya konuşan Cem Onuk opsiyonun kendilerinde olduğunu vurgularken, 2M gibi bir paranın çok olduğunu indirmeye çalıştıklarını söylüyor. 2M Euro Gençlerbirliği gibi bir kulüp için yüksek bir meblağ gibi gözükse de söz konusu oyuncu attıklarıyla, kazandırdıklarıyla bir kantara vurulduğu zaman kaba taslak "Fotomaç hesabı" zaten 4M TL gibi bir paradan bahsediliyor getiri olarak.

Öte yandan basında 90'lar havası estiren Fanatik de İlhan Cavcav'ın 2'ye alıp 4'e satacağından bahsetmiş. Evet kulüplerimiz biraz kötü yönetilir, borç batağındalar vs. ama 2M alamadığı adama da 4M vermezler diye düşünüyorum. Ya da bu tamamen benim iyi niyetim...

Ama ben çıkıp da Trabzonspor'un, Beşiktaş'ın 2'ye alamadığı adamı, 4'e alacaklarını hiç sanmıyorum. Ki ciddi bir şekilde şu an için ilgilendiklerini de sanmıyorum!

Gençlerbirliği'nin alıp alamayacağı şu an için net olmayan başka bir şey ama Fuat Çapa'nın söylediği kısaca şu "Eğer iki kulüp anlaşırsa Vleminckx'in gönlünün burada olduğunu biliyorum".

Vleminckx ligde son 8 haftaya girerken Kırmızı Karaların en büyük silahı olacak, Avrupa hedefinde de en büyük destek... Kaldığı takdirde de bir daha ki sezon için Gençlerbirliği'nin hedef belirleme aşamasındaki en büyük etken olacak, giderse yeri onun ayarında bir forvetle doldurulmadığı sürece.

Ankara'da hayaller şimdiden kuruluyor aslında bencillik yapmadan onun da hayallerine uygun bir şekilde; Vleminckx Avrupa Kupası ilk turunda bir Belçika deplasmanında rakibine tıpkı Karabükspor'a yaptığı gibi 90'da atıyor golünü ve turu getiriyor. Çok da uzak gözükmüyor belki ama o kadar da yakın değil gibi...

İlk geldiğinde tam da yazının girişinde olan cümleyi söylemişti bize ne kadar futbola aç olduğunu kanıtlarcasına "Evet belki her maç oynamak zor bir şey ama artık zamanı geldi. Oynamak istiyorum..." Bize zamanı geldiğini kanıtladı, bunun için bile şimdiden teşekkürler...


26 Mart 2013 Salı

U-18 | Gençlerbirliği 4-1 Galatasaray

Hafta sonu gençliğin katili OSYM'nin iki yılda bir değişen sistemi ve sınav adı nedeniyle Salı gününe ertelenen U18 maçında Gençlerbirliği, Galatasaray'ı evinde ağırladı. Maç U18 maçı için düşünüldüğünde yoğun bir taraftar önünde oynandı. A2 teknik direktörü Veyis Kanber ve tüm A2 takımı maçın tamamını izlerken maçın büyük bir bölümünü Fuat Çapa, Edward Sturring ve Mustafa Gürsel de kenardan izledi. Maça Gençlerbirliği; Burak, Okan, Tuğberk, Mefayir, Ersel, Recep, Emre (Niyazi) , Bekir, Tuğrul (Şervan),  Mustafa (Cemilcan) , Batuhan (Sezer) kadrosuyla oynadı.

Galatasaray ise Birkan, Enes, Ömer, Emre, Erhan, Batuhan Ergün, Mehmet, Tunahan, Samet,Uygar ve Batuhan Öztürk ilk on biriyle başladı.

Maç gol ile başladı desek yeridir. Santra ile rakip kaleye gitmeye çalışan sarı kırmızılı oyuncular topu kaptırınca Gençlerbirliği savunması uzun oynadı ve topu Tuğrul ile buluşturdu. Tuğrul ceza sahası dışında güzel bir kontrolden sonra attığı şut ile kalecinin üzerinden topu ağlarla buluştu. 1. dakikada 1-0'a gelen maç rakibin de tüm taktik planın alt üst etti.

İlk yarı boyunca yüklenen taraf olan Galatasaray bir türlü Gençlerbirliği orta alanı ve savunmasını geçemezken, Gençlerbirliği de Batuhan, Mustafa ve Tuğrul ile hızlı çıkmanın peşindeydi. Etkili olan bir taraf olarak ibrenin kimseye dönmediği ilk yarıda savunmalar ön plana çıktı.

İlk yarıdan bir kaç not söylemek gerekirse, Batuhan'ın hava toplarındaki dikkatsizlik gözüme en çok çarpanlardan oldu Gençlerbirliği adına. Fiziğini kullanamayan Batuhan her seferinde Galatasaray'ın sol beki olan Erhan'a faul yaptı. Erhan da bu darbelerden sonra sakatlanarak kenara gelmek durumunda kaldı ilk yarı sonunda.

Bir başka olay da Galatasaray teknik direktörünün ayıbıydı. Maçı izleyen herkesin kulaklarına gelen ve rahatsız olduğu meselede hoca forveti Batuhan Öztürk'ü "hakemle konuşma işine bak daha ayağında top tutamıyorsun, kafanı kırarım senin düzgün oyna" diye uyarıyordu. Ardından gelen pozisyonda Batuhan bir de ayağından kaçırınca topu "sen bunları tut önce" diyerek tekrar uygunsuz bir şekilde azarladı. Kenardan gelen uyarıdan farklı bir şeydi bu benim gözümde. İzleyen taraftarların da ortak kanısı olacak ki "kafanı kırarım" kısmından sonra herkes "yavaş hoca" diye sahaya bağırmaya başladı. Üslup, tarz gibi meseleye girmeden o lafı ettiği çocuğun psikolojisini bir düşünmek lazım. Zaten ilk yarı bittiğinde de Batuhan'ı kenara aldı.

İlk yarı 1-0 biterken ikinci yarıda oyun daha dengeli bir şekilde ilerliyordu. 54. dakikada sol çaprazdan serbest atış kazanan Galatasaray, maçın Galatasaray adına en iyisi olan Samet'in ortasında Emre'nin iyi yükselmesiyle golü buldu.

Bundan sadece 5 dakika sonra Gençlerbirliği'nde oyuna sonradan giren Şervan sıfıra inerek içeriye yerden ortaladı, Batuhan ceza sahasında buluştuğu topu dışarı çıkardığında Bekir'in ceza sahası dışından şık aşırtmasıyla durum 2-1'e geldi. O dakikaya kadar maçın en çok koşan, emek veren ve çabalayan oyuncusu konumunda olan Bekir bir anda maçı eline aldı ve adeta yıldızlaştı.

Orta sahada attığı pasların, yaptığı koşuların işlevi değişen Bekir 74. dakikada savunmadan atılan uzun topta Galatasaray savunmasının arkasına sarkarak önce kafasıyla önüne attığı topta ikili mücadelede de yıkılmayarak ayakta kaldı ve küçük bir dokunuşla topu kalecinin altından ağlara yolladı.

Oyunun kontrolünü tamamen eline alan Gençlerbirliği kimi zaman kontrayla kimi zaman da sete set hücumlarda rakip kaleyi yokluyordu. Yine öyle bir kontra anında oyuna ikinci yarıda giren Niyazi aynı Bekir gibi topu kafasıyla önüne düşürdü, hızıyla iki savunmacıdan sıyrılarak, ceza sahasına girer girmez sağ çaprazdan sert vurdu ve topu ağlara gönderdi. Hem Niyazi'nin fizik yapısı hem golün giriş-gelişme-sonuç bölümlerini göz önüne getirince tam bir Saviola golü diyebilirim bu gol için.

4-1'den sonra rölantiye alan Gençlerbirliği kalesinde arka arkaya pozisyonlar gördü. Uygar'ın sağ çaprazdan vuruşunda kaleci Burak başarılı olurken kornere giden pozisyonda ikinci yarıda oyuna giren Melih iyi yükseldi ama bu kez de top direğe çarptı.

Bu pozisyondan bir dakika sonra yine kaleci ile karşı karşıya kalan Galatasaray hücumcuları yine Burak'ın maharetli ellerinden kurtulamadı ve maç 4-1 tamamlandı.

Maçta gözüme çarpan bir kaç isim Gençlerbirliği'nde; Bekir ve Recep, Galatasaray'dan ise sol kanat oyuncusu Samet oldu.

Bekir orta sahada ilk yarıdaki sade göze batmayan futbolu ikinci yarıda da yıldızlaşan oyunuyla galibiyette büyük bir katkısı oldu. 2 gol ve sayısız isabetli pas ile bitirdiği maçta orta sahanın tek hakimiydi.

Recep ise anladığım kadarıyla daha çok ön libero olarak görev alıyor. Çok sade oynuyor ama çok iyi iş çıkartıyor. Orta sahayı sık geçmiyor ama rakibin de bir çok atağını daha orta sahadaki yarım daireyi geçmeden durduruyor. Hırslı futbolu, istekli oyunu ile beğeni topladı.

Galatasaraylı Samet ise sol kanatta tek başına ayakta kalmaya çalıştı desek yeridir. Golün asistini de yapan Samet tekniği ve oyun bilgisiyle kişisel olarak gelecek vaat ettiğini gösterdi.

Gençlerbirliği aldığı galibiyet ile bir üst sırasında bulunan Galatasaray'ın önüne geçerken Trabzonspor'un şampiyonluk için arayı açtığı ligde Gençlerbirliği 49 puanla 8., Galatasaray 48 puan ile 9. sırada yer aldı.

24 Mart 2013 Pazar

Mekloufi ve "Süreç"

Cezayir'in Fransa'nın vilayetinden sayıldığı günler... O zamanlar şimdi Ortadoğuda demokrasi abiliği yapan Fransa'nın  en kanlı günleriydi.

Fransa'da futbol hiç kesintisiz haliyle devam ederken, Cezayir kökenli futbolcular da bu takımlarda yer bulabiliyordu. Fransa Milli Takımına yükselmişlerini görmek de mümkündü. Sokaklarda çocuklar onların isimleriyle inleterek top peşinde koşuyor, onlar gibi futbolcu olmanın hayaliyle yanıp tutuşuyordu.

Olimpik Marsilya kalecisi Abderrahman Ibrir, Monacolu savunmacı Mustafa Zitouni, Monaco forveti Abdelaziz Ben Tifour, Toulouse forveti Said Brahimi ve St. Etienne’li Raşid Mekloufi... Bu 5 arkadaş da dönemin en popüler oyuncularındandı. Özellikle Zitouni ve Mekloufi Real Madrid'den teklif almış iki oyuncu...

Hikaye asıl burada başlıyor... Mekloufi "Franco'nun takımından teklif almak ağrıma gidiyor" dedi... Dedi ve saymış olduğum diğer isimlerle birlikte Fransa'da futbol adına ne varsa terk ederek Cezayir'deki bağımsızlık ordusunun saflarına katıldı. Silahıyla destek veremedi belki ama o da arkadaşlarıyla en iyi yapabildikleri şekliyle yani futbollarıyla destek verdi mücadeleye. 17 farklı takım ile dostluk maçı oynadılar, bu 17 takıma da Cezayir'in mücadelesinin haklılığını anlattılar, öğrettiler. Ona futbolun Frantz Fanon'u desek abartı olmaz sanırım...

Tabi Fransa büyük bir şok yaşıyordu. Milli Takım oyuncuları "terörist" Cezayir saflarına katılmış ve artık onların düşmanı olmuştu. Cezayir'in mücadelesine "teröristlik" denir mi demeyin. Deniyor işte, kendi teröristlerinize bakarak bunu bulmanız da ayrıca mümkün zaten! 

Futbolun ve bilumum güzel duygunun katili FİFA yine iş başındaydı. Mekloufi ve arkadaşlarının takımı ile maç yapacak takımlar büyük yaptırımlarla karşılaşacaklarına dair FİFA tarafından tehditler alıyordu. Ama bunu pek sallayan da olmadı o dönem için. Avrupa Kupalarına katılamamak, finansal fair play gibi karın ağrıları asıl meseleyi es geçmek için yeterli bencillikler değilmiş demek...

Cezayir'in bağımsızlık mücadelesi meşruluğunu tüm dünyada kabul ettirirken bu takımın etkisi hiç de az değildi. Fransa'ya bile onlar anlatmıştı bu meseleyi, ülkeyi terk edişleriyle...Bağımsızlık On Biri verdikleri bu takımın tüm oyuncuları eşsiz bir maceraya atılmış ve başarılı olmuşlardı. Futbol artık ikinci plandaydı. Mekloufi de "artık profesyonel bir futbolcu değilim ama tam anlamıyla bir devrimciyim" diye özetliyordu içine düştüğü durumu...

Sonraları Mekloufi İsviçre'de Sevette'de de top koşturdu. Ama Fransa'ya dönmesi pek de söz konusu gözükmüyordu. Olmaz denen oldu ve ateşkes imzaladıktan, bağımsızlık tanındıktan sonra St. Ettiene onu yeniden kadroda görmek istediğini söyledi. Yarım bırakılan bir kaç iş vardı Fransa'da, dönmek gerekti. 

En sevdiği renkleri sorsak muhtemelen yeşil beyaz derdi. Cezayir'in bayrağı, St. Ettiene'in renkleri yani yeşil beyaz... St. Ettiene ile ikinci bir maceraya atılmış ve kısa süre sonra 2.lige düşen takımda yer almıştı. St. Ettiene 2.lige düşerken Nedved'den ilhamla "futbolcular gitmiş adamlar kalmıştı". O adamların içinde de Mekloufi en başta geliyordu. Tekrar takımı ile birinci lige dönerken kupa da onun ellerinde göğe doğru yükselmişti zaten.

Daha sonra futbolu Bastia'da bırakırken Fransa Milli Takımında 4, Bağımsızlık On Biri'nde 40 Cezayir Milli Takımında da 11 maçlık bir kariyer bırakıyordu geride... 

Futbol asla sadece futbol değildir hikayesinden öte şeyler anlatan bir hayat hikayesi, futbol hikayesi bu... Bir Mekloufi'miz olmadı, olacak galiba dediklerimiz ise ertesi gün yalanlama yayınladı. Ne yapalım Mekloufiler'siz bir ülkeden de ancak bu kadar mı diyelim kendi hikayemize?.. "Sürecimize" başka da bir şey denk düşmüyor sanırım... Elden gelen tek şey Mekloufiler'in var olabildiği bir futbol hayali ile seyrimize devam etmek!

23 Mart 2013 Cumartesi

Deplasmana Yasak, Ev Sahibine Uzak...


Ankara’ya yeni stat “müjdesi (!)” verilmesinin ardından Ankaralılar yeninin sevincinden çok farklı kaygılarla karşıladı haberi.  Stat müjdesinin 19 Mayıs’ın tarihi ve merkeziliğini hiçe sayarak şehir merkezinin uzağına yapılması başta 19 Mayıs müdavimleri olmak üzere pek çok kesimden tepki topladı.

Futbolun hayat koşuşturması ya da farklı sosyoekonomik nedenlerden dolayı hala televizyon seyirci kitlesinden kurtulamamış olmasının handikapları yaşanmaya devam ederken; statlara gelen az sayıda futbol seyircisinin de bu ve benzer nedenlerle statlara küstürülmesi ya da uzaklaştırılması atılan olumlu adımların da boşa çıkarılması olacak.

İlhan Cavcav’ın eleştiri mahiyetinde söyledikleri tam da buraya denk düşüyor; “Stadın şehir merkezinden 30 kilometre uzakta bir yere inşa edilmesi Ankara futboluna bir katkı sunmayacaktır. Ben futbolu 19 Mayıs’ın toprak dış sahalarında top oynayarak, tribünlerinde maç seyrederek sevdim. Şimdi stadyum söylendiği gibi şehir merkezinden 30 kilometre uzağa yapılırsa İstanbul’daki Olimpiyat Stadı’nda olduğu gibi insan sesi değil rüzgar sesi duyulur. Ömrümün neredeyse 60 yılını stadyumlarda geçirdim. Seyircisiz futbol olmaz. Bu yüzden bütün yöneticilerimizden bir ricam var, futbolu şehirden uzaklaştırmasınlar”

Yine CHP milletvekili Ankaragüçlülüğüyle bilinen Aylin Nazlıaka da soru önergesi verdi bu tarz konularla ilgili ama ne yanıtlayan var ne dikkate alan? 

Farklı ülkelerdeki uygulamalara baktığımızda Cavcav’ın söylediğinden farklı şeyler söylememiş idari yöneticilerle karşılaşıyoruz. Statların şehirlerde kolay ulaşılabildiği, ulaşım sisteminin statlara çıktığı , merkezi konumları dikkat çekiyor.

Birkaç ülkeden örneklerle aktarırsak meseleyi, futbolun beşiği denilen İngiltere’de Liverpool şehri iki büyük stada ev sahipliği yapıyor. Liverpool FC’nin Anfield Road ve Everton’ın Goodisson Park stadı neredeyse birbirini görecek derecede yakın olmalarının yanında şehrin tam anlamıyla merkezine oturtulmuş durumdalar. Liverpool resmi sitesinde “ulaşım” başlığı altında “Anfield Road’a gelmek oldukça kolaydır. Sık otobüs seferlerinin yanında farklı yollarla da gelinebilir” diye belirtiyor. Tren istasyonuna da yaklaşık 2 mil olarak belirtilen uzaklık yaklaşık 3 km’ye tekabül ediyor. (http://www.liverpoolfc.com/travel )

Goodison Park’a ise bir çok otobüs seferinin yanında tren istasyonuna uzaklığı sadece 1 mil yani 1,6 km! (http://www.evertonfc.com/tickets/by-bus-or-train.html )

Manchester şehrindeki Old Trafford , adından da anlaşılacağı gibi Manchester’ın Trafford semtinde ikamet ediyor. Trafford şehir merkezine sadece 3 km uzaklıkta… Ve tek tek sayamayacak kadar çok otobüs  seferi ulaşımının yanında metrolink adı verilen metro sistemiyle stada kadar gidebiliyorsunuz. (http://www.blogunited.co.uk/club/old-trafford/public-transport


Fransa’da Parc de France stadyumu da yaşattığı tarihi olayların ve kapasitesinin yanında ulaşım kolaylığı ile ön plana çıkıyor. Tepeden bakıldığında şehrin ortasına kurulmuş bir yapı olarak göze çarpan stat otobüs seferleri olduğu gibi diğer saydığımız statlar gibi metro ulaşımıyla da şehirle iç içe geçmiş durumda.  (https://maps.google.com/maps?f=q&hl=en&geocode=&time=&date=&ttype=&q=&ie=UTF8&ll=48.92448,2.360194&spn=0.003179,0.007231&t=k&z=17&om=0 )

Camp Nou ise şehir dizaynının üst seviyede olduğu Barcelona’da   stat şehrin 5 km. uzağında. Metro istasyonundan ise sadece 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesi ile bu futbol mabedine ulaşabiliyorsunuz. Sadece bu mabede de değil aynı zamanda  8500 kapasiteli kapalı bir spor salonu ve Barcelona B  takımının maçlarını yaptığı statta burada bulunuyor. (http://www.stadiumguide.com/noucamp/ )

Bernabeu  Stadı da Madrid’te iş ve ticaret bölgesinde yer alıyor. İnsan ve ziyaretçi sirkülasyonun çok olduğu bir bölgede kurulan stat metro ile ulaşımı en kolay statlardan biri. Otobüs hatları da sık bir şekilde stat yolu üzerinden seferlerini tamamlıyorlar. (http://www.stadiumguide.com/bernabeu/ )

Görüldüğü gibi Avrupa’da yüksek beğeni toplayan statlar tarihi maçlarının yanında kolay ulaşımlarıyla da göz kamaştırıyor desek şu anki stat karmaşasında abartı olmaz. Türkiye’de şehir dışına konuşlanmış statlarda maç oynatma sistemi birkaç kez denenmiş ve başarısız olmuşsa da tuhaf bir şekilde bu ısrar devam ediyor.
Öncelikle Olimpiyat Stadı ile başlayan seyirciye uzak futbol anlayışı birkaç bin kişinin ancak gittiği bir stattan öteye götürmemişti devasa yapıyı.  Galatasaray şampiyonluk parolası ile başladığı sezonda  77000 kişilik statta,  gelen başarısızlığın etkisi olsa da asıl olarak ulaşım zorluğu ve imkansızlığı damga vuruyordu seyirci rakamlarına.

Yine çok değil geçtiğimiz sezon Antalyaspor Mardan Stadında boş tribünlerde kısıtlı sayıda taraftara oynamıştı.  Mardan Stadı şehrin dışında olmasının yanında hiçbir ulaşım ağı yoktu. İki arabanın dahi karşılıklı geçemeyeceği bir yol üzerinden gidilen stat yolu gidenlere de eziyet oluyordu. En basitinden akşam 19:00 maçından dönüş tam anlamıyla eziyetin öbür adıydı. Ama bu sezon şehir içine gelen takım hem Mardan ile boy ölçüşemeyecek dolulukta hem de takım şehir bütünleşmesi adına çok daha olumlu bir hava oluşturuyor.

Bir yandan Avrupa’dan örnekler öte yanda sonda değindiğimiz “Made in Turkey” yöntemleri… Başarısızlıkta ısrar anlamına gelen şehir dışına taşınan statlar aynı zamanda hafta içi harçlık biriktiren öğrencinin bir bilet parası da yola vermesi demek oluyor; ya da onu denkleştiremeyip maça gidememesi…  Asgari ücretle çalışan işçinin aylık yol parasına bir de maç yol parası eklemesi demek oluyor. Akşam 5’te mesaisi biten memurun “Kızılay’da arkadaşlarla biraz oyalanayım stada geçerim” rahatlığını terk edip “işten yarım saat daha erken çıkabilir miyim” telaşı alacak. En önemlisi de iki hafta üst üste stada gitmeyen insanın uzaktan kumanda alışkanlığı edinmesi olarak tribünlere yansıyor. 

Taraftarın gol sesinin olmadığı futbolcunun gol haykırışının yankıyla kendisine geri döndüğü bir futbol komedisinden başka bir anlamı olmasa gerek şehir dışı meselesinin. Statların son hali artık deplasman taraftarına yasak ev sahibi taraftarına uzak… 

Futbolcu Simsarları Gider Futbol Başlar: Elazığspor

Geçen sezon Bank Asya'da  ligin 27. haftasında Elazığ lider iken arka arkaya gelen 3 maçlık puan kaybı serisi Hüsnü Özkara'nın işine son verilmesine neden olmuştu. Elazığspor büyük bir risk alarak bitime sayılı haftalar kala hocasını değiştirmiş yerine de tartışmalı bir isim olan Bülent Uygun'u getirmişti.

Eğer ki takım lige çıkarsa başına neler gelebileceğini herkes az çok tahmin ediyordu. Hazır takımı lig ikincisi olarak Süper Lig'e çıkaran Bülent Uygun herkesin beklentisine yanıt verip küçük bir transfer rekoru denemesi  yapıyordu.

Elazığ bu sezon toplamda 21 oyuncu ile mukavele imzaladı. Bu sayı Buca'dakine de , Eskişehir'dekine de çok benziyordu. Ama Uygun'un klasikleşmiş çuvalla oyuncu hamlesi pek işe yaramadı ligin genel seyrinde...Her zaman olduğu gibi!


Stat sorunuyla başlanan ligde seyircisiyle ilk kez 7. haftada Akhisar beraberliği ile buluşan Elazığspor, bu süre zarfında ligde sadece 2 puan toplayabildi. Bu iki puanı da Fenerbahçe ve Bursaspor ile berabere kalarak aldı.  7. haftada Akhisar beraberliğinin ardından pabucun pahalı olduğunu anlayan Uygun getirdiği oyuncularla yeni bir ekip kurduğu Elazığ'dan istifa ediyordu. Bu aşamada tüm sorumluluğu üzerine alan Uygun, sağa sola teşekkür ederek ayrılıyordu. Bunun içinde de sağ duyulu şekilde haber yapan yorum yazan basın mensuplarını da katmıştı. Bunun nedeni de; bir basın mensubu ile girdiği tartışmada sarf ettiği şu sözler "Burası Elazığspor, her şey ortaktır. Elazığspor'u desteklemek mecburiyeti vardır. Sonunda eleştireceksek beni eleştirirsiniz ama eleştiri dozunu da bilerek, yerinde üslubunda tarzında. Sonra ben de bir eleştirirsem adamın aklını alırım. Anladın mı? O anlamda da eleştiri yapanın da aklını alırım. Çünkü onun aklını alma hakkına da sahibim."


Ardından gelen düşme hattının tehlike anında camı kırarak aklına gelen Yılmaz Vural oldu. İlk maçında Ordu deplasmanında 2-2 berabere kalan Elazığ, Eskişehir beraberliği ve deplasmanda Gençlerbirliği galibiyeti ile moral bulmaya başlıyordu. Kupada Pendik faciası diyemeyeceğimiz göz göre göre gelen bir mağlubiyetin ardından içerideki Kayseri hezimeti işlerin hiç de kolay olmayacağını gösteriyordu.

Ligin ilk yarısı tamamlandığında Elazığ 16 puan ile 16. sırada yer alıyordu. Oynadığı futbol zaman zaman ümit veriyor zaman zaman da taraftarlarını kahrediyordu. Aslında klasik bir Yılmaz Vural takımı olma hüviyetine sahip olmuştu.

Ligin başlangıcında olduğu gibi Fenerbahçe'den yine beraberlik koparan Elazığ 27. dakikada yakaladığı 2-0'ın avantajını koruyamamaya yanıyordu. Ardından gelen Trabzonspor galibiyeti, Kasımpaşa beraberliği Beşiktaş ve Bursa mağlubiyeti ile sekteye uğrasa da Elazığ emin adımlarla ilerliyordu. Hayati derecede öneme sahip olan önce Antalya galibiyeti ardından da küme düşme hattındaki rakipleri olan Akhisar ve Ordu galibiyetleri 3 haftada 9 puana ulaşmasını sağlarken son haftada Eskişehirspor ile berabere kaldı.

Ligde 14. sıraya konumlanan Elazığ hiç bir şey garanti olmasa da rakiplerinden aldığı puanlar ve galibiyetler 34. haftada hayat kurtaracak cinsten olabilir. Geride kalan maçlar ise;

Gençlerbirliği
Kayserispor (D)
İBB
Galatasaray (D)
Karabükspor
MİY (D)
Gaziantepspor (D)
Sivasspor

Fikstüre bakıldığında genel itibariyle rahat takımlarla oynayacak ilk periyotta Elazığ, ardından yine düşme hattını yakından ilgilendiren maçlara çıkacak. Önce evinde Karabük ertesinde Mersin ve Antep deplasmanına gidecek. Bu 3 maç belki de kimin düşüp kimin kalacağını belirleyen maçlar olacak. Elazığ kendini belki de Mersin deplasmanında dahi düzlüğe çıkarabilir. Ama yakalanacak bir mağlubiyet serisi işleri tam tersine de çevirebilir.

Düşme hattını yakından ilgilendiren maçların yanında bir gözü yukarılarda Avrupa kupalarında olan Gençlerbirliği-Kayserispor maçları ve şampiyonluğa oynayan Galatasaray maçları ise onlar için ne koparsak kar mantığıyla oynanacak muhtemelen.

Şimdiden gelecekleri hakkında kesin bir kanıya varmak mümkün değil ama en azından diğerlerine nazaran umut olarak biraz daha öndeler. Bülent Uygun faciasını yaşamasalar muhtemelen şu an ligde kalmış bir takımdan konuşuyor olabilirdik. Ama futbolcu simsarı hoca tercihleri onları buralara sürüklese de Yılmaz Vural bakalım geçmiş tecrübelerinden hangisi için tarih tekerrürden ibarettir dedirtecek.

Artık futbolumuz için yeni bir teknik direktör tarzı oluşmuş durumda... Uygun gelir önceki takımı dağıtır transfer rekorları kırar, sezon başında istifa eder ve yerine gelen hoca bu olanlara rağmen başarılı olmaya çalışır...

Sırf bu nedenle bu takımın gerçek performansını görmek adına Elazığ'a bir sezon daha şans verebiliriz futbol seyircileri olarak.

22 Mart 2013 Cuma

Gitmek mi Zor, Kalmak mı? : Akhisar'ın Direnişi

(Şampiyonluk kutlamalarından)

Peri masalı 2009-2010 sezonunda başladı desek yanlış olmaz. Manisa şehrinin 160 bin kişilik nüfusuyla küçük bir ilçesi olan Akhisar'ın ilerleyen bir kaç yılda Ege'nin süper ligdeki tek temsilcisi olacağını eminim kimse tahmin etmiyordu.

2010-2011 yılında bir ayağı aksak olan lig Ankaraspor saf dışı kalınca 17 takımla oynanmıştı. Akhisar da o sezon ligi 14. tamamlayarak zaman zaman korku yaşasa da lig sonunda ilk yıl için iyi sayılabilecek bir sırada en önemlisi de lige tutunarak perdeyi kapatmıştı. 32 maç "oynanabilen" ligde 8 galibiyet 9 beraberlik 15 mağlubiyetle mütevazı bir puan ile ligde kalan Akhisar vites yükselterek bir daha ki sezon daha iyi yerleri hedefliyordu.
(Masalın başlangıcındaki isim Atilla Özcan)

Hamza Hamzaoğlu şu an lig seviyesinde saygı duyacağım bir kaç hocadan biri sanırım. Kendi takımını değerlendirirken, oyuncusunu, rakibini değerlendirirken objektiflikten şaşmayan hoca kişiliği ile hayran bırakırken herkesi takıma olan etkisiyle de büyük işler başarıyordu. Şüphesiz bu başarının alt yapısını oluşturan da Atilla Özcan hocaydı. Takımı 3.ligde zirveye oynatan hoca önce 2.lig kapılarını aralıyor ardından 1.lig havası solumasını sağlıyordu Akhisar'ın... Maddi olarak zor şartlarda da takımı ligde tutma mücadelesi verdiği sezonda Orduspor'a deplasmanda 4-0 yenilen takım 16. sıraya gerilerken yönetim de emektar hoca ile yollarını ayırmıştı. O Orduspor playoff ile lige çıkarken Atilla Hoca'dan boşalan koltuğa Hamza Hamzaoğlu geliyordu.
(Masalı devam ettiren Hamza Hamzaoğlu)

23 haftada toplanan 20 puana Hamza hoca 9 haftada 13 puan katarak ligde tuttuğu Egelilere bir sonraki sezon için umut veriyordu. Ligin ilk devresini lider Elazığ'ın bir puan altında ikinci bitirdiklerinde namları tüm ülkeyi sarmıştı aslında. Başarı gelmese "sempati" şampiyonu dediğimiz gönüller şampiyonu olacak takım, 31. haftada 5. sıraya kadar gerilese de sıralama olarak sonraki haftalar kulüp tarihinin unutulmaz günlerine tanıklık edecekti.

Denizli ve Karşıyaka galibiyetleri ile 2.liği geri alan takım ligin son maçına bir puan altındaki Rizespor ile yükselme maçı oynuyordu. Yenen üst ligde kaybeden playofflara gidecekti. Lider Elazığ, Konya deplasmanında 4 yeyince, Akhisar'da tarihi bir Rize deplasmanı galibiyeti alıp şampiyon olarak en üst ligin vizesini söke söke alıyordu. 12 gol ile Sertan kayıtlara takımın en golcüsü ve taşıyıcısı olarak geçse de Akhisar bir "takım" olmanın meyvelerini toplamıştı. Kişisel olarak en beğendiğim oyuncusu sade ama emekçi futboluyla Mustafa Aşan'dı.

Süper Lige çıktıklarında kadroyu elden geldiğince koruyan ve hocasını değiştirmeyerek büyük bir "risk (!)" alan Akhisar düşme adayı olarak gösteriliyordu. İlk maç Eskişehirspor ile deplasmanda oynayan Akhisar 90+'lırda hücuma çıkmayı ilk kez akıl ediyor ve golü buluyordu. İlk 3 hafta topladığı 5 puanla dikkatlari üzerine çeken "mütevazı" ekip İBB karşısında 4-0'lık "beklenmedik" mağlubiyetle uyanıyordu adeta. Akhisar seri mağlubiyetlerle zaman zaman da kısa seriler şeklinde alınan beraberliklerle geçen ilk yarıda 17 haftayı 15 puanla ligin sonunda tamamlıyordu.

"Kahinler" kazanmıştı... Akhisar düşüyordu ve bu kirli futbol düzeninde temiz futbol oynamak isteyen bir takım ile Hamza Hoca'nın aklı ve kalbi okşayan demeçleri kalıyordu geriye...Ama Manisa temsilcisinin pes etmek gibi bir niyeti yoktu. Sonuna kadar, gidebildiği yere kadar gideceklerdi. Hem zaten kaybedecek ne kalmıştı?

Bu düşünceyle çıkılan maçlarda, 17 maçta toplanan 15 puana karşılık takım 9 haftada şimdiden 11 puanı topluyordu. Ve ligin dibine demir atmış halinden de sıyrılıp MİY'in bir basamak üstüne çıkarak... Şimdi hiç olmadığı kadar ümitliler belki de.

Önlerindeki Ordu ile arada 4 puanlık bir fark var ama bu pek de önemli değil gibi gözüküyor. Ama takımın bir dezavantajını da belirtmek gerek! Takım, tecrübe,bütçe vs değil bu dezavantaj! Açık şekilde yapılan hakem hataları... Hakem hatalarından en çok canı yanan takımlardan biri olan Akhisar epey de puan kaybetti bu sebeple. Ateş hattında ölüm kalım savaşı veren bir takımın kaderiyle bu kadar oynanırsa şimdiki yeri büyük bir başarı bile sayılabilir.

Yunan Tanrısı kıvamında karşı kıyıdan hoş bir esinti getiren Gekas'ın standart performansı takımı üst sıralara taşıma yolunda en önemli verilerden biri olarak göze çarpıyor. Gol ile özdeşleşen "komşu çocuğu" Gekas atmaya devam ettiği müddetçe sorun yok gibi gözüküyor.

Öte yandan umut var, var olmaya da devam edecek futbolun doğası gereği. Önlerinde kalan 8 maç hayati öneme sahip. Düşme barajının 40 civarı olacağı düşünülürse işleri hiç de kolay değil. 5 haftalık zorlu bir seri onları bekliyor öncelikle;

Fenerbahçe (D)
Trabzonspor
Kasımpaşa (D)
Beşiktaş
Bursaspor (D)
Antalyaspor (D)
MİY
Orduspor (D)

Bu 5 haftadan ne çıksa kar diye görülse de oradan bir şeylerin çıkma ihtimali maalesef düşük gibi gözüküyor. Ama şöyle kaba taslak bir hesap yaparsak minimum 13-14 puan civarı bir puana ihtiyacı olan takıma geri kalan 3 maçından 9 puan çıkartması halinde, bu beş maçtan 5 puan da yeterli olabilir. Kolay değil ama bu takım her seferinde olmaz-yapılmaz denileni yaparak "otoriteleri" şaşırttı.

Şahsi görüşüm Akhisar'ın "hep bizimle kalması" yani Süper Lig civarından ayrılmaması... Başta da söylediğim gibi Hamza Hoca büyük saygı duyulacak işler yapıyor. Takım oldukça mütevazı kadrosuyla bakanların, para babalarının cirit attığı ligde ayakta kalma umudunu devam ettiriyor. Bu bile başlı başına sempati sebebiyken oynamaya çalıştıkları güzel futbol "gel de sevme bu takımı" dedirtiyor.

Ligden düşebilirler ama kişisel hafızamda 10 sene 20 sene sonra bile "bir Akhisar geçti bu ligden" diyeceğim. Umarım kalırlar ve 2009 yılının sonlarında başlayan masal kesintiye uğramaz... Ama zaten masallar da hiç kötü bitmez, o yüzden dayan ya da diren Akhisar!


20 Mart 2013 Çarşamba

Giderek Eriyen Demir: Karabükspor

Yücel İldiz ile basamakları tek tek çıkan Karabükspor yolculuğunda sonunda istediği hedefe ulaşmış ve Süper Lig kapılarını aralamıştı. Bugüne kadar ligin en üst klasmanı onlara pek fazla misafirperver davranmadı. İlk geldiklerinde yıl 94-95'ti ve ligin son maçında elveda demişlerdi en üst lige. Sonrasında 97-98 ve 98-99 sezonunda küçük bir misafirlik süreci daha yaşadılar. 97-98 sezonunu 44 puan ile 9. sırada tamamlayan Karadeniz ekibi bir sonraki sezon tepe taklak bir performansla ligi 23 puan ile son sırada tamamladı.

Ardından alt ligler müdavimi yaptığı taraftarlarını 2010-2011 sezonunda yeniden Süper Lig maçları seyrettirmeye başladı. İşin cilvesi midir kaderi midir bilinmez yine ligi 9. bitirirken ulaştığı puan yine 44 oluyordu. Yücel İldiz'in başında olduğu takım Emenike ile harikalar yarattığı bir sezonda taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanmıştı. Teknik direktör olarak Yücel İldiz ismi tartışmasız bir sempati sebebiyken, göze güzel gelen futbol sergileyen takım bu sempatiyi katmerliyordu.

İlk 4 hafta sonuç vermeyen futbol can sıksa da yükselen performans 7. haftada Galatasaray galibiyeti ile umutlar yeşeriyordu. Gündemi değiştiren bu galibiyet hem Yücel İldiz nezdinde hem de takım nezdinde bakışları üzerlerine topluyordu. Sivas'ta 5-1'lik mağlubiyeti ertesi hafta yine 5-1'lik Ankaragücü ile telafi eden ekip ilk yarıyı 6. sırada tamamlayarak görenlerin hem takdirini kazanıyor hem de başarısı ile parmak ısırtıyordu.

Takım ilk yarıda yendiği Galatasaray ile de ikinci yarıda 0-0 berabere kalıp kaldığı yerden devam ettiğini gösteriyordu. Sezonu da yukarıda da anlattığım gibi 44 puan ile 9. tamamlıyordu.

Sonraki sezon en önemli gol silahı Emenike'yi kaybeden Karabükspor başarısını tekrarlamak ve istikrarlı sonuçlarla yoluna devam etmek istiyordu. Galatasaray'ın belalısı olan kulüp yine 3. hafta Galatasaray ile 1-1 berabere kalıyordu. 10. haftada ise kendi evinde Eskişehirspor'a yenilen Karabükspor ligde 16. sıraya gerilerken, son bir kaç yıla damgasını vuran isim Yücel İldiz istifa etmiş yönetim de bu istifayı kabul etmişti.

Acele bir şekilde teknik direktör arayışına son noktayı koyan Karabükspor takımın başına Bülent Korkmaz'ı getirdi. Ardından gelen 7 haftada Korkmaz aldığı 4 puanla takımın sıralamadaki yerini değiştiremezken devre arası imdada yetişiyordu. Devre arasında Mustafa Sarp, Mehmet Yıldız, Mabiala, Anıl,Uğur Uçar, Ergin Keleş başta olmak üzere 10 futbolcu ile sözleşme imzalandı. Tek hedef vardı, o da ligde kalmaktı.

İkinci yarı Galatasaray şanssızlığını kırmış 5-1 galip gelmişti bu kez Karabükspor önünde, ertesi hafta Trabzonspor karşısında adeta direniş ağı ören Karabükspor son saniyeye kadar canla başla mücadele edip sahadan 2-1 galip ayrılmıştı. 6 haftalık namağlup bir seri yakalayan Karabükspor arada Fenerbahçe'yi de 2-1 ile geçiyordu.

Yavaş yavaş alt sıralardan kurtulan ekip 30. haftada ateş hattının 5 puan üstünde rahat bir şekilde kalan dört haftayı tamamlıyordu. Normal sezonu da yine 44 puan ile kapatıyor ama bu kez sıralaması 12.likte kalıyordu.

Ertesi sezon devam etmesi beklenen Korkmaz ile yönetimin çalışma ya da sözleşme süresinde uyuşamayınca ipler koptu ve Korkmaz görevinden ayrıldı. Yerine de bir kaç kez Türkiye'de şansını denemiş olan Skibbe geldi.

Skibbe ile transferde de iyi bir yol izleyen Karadeniz ekibi, LuaLua, Gökhan Ünal, İlhan Parlak, Selim Teber, Ahmet İlhan, Yiğit İncedemir gibi tecrübeli isimleri kadrosuna katıyordu.

Futbol ve oyun yapısı olarak hiç bir şekilde ümit vermeyen Skibbeli Karabük 10. haftada yine 9 puan ile 16. oluyordu. Ve 10. haftada bir kez daha teknik direktör değişikliği yolu gözüküyordu. Bu kez takımın başına gelen isim ligin seyyahlarından, İstanbul takımlarına karşı aldığı sürpriz galibiyetlerle manşetlerden Ferhan Şensoy göndermesi yaptıran "Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı" manşetindeki kahraman Mesut Bakkal 'dı.

Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor deplasmanlarında alınan 3-1'lik sürpriz galibiyetlerle tekrar manşetlerde yerini alan Mesut Bakkal başarısı ile haklı bir şekilde övünürken kendinden önceki Skibbe ile ilgili de eleştirel açıklamalar yapıyordu. Ona göre "yabancılar batırıyor biz topluyoruz" durumu söz konusuydu. 18. haftada 6. sıraya kurulan Karabükspor'da işler iyi gidiyordu. Mesut Bakkal'ın Skibbe'ye yaptığı eleştiriler alkış ve tebrik bile alıyordu. Ne de olsa başarılıydı ve konuşmak da en doğal hakkıydı. Bir de 2-0 geriden gelip Beşiktaş ile beraber kalması da bir başka övünç kaynağıydı.

Koreografilerle takıma Avrupa Kupaları hatırlatması dahi yapılmaya başlanmıştı...

26. haftaya yani bu haftadan sadece 6 hafta sonra ise işlerin biraz ters gittiği görülmeye başlandı. "Büyükler" olarak tabir edilen takımlara kök söktürüp onlardan 10 puan toplayan Karabükspor diğer 22 maçından sadece 20 puan toplayabildi ve düşme hattının bir puan ve bir sıra yukarısında gelecek ile ilgili kaygılı günlerin sıkıntısını yaşamaya başladı.

Mesut Bakkal batırmakla suçladığı Skibbe ile neredeyse aynı sıralamaya gerileyen takım artık gerçekten Mesut Bakkal'ın toparlamasına muhtaç şu anda... Sorumsuzca biraz da kendinden öncekine saygısızca yaptığı yorumlarla anti pati yaratan Mesut Bakkal'a şimdi Skibbe'ye söyledikleri nedeniyle biraz alaycı biraz da kinayeli şekilde o sözler hatırlatılıyor.

Peki Mesut Bakkal ya da Karabük bu kez başarabilir mi? Geçtiğimiz sezon bu deneyimi yaşayan Bakkal bu sınavı verememiş ve Samsunspor ile küme düşmüştü. Şimdi önündeki yola bakacak olursak;

Kayserispor
İBB (D)
Galatasaray
MİY
Elazığspor (D)
Gaziantepspor
Sivasspor(D)
Fenerbahçe

5 maçı içeride oynaması avantaj gibi gözükse de istikrarsızlıkta iç-dış saha ayrımı yapmayan takım için bir avantaj olarak gözükmüyor. MİY, Elazığ ve Antep birebir rakibi konumunda ve bu maçlar kıran kırana geçmeye adaylar maçlar olacak. Galatasaray ve Fenerbahçe şampiyonluğun iki adayı olarak zaten başlı başına zor maçlar olarak gözükürken bir de Fenerabahçe'nin şampiyonluğu son maça kadar kovalaması halinde Fenerbahçe'nin maça atfedeceği önem artacak ve yoğun bir baskı altında girecekler. Geçen yıl Antalya'nın yaşadığı sıkıntıyı bu kez onlar yaşayacak. Mesut Bakkal o gün düşen taraf olmuştu. Kaderinin son maça kalması durumunda bu kez akıbeti o günden çok da parlak gözükmüyor.

Son yılların sempatik taraftar topluluğunu da kaybettiklerini gözlemledim son Gençlerbirliği maçında... 90 dakika alakalı alakasız küfürlerle takımına katkı sunmaktan uzak bir taraftar grubunu izledim. Bu devam ederse ilerleyen günler için kader maçlarında büyük bir eksi olur.

Düşmesini ister miyim? Son iki yılda yaptıkları ve bıraktıkları güzel şeyler hatrına istemem ama artık bu teknik direktör istikrarsızlığı, 3 büyük özentisi tribünüyle sıradan bir takımdan da farkı kalmıyor. Yücel İldiz döneminde sevdiğim Karabük yerine her yıl iki antrenörle çalışan, tribünlerinde orjinallik adına hiç bir ürünün barınamadığı bir kulüp karşımda duruyor.

"Eski günlere dönerim diyorsan kal, artık hiç bir şey eskisi gibi olmaz diyorsan git" denilebilecek tuhaf bir hal Karabükspor'a bakış açım... Geçen yıl açtıkları "Emeğin başkentine savaşmak yakışır" ya da "İNANIN Direne Direne Kazanacağız" pankartlarını unutmak ne mümkün... Ama o direnişçi hava ve ruhun şimdilik biraz uzağındalar...