25 Şubat 2013 Pazartesi

Kayserispor-Gençlerbirliği Maçına Dair...


                                 Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.

Kayserispor maçı tam anlamıyla bunu ifade ediyordu Gençlerbirliği için...

19 Şubat 2013 Salı

Damarımı Kesseniz...


Trabzonspor için her şeyimi veririm. Çocukluktan beri Beşiktaş taraftarıyım. Halen Beşiktaşlıyım. Beşiktaş taraftarıyım ama Trabzonspor için ölürüm.

Futbolcunun kendisini oynadığı kulüpte evinde gibi hissetmesi çok önemli bir şey. Galatasaray benim evim. Burada çok mutluyum. 

Bu da orjinali...

17 Şubat 2013 Pazar

Vleminckx Golü,Gençlerbirliği Galibiyeti Hatırladı

2 haftalık seri kayıpların ardından Gençlerbirliği için kazanmaktan başka ya da en azından güzel futboldan başka bir seçenek yoktu MİY maçında. Azo'nun eksikliğinde orta saha merakla bekleniyordu ama yeni transfer Tomic'in o bölgeye yerleştirilmesi merakı bir kat daha arttırdı.

Tomic devre arasında kadroya dahil olmuş ve ikinci yarının ilk 4 haftasında forma giymemişti. Yedeklerde de bu kez 3 forvet yer alıyordu maç öncesinde; Ekigho,Zec ve Artun. Lekic'in hafta içi sakatlık ya da cezası olduğunu hatırlamıyorum ama 18'de yer bulamamış. Maç başlangıç itibariyle kenarlarda Jimmy-Hurşut ortada Tomic ileride de Vleminckx'in yapacakları ile doğru orantılı olacaktı maç çok belliydi.

Maçta dakikalar ilerledikçe gördüm ki Tomic yerinde bir transfer olmuş. Özellikle son haftalarda üzerine ölü toprağı serilmiş Gençler orta sahasında büyük bir hareketlilik kazandırmanın yanında kaliteyi de arttırmış. Ona orta sahada Petrovic de katkı yapınca hareketli hem ileriye hem geriye etki eden bir göbek hattı oluştu Gençlerbirliği'nde. Bir parantez de Vleminckx'e açmak gerekirse ilk haftada atılan 4 golün rüzgarı hala onu götürüyor ama açıkçası ondan sonra pek de bir faaliyet göremedik. Bir kaç hava topu ve kafa vuruşu haricinde pek etkisi olmuyor maçlarda bu maçta da öyle oldu ilk yarı boyunca.
(Vleminckx gol için yükseliyor)

Tomic'in adrese teslim orta ya da pasında Vleminckx güzel bir kafa ile bitirirken güzel oyunda bir şekilde karşılığını veriyordu. İlk yarıya dair notlardan biri de Petrovic'in bir penaltısı da es geçildi hakem tarafından. İlk yarıyı güzel bir oyun ve 1-0'lık üstünlükle kapatan Gençlerbirliği ikinci yarıya da kaldığı yerden devam etti oyun anlamında. Bu kez ilk yarıdan farklı olarak Hurşut'un koşuları Jimmy'nin pasları ve oyunu da olumluya dönmüştü. İlk yarıda varlığıyla yokluğu bir olan Jimmy -ki son bir kaç haftadır hep böyleydi- silkelenmiş ve kendine gelmişti. Bir isim daha saymak gerekirse Tosic olur. Sol bekten çıkışlarıyla "sol koridorun tek hakimi" gibiydi. Attığı çalımlar bindirmelerle ligdeki sol bek kıtlığına tek başına cevap gibi dikiliyor her maç Tosic.
(Jimmy'nin golü attığı yer)

İkinci yarı serbest vuruş kazanan Gençlerbirliği vuruşun 3. tekrarında orta yapmak yerine Hurşut'un önüne yuvarladığı topa sert ve düzgün vuran Jimmy ile skoru 2-0'a getirdi. Bu golden sonra daha da rahatlayan Kırmızı Karalılar rölantiye aldıkları maçta seyircilerine güzel bir maç izlettirmenin tadıyla tribünleri dinlettiler izleyen herkese.  Süleyman Abay'ın basit hatalarına "muhteşem Süleyman" ile karşılık veren tribünler yine kalitelerini konuşturdular desek yeridir.
(Tomic sahanın en iyilerindendi)

Maçın en çalışkan isimlerinden Tomic alkışlar arasında kenara geldiğinde sahaya bir başka yıldız Zec giriyordu 72. dakikada. Lawal'ın 73. dakikada yaptığı hatayı affetmeyecek kadar yetenekli olan Zec farkı 3'e çıkarıyordu topla ilk buluşmasında.
(Zec'in gol vuruşu)

Maçın 80. dakikasında kazanılan penaltıyı MİY adına Culio gole çevirince maç da 3-1 bitiyordu.

Değişen ne vardı? Orta saha canlanmış, Tomic tam olarak takıma alışmış ve gram sırıtmamış. Petrovic ile iyi bir ikili olmuşlar. Geçen ki Gençlerbirliği yazısında ilk tercih hep Ekigho oluyor kenardan serzenişim vardı o son buldu. Ekigho yerine ilk tercih Zec oldu ve girer girmez de gol attı. Bu futbol adına güzel bir şans anı olsa da o pozisyonu Ekigho atar mıydı çok büyük bir soru işareti. Jimmy toparlanmış golden sonra gördük ki o moralle daha bir öz güvenli her pozisyonda...

Haftaya bir puan artıda olduğu Kayseri deplasmanına gidecek Gençlerbirliği, buradan galibiyet olmasa da puan almak bile iyi görece olarak başarı sayılabilir. Hem de bu hafta Eskişehir deplasmanında 3-0'lık galibiyetle dönen bir Kayseri'den bahsediyoruz. Tosic cezalı Azo cezalı, Azo'nun çaresi bulunduysa da Tosic çok büyük kayıp olacak. Bir puan iyidir 3 puan çok iyi Kayseri deplasmanında.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Küfür...

Geçen hafta Sinan'ı 37'de Ersan'ı 80'lerde çıkardığında bir şeyler tükenmişti aslında. Rakip on kişi kalıyor puan nasıl kaybedilecek acaba diye oturup kös kös düşünüyorsun. Hiç bir neden yok, bulamıyorsun puan kaybetmek için bir neden, ama oluyor.

Beşiktaş bu olmayanı oldurur, pozitif anlamda az görmüşlüğümüz vardır olmayanı oldurduğu ama negatiflik adına çok var. Son zamanlarda başlayan 10 kişi kalan rakibe puan kaybetme işi nüksetti yine. Çok yazılacak bir şey yok sorulacak bir soru var diğerlerini es geçiyorum cevaplayacakalrı tutarlılıkları samimiyetleri olmadığını biliyorum çünkü.

Sinan'ın 90+2'de değişiklik çizgisinde ne işi var? Küfür mü ediyorsun dalga mı geçiyorsun? Sinan'ı 90+2'de almak ya da Niang çıktığında Sinan ya da Mehmet'ten birinin akla gelmemesi yedek kulübe zayıflığı değil teknik direktör küfrüdür. O teknik direktör de bu taraftara yönetim küfrüdür ya o da ayrı mesele...

Maç için şu oldu bu oldu hikaye...Asıl derdim edilen küfür sezon başından beri...

14 Şubat 2013 Perşembe

Popüler Kültür Eğlencesi Olarak Futbol

Futbol genel itibariyle popüler kültüre hizmet eder eğer ki siz onun altındaki manaları aramak için alt kültürlerine odaklanıp onu hayata katmaya çalışmazsanız. Tıpkı herhangi bir alelade bir popüler kültür ögesi gibi nesnesi gibi bugün işe yarayan yarın ya da dün ile ilgili olmayan işler-güçler komedisine dönüyor iş çoğu zaman.

Futbolu hep halka afyon diye anlatmaya çalışanlar o sözün aslının öyle olmadığını az çok futbol mecmuası karıştırsalar Bill Shankly'den duyabilirlerdi. Ama biz futbol afyoncuları asıl afyonun futbolun içindeki bir iş olduğunu az çok bilir. Futbolun afyonu transferdir. Hani hezimetleri unutturan, tutarsızlıkları silip atan, yeri geldiğinde takımı soyup soğana çeviren başkana bile "çıldırt bizi başkan" dedirten o sihirli, bal kabağından fayton yaratan olgu.

Transfer sezonu geldi geçti kulüpler yine kimi alelacele kimi menajer gazıyla kimi de ihtiyacı olan bölgelere takviyelerini yaptılar. Yeni gelenlere verilen "kurtarıcı" sıfatı taraftarın mutluluktan sarhoş gönlünü eğlerken takımda tedirginlik yaratıyordu muhtemelen. Tatlı rekabet denen şey kapitalizmin o çelikten duvarlarında patronun at yarışına verdiği isim olmuşken kimse takım adına faydalı olacağından bahsetmesin. Alınan bir işçi patronun her zaman gerideki işçilere "senden çok var" mesajıdır kapitalin kitabında.

Alınan bir forvet ki namı dünyanın öte ucuna değmiş bir forvet ise geldiği yerdeki forvetleri rahatsız eder haliyle bu nedenle. Bunu Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filmindeki Niyazi karakteri çok iyi anlatıyordu aslında. Serkan civarda nam salmış bir forvet olarak geldiğinde takımın forveti Niyazi artık 9 Numara Niyazi değildi. Arkadaşları "Eski 9 Niyazi" diyorlardı ona. Çünkü artık "yeni" vardı. Yeni pop kültürünün ekmeğidir, eskinin yüzü de eti de sütü de eskidir, artık eski tadı yoktur. Faydadan bağımsız bir değerlendirmedir bu.

Baros'un gidişi de Niyazi'nin durumundan farklı bir şey değil aslında. Takımın eskilerinden hatta gol krallığı bile mevcut. Elmander,Umut,Burak derken son olarak da Drogba'nın gelişi olmayana yakın şansınız olmayan olarak sabitlemişti. Necati de öyle oldu aslında bir bakıma. Şampiyonluk adına bir kaç isim sayarsanız geçen yıl Galatasaray adına başta şampiyonluk "ateşini" yakan Necati Ateş gelir herhalde. Ama yüzü eskidir ve forma satışlarına pek katkısı da olmaz Necati'nin, o yüzden yangın sırasında camı kırıp ilk alınacak oyuncu olur taraftarı olduğu kulüp için yangın sönünce ilk elden çıkarılacak değeri bilinmeyen nadide bir eser olarak eskici geçsin diye camlardan balkonlardan bakar patron.

Drogba'nın ismini tartışmak olmaz elbet, ama onun gelme hayalinin yaşandığı süre kadar Baros'a şans vermek için düşünülmüş müdür benim derdim biraz da bu. Tüm sorun x'ium'un x store'un x yuvasının sattığı forma üzerinden tartışılıp dururken kimse bundan fazla da bir şey beklemesin.

Taraftar kulübüne sadakatiyle övünürken sakatlanan oyuncuyu unutup yeni transfer hesabı kitabı da sadakat sınavı gibi adeta. Ankara'da Avareler'in duvar yazısındaki "ben sana blues dinleme demiyorum sazını dinle blues'unu yine dinlersin" kadar açık aslında mesele. Yeni oyuncuya sevinme demiyorum eskiyi yad et eskiyi unutma yeter. Gelmiş geçmiş en iyi kadroyu kurarken 10 hafta bile izleyemediğini değil attığı her golde ayağa kalkıp zıpladığın sesin kısılana kadar seni bağırtan mutlu eden adamı unutma diyorum. Giderken "ohh maaş yükünden kurtulduk" diye sevineceğine "verdiğin emek için teşekkürler" deyip geç en azından.

Kariyeri ve yaptıkları tartışılmayacak seviyede olan Baros Maradona olarak anıldığı Banik Ostrava'ya döndü artık. Anlattıklarım, futbolcuyu tadı kaçmış şekerli sakız muamelesi yapıp tadı geçtiğinde tüküren zihniyet sadece Galatasaray'a ait değil elbet. Reklamcılıkla kol kola , borsa ile koyun koyuna, sınıf atlamayla haşır neşir her "kurumun" derdi bu. Niyazi'yi eskiten de sınıf atlama derdiydi. Şimdi diyebilirsiniz ki Niyazi'nin yanında Baros'un lafı mı olur? Olmaz galiba...

13 Şubat 2013 Çarşamba

RedHack, Irkçılık ve BJKTV

Türkiye'de televizyonculuğun hali ahvali zaten az çok ortada, 24 saat magazinin ya da magazinvari dizilerin haberlerin arzı endam ettiği bilgilendirmekten ziyade köreltme üzerine kurulu bir düzenek işliyor ülkede. Spor kulüplerinin açtığı televizyon kanalları da bu köreltmenin ötesinde bir işlev görmüyor. Objektifliğin raflara kaldırıldığı taraf olmak adına kimi zaman yalan haberlerin ya da abartılı haberlerin sunulduğu medya organları...

Yayın kalitesi ya da içeriğine hiç değinmiyorum çünkü, kimse spor adına bir şey öğrenemiyor bu kanallardan tarafı oldukları kulüpler haricinde. Bir dönem Fenerbahçe bu zinciri biraz kırmış olsa da onlar da vasatın ötesinde değiller. İlk açıldığı dönemde Beşiktaş TV'de olumlu bir çizgi de ilerliyordu. En azından taraftarın dahil olabildiği programlar yapılıyordu ya da maç yorumlarında tarafsızlığa dikkat ediliyordu. İyi oynayan takıma "biz kötüydük o yüzden onlar iyi gözüktü" gibi akla hayale sığmayacak bahaneler yoktu en azından.

Beşiktaş TV bugünlerde RedHack olayıyla gündemde. Önce programa davet edilip sonra apar topar vazgeçildi RedHack'i davet etmekten. RedHack yaptıklarıyla ülke içi bir WikiLeaks görevi görmenin yanında sembolik eylemlerle de gündeme geliyor hepinizin bildiği gibi. Asıl şaşırdığım nokta şu oldu benim; vazgeçilmesi değil RedHack'in programa davet edilmesi. Beşiktaş Tv gibi tarafsızlıktan nasibini almamış bir nevi endüstriyel futbolun da savunucularından biri olan yayın anlayışından bahsediyoruz sonuçta. Ben bunun şaşkınlığını yaşarken kanal yöneticileri de şaşkınlığımı geçirmek adına bir anda vazgeçtiler bu işten.

Hayat Korkakları Affetmez diyen RedHack'in haklılığını inkar etmek olmaz. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama yaptıkları olumlu işleri göz ardı edemezsiniz. O nedenle iktidar korkaklığı ile alınan bu karar önce Beşiktaşlıların ses vermesi gereken bir mesele. Basın özgürlüğü ya da siz adına ne derseniz...Programı yayından kaldırmakla yayını iptal etmekle RedHack hala bir şey kaybetmemişken varlığından değerinden Beşiktaş yöneticilerinin "korkak" sıfatıyla muhatap olmaları kaybedenin kim olduğu ile ilgili bilgi veriyor bize. Şu da unutulmamalı "korkak" olan Beşiktaş ismi değil o ismi zırh olarak gören yayının kalkmasında emeği geçen yöneticilerin muhatap olduğu sıfattır.

Yine Beşiktaş TV özelinden bahsedecek olursak son iki yılda Beşiktaş TV'yi medyada ön plana çıkaran yayıncılık başarısı ya da kalitesi de olmadı zaten. İki vahim olayla anıldı Beşiktaş TV toplumda. Bir programdaki tarafsızlıktan ziyade insanlıktan nasibini almamış kişi tarafından Eboue'ye maç sonrası programda "Bunlardan National Geographic'te çok var" dendi. Irkçılığın normalleştiği toplumumuzda Galatasaraylı olmayanın önemsemediği bir mesele olarak kaldı bu. Ne Beşiktaşlılar üzerine gitti ne de birinci ağızdan kulübün başkanı çıkıp kulübün kanalında olan bu hadise için özür diledi. Galatasaraylı bir çok kişinin isyanının nedeni de ırkçılık karşıtlığı değildi elbet, taraf olmanın getirdiği savunma dürtüsüydü baştan sona.

İkincisi de son günlerde olan bir ırkçılık meselesi, Niang transferinin konuşulduğu bir programda kadın sunucu "Çok kara ya, baya kara kapkara maşallah, Allah açmasın rengini" sözleriyle ilk kez siyah görmüş 2 yaşındaki çocuk zekasıyla yarıştırıyordu kendini. Yani tarafsızlığın zaten olmadığı kanallarda insaniyet namına da bir çok kusur işleniyor.

Diğerleri ne halt yer kendi kapımın önünü süpürme görevinden ötürü bilemiyorum. Ama bizim kapı baya kirli. Diğerlerinin de tarafsızlıkları tartışılmayacak derecelerde. Rakibin "emek" vermesini önemsemeden mağlubiyetleri kendi kötülüğüne bağlayan kulüp yayıncılığı son bulursa belki spor basını için de kulüp yayıncılığı adına iyi şeyler temenni edebileceğiz. RedHack tutarsızlığı ile yayın politikası ya da kalitesi birbirinden çok da farklı şeyler değil.

12 Şubat 2013 Salı

Kırmızı Kara'da Son 4 Hafta...

İkinci yarıya 5 gollü başlangıç yapan Gençlerbirliği'nde rüzgar dinmişe benziyor. O gün de söylediklerimin bir devamı da yaşanıyor diyebiliriz aslında. 5 gol atmış bir ekip olmasına karşın hem Gençler'in hem de Vleminckx'in performansı o günkü Antalyaspor savunmasının başarısızlığı ile ters orantılı bir başarıydı.

Sonraki hafta Akhisar ile kendi evinde oynayan ekip o maçta da iki takımın da gönülsüz futbolundan ortaya çıkan Kulusic golüyle galip gelmişti. Hem de bu gol için öyle çok büyük çabalar da harcamamıştı Kırmızı Karalı ekip, bir müddet vites yükseltmiş ve baskı golü getirmişti. 1-0'lık sonuçla ikide iki yapan ekip bir anda oldukça pozitif bir havanın içinde buldu kendini. Ama o havanın bu kadar günlük güneşlik olmayacağı sonraki maçlarda belli olacaktı.

Ordu deplasmanında oynanan maç başlı başına bir uyarı maçıydı. Kale adına orta saha adına savunma adına uyarılar veren bir maç oldu. Özellikle Müslüm'ün attığı golde savunma ve kaleci olarak golün izlenmesi sorunun boyutunu da gösteriyordu aslında. İlk golde de kurtarışlarıyla jeneriklere katkı sunamayan kaleci Ramazan'ın yediği gollerle girme isteği etkili oldu. Lekic'in ikinci yarıda girerek attığı gol yetmese de Lekic'in kalitesini hatırlatması için önemliydi. Oyuncu değişikliklerine baktığımda Fuat Çapa'nın ilk tercihi Ekigho oluyor. Takımda tam olarak neye karşılık geldiğini ya da ne gibi katkı sunduğunu göremesem de Fuat Ç. onda çok ısrar ediyor ve her ısrar hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor. Adana Demirspor A2'ye 3 gol atmak ile Süper Lig'de oynamak farklı şeyler olsa gerek. Ama nedense her seferinde aynı hata deneniyor. Özellikle ligin ikinci yarısında. Artun'un önünün kapanmasına mı yanarsın Lekic'ten önde olmasına mı? Attığı kafa golü tam bir forvet golüydü Ordu maçında Lekic'in attığı.

Eskişehir maçı Ankara'da olması nedeniyle artı ümitlerle çıkılan bir maçtı. Belki Vleminckx gol atacaktı ya da en azından galibiyet gelecekti ümitleri vardı 19 Mayıs stadında. Bu nedenle midir bilinmez 19 Mayıs'ta da gözle görülür bir doluluk vardı. Kapıdaki bilet kuyruğu rezaletini saymazsak ortam da gayet iyiydi. Maç başladığı sıralarda yüzlerce kişi desem abartı olmaz sanırım bilet kuyruğundaydı belki de o gruptan içeri giren bir kesim ilk golü göremedi bile.

İlk gol stoper mevkisinde oynayan Diego'nun 10 numaraları kıskandıracak vuruşu ve kaleci Ramazan'ın da yemeye biraz da gönüllü olduğu bir toptan geldi. Ardından maç dengelense de Ordu maçının tersine orta saha ile ayakta kalsa da Gençlerbirliği bir türlü bitirici hamleyi yapamayınca kör dövüşüne döndü maç Eskişehir yarı alanında. Sonrasında Azo 3 sezon üst üste Eskişehirspor maçında kırmızı kart görmek gibi bir ilginç istatistiğe imza atarak takımı 10 kişi bıraktı. Çok geçmeden de Necati durumu 2-0 yapıp işi bitirdi. Bu maça bakıyorsunuz yine aynı dakikalar yani, 66.dakikada Hurşut çıkıyor yerine Ekigho giriyor. Lekic 10 dakika sonrasında gol umudu olarak giriyor.Önceki maçta Kulusic bu maçta da Azo takımı 10 kişi bıraktı bu da dikkat çekilmesi gereken bir mesele. Kulusic'in iki sarı kartı da tamamen pozisyon gereğiydi ama Azo'nun hem de takımın baskıyı arttırdığı dakikalarda gereksizce gördüğü kart takımı tamamen aşağıya çekti. Zaten İlhan Cavcav da "keyfi kart gören" oyuncularla ilgili göz dağını verdi bu maçlardan sonra yaptığı açıklamayla.

Dikkat çekilmesi gereken bir kaç noktada genel hal ile ilgili şu olacak;

Devre arası gelen 4 oyuncudan sadece Vleminckx sahada yer bulabiliyor kendine. İlk maçta oyuna 70'li dakikalarda girmiş Doğa'yı saymazsak. Tomic sakatlığı sebebiyle oynayamıyor söylenenlere göre Cavcav "ne zaman oynayacak" diye sormaya başlamış bile. Bu takımda Oktay Delibalta oynayamaz mıydı ya da ona sabır edilemez miydi akıllara bu soru geliyor.

Ekigho'dan hala ümit olması onun Lekic'in Artun'un önünde bir tercih olması sıkıntı yaratıyor. Oyuncu değişikliği giren oyuncu artı koysun diye yapılır ama Ekigho maalesef her girişinde nötr çoğu zamanda eksi olarak tamamlıyor maçı. Özellikle bilinçsiz şişirme topların atıldığı son dakikalarda Ekigho yerine pivot Lekic çok daha faydalı olabilir ya da daha kaliteli gözüken ve şansa ihtiyacı olan Artun. Bu kısımlar tabi ki hocanın alanına giriyor. Hafta içi antrenman performansı vs. ama görünen Ekigho'da kılavuz istemiyor.

4 maçta alınan 2 galibiyet 2 mağlubiyet moral bozucu olsa da bu hafta sonu MİY maçı bir geri dönüş olabilir ama işler hiç de kolay değil. Zaten bu şekilde ritm tutmuş olmayan MİY'e kupada elenmişti Gençlerbirliği. O maçta da Mehmet Sedef'in bariz iki hatası maça damga vurmuştu ama takım olarak da artılar yoktu sahada Kırmızı Karalar adına. Bu kez değişmiş ve görece daha da güçlü bir MİY bekliyor olacak . Ama başlangıçlar için atılacak 

(Fotoğrafların bir kısmı Gençlerbirliği resmi Facebook hesabından alınmıştır.)

Juve'de Kafalar Karışık


Celtic deplasmanı öncesi Juve'den farklı sesler geliyor. Buffon "bir teselli verirken" Nedved kendileri için acı olabilecek "gerçeklerden" bahsediyor. 

"Elbette taraftarlar takıma yardımcı olabilir; ama sadece bir yere kadar. Rakip bu sebepten dolayı geri adım atamaz, oyuna odaklanmalıdır. Burada da atmosfer çok ateşli; ama şimdiye kadar hiçbir taraftarın sahaya girip gol attığını görmedim."



"Daha önce o sahaya çıktığım için Glasgow'da bizi nasıl bir atmosfer beklediğinin farkındayım. Aslan yuvasına gideceğimizi biliyoruz. Çıkışı zor olan bir yere gideceğiz..."

Umudum Nedved'in haklı çıkması...Bir ilk olacak bu Celtic tarihinde, ikinci bir ilk arka arkaya olur mu bilmem ama olursa çok güzel olur hem de böyle sembolik bir yılda...

10 Şubat 2013 Pazar

Beşiktaş Kadın Basketbol Dört Dörtlük

Son zamanların en güzel Beşiktaş haberleri, ne futbol takımına yapılan transferler, ne 2013'ün ilk galibiyeti olan Elazığ maçı ne de başka bir şey...Kadın basketbol takımı ikinci yarıya fırtına gibi başlayarak o kötü günleri unutturmaya başladı. Zaten o kötü günlerin de sorumlusu bu takım değil her zaman adını zikretmekten geri durmayacağım basketbolun Demirören'i Abdullah Sözer ve bağlı olduğu yönetimdi.

Takım baştan aşağıya yenilendi. Ligin en iyi ekiplerinden biri olan KASKİ maçına çıkan ilk 5 bile bunu açıkça ortaya koyuyor: Gülşah,Özge,Price, Bjelica ve Jovanovic.

Maça attığı 20 sayıyla zaten Gülşah yeterince damgasını vurmuş gözüküyor. Skor olarak da Jovanovic'in 17 Hayes'in 16 sayısı takımın attığı 84 sayının 53'ünün bu 3 oyuncu arasında dağıldığını gösteriyor. Özge ile Bjelica'nın aldığı 10'ar ribaund ise hücumda ekstra sayıların savunmada da caydırıcılığın anahtarı konumunda KASKİ maçı için. Zaten Bjelica oynadığı maçlarda bugüne kadar 10.6 ribaund ortalamasını tutturmuş durumda. Ve ne kadar iyi bir transfer olduğunu takımın ribaund sayılarını yukarı çekerek gösteriyor. Bjelica'yı ısrarla izlemeye devam edelim. 

41-33 biten ilk devrenin ardından maçı dengede götüren Beşiktaş, 51 sayı atıp 30 sayıda tutarak Kayseri ekibini ikinci yarıdaki 4 maçın 4'ünü de kazanarak büyük bir başarı elde etti. Hem de bu galibiyetler zirve takipçisi takımlara karşı alınan hayati galibiyetler. Alınan 8 puan 13 puandan 21 puana çıkartarak son sıraya demir atmış takımı 2 sıra yukarı çıkartmış durumda.Haftaya ise ligin son sırasındaki Edremit Belediye ile deplasmanda oynanacak. Takımın kendine gelen öz güveni bir kenara artan performansta Beşiktaş'ı favori seviyesine çıkarttı maç öncesinde. Yine de temkinli olmakta fayda var.
(Ayhan Avcı)

Geçtiğimiz haftaki Samsun Basket koçunun yaptığı "şike iması" terbiyesizliğinin ardından bu hafta Kayseri KASKİ koçu Ayhan Avcı ise son derece centilmence Beşiktaş'ı kutlayarak hakemlere yüklendi. "Beşiktaş'ın galibiyetine hakemler kötü performanslarıyla gölge düşürdü. Beşiktaş maçı %100 hak etti ama MHK'nin özellikle ikinci yarıyı tekrar tekrar izleyerek hakemler hakkında da gereğini yapmalı. Sanki başka branşın hakemleri gibiydiler." diyerek hakem konusunda şikayetini belirtti.

Not: Akatlar'da oynanan bir maç için bile maç fotoğrafı yerine geçen haftanın Samsun Basket maç fotoğrafını siteye koyan resmi site bjk.com.tr 'ye ilgi ve alakasından ötürü bir kez daha "teşekkürler(!)". Fotoğraflar maçla alakasız oldu bu nedenle...

De ki Gülüm...



de gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
İstanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatin!

de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!

göreceksin gülüm! Bekle!
hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
hainlere, ezilmelere alışacak..
göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-ki
iste o vakit bana-doğrudur!-
sair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!
bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var,
sokaklar var, kediler!

inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!
ölüm inananlar için sessizce
kara kaplı kitaplardan çıkartılacak..
göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!

K.İskender

Bu kadar arabesk mi bu mesele dersen benim için hakikaten bu kadar arabesk, 37.dakikada öz güvenini hiç etmek uğruna oyundan çıkardığın oyuncu için 17'de çıkaracaktım ama öz güvenini kaybetsin istemedim diye açıklama yapabilen adamların elinde bu hayat denilen çerçeve. Sinan gibi hepimizin bir Samet Aybaba'sı var. Biraz da hepimizin Samet Aybaba'sına inat bu şiirin hissettirdikleri...




9 Şubat 2013 Cumartesi

Jerusalem'den Madımak'a...

Irkçılık ya da idari adıyla faşizm başkasındayken eleştirilebilirliği rahat ve kolay bir kavram. Siyah bir futbolcunun yaşadığı İtalya'daysa tüm sağ duyumuzu gösterebilirken bizim Misak-ı Milli sınırlarımızda ise kesin tahrik vardır diyerek "ama" ile başlayan cümleler kurarız.

Festus Okey'i kaçımız tanıyor kaçımız biliyoruz ve İtalya'da İngiltere'de olan bir mevzuya kaçımız isyan ediyoruz. Ters orantı samimiyet karnemiz.

(Kulüp binasından bir kare)
İsrail'de Beitar Jerusalem takımının iki Müslüman transferi üzerine taraftarlarının beyinsizce ırkçı tutumları ülkemizden yakından takip ediliyor. Tabi burada algılanış "Müslüman düşmanlığı" adı altında oluyor ama asıl mesele büyük resim ırkçılık. Avrupa başta olmak üzere tüm coğrafyalarda rastlanabilecek bir ırkçılık ayrımcılık çeşidi de İslamofobi! Sakalın, saçı örtmenin delil sayıldığı ya da iki kez arama noktasından geçmeye yeterli sebepler olduğu günlerin çok uzağında değiliz. Tabi ki tam anlamıyla "beyaz" değilseniz.
(37 canın yitirilişini kutlayan "insanlar")

İki Müslüman futbolcuyu takımlarında istemeyen taraftarlar, kulüp binasını ateşe vermeye kadar vardırdı işi. Paranın dini olmaz yoksulluğun vatanı kadar evrensel bir beyinsizlik olan ırkçılık da her yerde. Bana bir yerleri ateşe vermekle nefreti birleştirince aklıma hep Sivas gelir. "Özgürlüğü yazan ellerin kalemlerin tutuşması" gelir. Ne alakası var sayıklamaları olacak tabi. Ama nefret her yerde nefret amaç her yerde aynı amaç. O binada iki Müslüman futbolcunun olduğunu bilseler vazgeçerler miydi yoksa daha iştahlı mı ateşe verirlerdi o binayı Jerusalemli taraftarlar? 37 kişiyi öldüren beyinle Müslüman futbolcu aldılar diye kulüp binasını ateşe veren beyin aynı şeyden besleniyor aynı şeyi düşünüyor aynı şey için yaşıyor.
("Hassas" vatandaşlar Ahmet Kaya tişörtlü inşaat işçilerini linç etmek isterken.)

Ya da Ahmet Kaya tişörtü giyen Kürt işçileri linç etmek isteyen beyin...O da aynı şey için varlığını bir yerlere armağan ediyor. Samimiyetten uzak sırf "Müslüman" oldukları için sağduyunuzun aktif hale geldiği bir olaydan bahsediyoruz, o oyuncular Hristiyan olsaydı ve sırf bu nedenle bu olaylara maruz kalsaydı? Ne olurdu tepki buralarda?

Hani spor her şeyin üstünde diye bir söylem tutturuyorsunuz ya, İsrail takımı Ankara'da Türk Telekom ile oynayacağı maça güvenlik gerekçesiyle çıkamamıştı. Oyunculara ayakkabıya varana kadar fırlatılmayan şey kalmadı. Yine o günlerde Beşiktaş Maccabi ile oynadığı futbol maçına bir grup Taksim'den yürüyüş yapmadı mı inönü'ye İsrailli takımı protesto etmek adına? Filistin'i sadece vurulduğu zaman hatırlayan sevimli anti emperyalistler diyarı olunca memleket böyle oluyor işte.

Kısacası kendi samimiyetsizliğimizle iki yüzlülüğümüzle yüzleşmeden olmaz o işler. Beyinsiz Jerusalemliye de Madımak canilerine de Ahmet Kaya tişörtü giyenleri linç etmek isteyenlere de karşı durabilirsen lafının ağırlığı vardır. Eğer ayrımın varsa bu hadiselerde lafının değil cisminin bile tüy kadar ağırlığı olmaz.

8 Şubat 2013 Cuma

Gerçekten "Ümit" Vaat Ediyorlar

A Millilerin durumu belli, gidecekleri daha doğrusu gidebilecekleri yer de. Ümidi 2014'ten ileri bir tarihe erteledik hep beraber. 2016 olur mu zor ama ümidin doğasından olan var olma hali gereği yine de küçük de olsa bir umut beklemek gerekiyor.

Milli mutabakatla başa getirilenlerin kellesinin istendiği günlerde güzel şeylerden bahsederek ümide atıfta bulunalım. Under 21 bizdeki adıyla ümit milli takımlar ülkelerin bir kaç turnuva sonraki halleri için ışık tutar referans olur. Türkiye'nin başarılı olduğu turnuvalardan önceki bir kaç ümit milli takımı incelediğimizde de bu doğrulanıyor. Bizim ümit milli takım da açıkçası epey ümit veriyor bana.

Kadro olarak 9 yeni isimin açıklandığı son Norveç maçını her ne kadar 2-0 kazanmış olsalar da kaybetmeleri de bir şey değiştirmeyecekti. Kadroya kısaca taradığınızda liglerimize damga vurmuş genç oyuncuların varlığı kendini belli ediyor.

Kısaca şöyle bir bakalım kadroya...

Benim favori isimlerinden biri Artun...Artun Gençlerbirliği forveti olarak her fırsatta ikinci yarıda girerek forma şansı bulabiliyor. Türkiye Kupasında Bandırma maçında haptığı hattrick şans verildiğinde ne kadar etkili bir forvet olabileceğinin de belirtilerini taşıyor. Top ayağında iken yetenekli olan Artun aynı zamanda topsuz oyunda topsuz alanlarda da yaptığı koşularla forvet olmanın gerekliliklerini yerine getiriyor. Vleminckx'in gelmesi ise onun için büyük bir dezavantaj. Önünde hali hazırda Zec,Lekic,Ekigho gibi isimler bulunurken bir de Vleminckx onun forma şansını epey azalttı. En azından ikinci yarıda yakaladığı şansı, elden çıkarılamadığı için Ekigho kullanıyor. Ekigho'nun sezon sonu takımdan ayrılması durumunda çok daha fazla forma şansı bulabilir. İlk 11 için erken gibi gözükse de gelişim sürecindeki bir forvet için olmaması için de bir neden yok.


Oğuzhan ve Salih ise daha göz önünde olan isimlerden. Oğuzhan'ın alt yapısı ve Arsenal stajı kalitesi adına ufak ipuçları olarak göze çarpıyor. "Fernandes yok Beşiktaş ne yapacak" sorularına cevap olan Oğuzhan ilerleyen yıllarda milli takımda orta sahada çok büyük işler yapacağını vaat ediyor bizlere.

Salih ise yeteneklerini anlatmaya gerek duyulmayacak isimlerden. Buca'da sergilediği harika performans onu Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin gündemine oturtmuş ve yoğun çabalar sonucunda Fenerbahçe'ye kazandırılmıştı. Top tekniği oyun zekası ve öldürücü paslarıyla tam bir yıldız ışığı saçıyor etrafına. Bir kaç yıl sonra şimdiki A Milli orta sahası yerine Salihli Oğuzhanlı orta sahaya itirazı olan çıkmayacaktır muhtemelen.

Bu orta sahaya bir de Kayserispor'un yıldızı Okay'ı ekleyin. Çok küçük yaşta Altay'dan transfer edilen Okay takıma bağlı olarak performans düşüklüğü yaşasa da zaman zaman onun tekniği ve orta saha yükünü almaktaki özverisi düşünülünce çok büyük gelecek vaat ettiğini söyleyebiliriz. Onun için söylenecek bir şey varsa öz güveni olabilir. Maç önü röportajlarında ve sonrasında ne söylediğini bilen Okay mental olarak da şimdiki A Millinin ilerisinde olduğunu gösteriyor.

Emrah Başsan ismi ise Antalyaspor'da ağırlığını fazlasıyla hissettirmiş durumda. Olmadığı maçlarda yokluğu sorgulanan olduğu maçlarda takıma olumlu olarak artılar ortaya koyan Emrah özellikle forvet arkası ve kanat bindirmeleriyle göz dolduruyor. Katı Defans yapma zorunluluğu olmayan takımlarda serbest rolde çok daha verimli olacak Emrah milli takımda o mevkide oynarsa çok daha faydalı olabilecek bir isime benziyor. Çek Cumhuriyeti maçının yaratıcı oyuncu eksikliği düşünüldüğünde bir Emrah ne katar sorusunu sorduğumuzda önemi çok daha iyi anlaşılıyor.

Sezer Özmen ise Bakırköy ve Beşiktaş alt yapılı bir sol bek. Çok küçük yaşlarda Beşiktaş'a gelip A2 takımında oynayan Sezer A takımda yer bulamayınca Rizespor'a gitmiş orada da kendini kanıtlamış isimlerden. Bir dip not eklemek gerekirse Beşiktaş'ın transfer hatasıdır. Bu sene yaşanan sol bek sıkıntısını rahatlıkla giderebilecek bir isimken bonservisi ile Rize'ye verilmesi büyük hata. Bunun yanında geriden oyun kurabilen Sezer idolü olarak da bu alanda bir numaralardan sayılan Popescu'yu gösteriyor. 70 milyonluk ülkede bir tane sol bek bulamıyoruz diyenlere inat gümbür gümbür gelen Sezer elindekinin kıymetini bilmeyip belediye kapılarında sol bek arayanlara cevap niteliğinde. Hasan Ali'nin artan performansı milli takımda iyi olsa da geriden gelen Sezer çok daha fazla şey katabilir.

Defansın sağına da Alpaslan'ı koyabilirsiniz. Belçika Liginde Beerschot ile 21 maça çıkan Alpaslan henüz 19 yaşında ve şimdiden kulüp takımında vazgeçilmez isimlerden. Milli takımda zaman zaman aksayan sağ bölgeyi düşündüğümüzde zaman zaman ön alanda oynasa da asıl işi savunma. Aynı zamanda Belçika vatandaşlığı da bulunan Alpaslan'ın kazandırılması büyük bir başarı sayılabilir. Bir kaç sene sonra da tahmini olarak ülkemizdeki transfer piyasasındaki adı geçen isimlerden olacak.

Hamburg altyapısından çıkan Bertül bir kaç yıldır Alman Bölgesel ligde gollerine devam ederken Karabükspor'un dikkatini çekti ve iyi bir gurbetçi transferi olarak ülke futbolumuza kazandırıldı. Son Norveç maçında attığı 2 gol de onunla ilgili küçük ip uçlarından. Uzun süre izleme şansı bulamadık ligde hep sonradan şans bulabildi. Ve Karabükspor'un bu seneki başarılı hücum hattında kolay kolay şans bulacağa da benzemiyor ama ümit millinin şimdiden vazgeçilmezi olmuş durumda.

Saydığım isimleri çoğaltmak da mümkün ama bu saydıklarım benim en çok dikkatimi çekenler. Bu yüzden de bu takımdan bir şeyler beklemek şimdi ki A Milliden bir şeyler beklemekten çok daha mantıklı çok daha samimi olur.Yeter ki Salih'e Oğzuhan'a birbirleriyle ilgili tuhaf sorular sorup kafa bulandırılmasın bugün kellesini istedikleri A Milli takım hocasını kendisi getiren medya tarafından. Kavgaya gürültüye kurban vermezsek bu ümit milli takımdan "takım" olur.

5 Şubat 2013 Salı

Yabancı Futbolcu Kontenjanına Dair

Artık 18+1'lik servis muhabbetlerine dönmüş olan yabancı kontenjanı her sene farklı bir hal alırken son düzenlemeyle kısıtlamalara maruz kaldı. Hepimizin günlerce kafa yoracağı günlerce konuşacağımız ya da konuştuğumuz bir mesele zaten bu.

Altyapı, yabancı futbolcu bonservis ücretleri, milli takım derken aslında hepimiz küçük birer işletmeci gibi tüm değişkenlerin bir arada olduğu bir sistemi düşünüyoruz tartışıyoruz. Bu konuda yüksek lisans öğrencisi olan Arif Yüce de bu konuyu tez konusu olarak belirlemiş ve tezi için bir anket hazırlamış. Sosyal medyadan anketini sunan Arif Yüce'nin anketi kim gitsin kim kalsın tarzı yarışmaların anketinden çok daha faydalı ve önem taşıyor hele ki bu konunun en çok tartışıldığı şu günlerde.

Siz de ankete katılmak için bu adresten adresinden Arif Yüce'nin tezine katkılarınızı sunabilirsiniz.

4 Şubat 2013 Pazartesi

"Türkçe Konuş,Çok Konuş"

Milli takımdaki gurbetçi oyuncu yoğunluğu ya da göçü malum, Almanya alt yapısından yetişmiş sırf Almanya'ya kaptırmamak, "Mesut gitti aman ne olur ne olmaz" diyerek milli takıma bir çok isim kazandırıldı. Kimi yeterli kimi yetersiz olan "gurbetçi" futbolcular bir dönemin fırtınası Cartel'in sözlerindeki gibi "vatanımızda Almancı burada yabancı" sözlerinin sızısını da yaşıyorlar bir yandan zaman zaman onlarla ilgili söylenenlerin ardından.

Hep bir Yıldıray olsun diye beklerken kaybolup giden nice gurbetçi oyuncu bir yana, bugün Spor Servisi'nde Mehmet Demirkol'un değindiği mesele "gurbetçi futbolcu sorunu" olarak gündemimize oturdu. Mehmet Demirkol Sercan'ın Almanca konuşmasını eleştirerek "Bir Diyarbakırlı çocuk gelsin orada Milli takımda Kürtçe konuşsun  ortalık birbirine girer. Sercan Türkçe konuşamıyor. Almanca konuşuyor, çevirmen çeviriyor. Kimse bir şey demiyor. Türk takımlarında oynayan yabancı futbolcular da Türkçe bilecek. Türk milli takımında oynayan oyuncular Türkçe konuşacak. Üzerinde Türk forması varken basın toplantısında bir oyuncu Almanca konuşamaz. İnsani zorla ırkçı, milliyetçi yaparlar.” dedi.

Öncelikle Mehmet Demirkol kimi analizleri ve tespitleriyle her zaman beğendiğim takip ettiğim ya da bir mesele olduğunda acaba Mehmet Demirkol ne diyecek acaba diye düşündüğüm birisidir. Konuya giriş yaptığında beklediğim gidişten sapıp tam tersi istikamete evrildi konu. "Diyarbakırlı bir çocuk gelsin orada Milli takımda Kürtçe konuşsun ortalık birbirine girer..." sözünden sonra beklenen/beklediğim buna bir şey denmiyor ona niye deniyor tarzında bir samimiyet sorgulaması yönünde ilerlemesiydi ama dediğim gibi tam tersi istikamete saptı ve "Türk milli takımında oynayan oyuncular Türkçe konuşacak. Üzerinde Türk forması varken basın toplantısında bir oyuncu Almanca konuşamaz." diyerek Türkçe dayatması içinde bulduk kendimizi. 

Mesut'un seçiminden sonra "gram emeğin olmayan bir adamın, üzerinde emeği olan tarafı seçmesi kadar doğal ne olabilir?" sorusunu sormuştum kendi kendime. Yani "ne verdin de ne bekliyorsun" genlerinden başka? Almanya'da doğan ve Almancanın bolca konuşulduğu, Türkçe'ye tercih edildiği bir ortamda büyümüş oyuncudan nasıl Türkçe bileceksin beklentisinde olabiliriz anlamak çok güç. Çok iyi bir performans sergileyecek milli takıma çağrılacak ama dil engel olacak oldu olacak dil bilgisi eksiği olanı da ıskartaya çıkartalım da dile zeval gelmesin. Dil bilgisi sınavı da barajımız olur.

Almanya örneği verilebilir, orada oynayan Alman asıllı olmayan herkes Almancayı biliyor diyerek. Yine aynı noktaya tersten bakmak gibi mesele çünkü Almanca'nın galip olduğu bir kültürel ortamda büyümüş oyuncular bunlar. Ki her şeyi geçtim kişinin kendini en iyi anlatabildiği şekliyle anlatmasını uygun görenlerdenim. Almanca kelime dağarcığı Türkçe dağarcığından fazlaysa ve en önemlisi de en iyi duygu ve düşüncesini o dilde yazıya ya da sese dönüştürebiliyorsa kişi elden en gelir?

Mehmet Demirkol ırkçı biri değil genel olarak dünden bugüne tüm konuşmaları da bunu açıkça ortaya koyuyor ama kusura bakmasın bu söylem ırkçı bir söylem. Hiddink geldiğinde değil giderken dili soran yapan bir toplumun da yapması gereken en son sorun da bu olabilir herhalde. Kötü sonuçların ardından kendini bir gösterip yeterli desteği bulamayınca kaybolan "Türkçe konuşamayan futbolcu var" takımda önermesi bundan sonra daha çok destekçi bulacak gibi. Eğer dil aitlik ya da bağlılık belirtiyor ise şu an Afrika Kupasında kendi dilleri kaybolmuş sömürgecisinin diline hakim futbolcuları açıklamak hiç birimizin altından kalkamayacağı bir yük olarak sırtımıza biner ve eziliriz.

Milli takım hepimizin diye popüler bir söylemin ardından gidiyorsak; annesinden babasından yani genlerinden ötürü bu ülkeyi seçmiş futbolcular amma bilinçli amma bilinçsiz , belki de Almanya'ya alınmayacaklarını düşünerek seçmiş bu takımı bilemeyiz. Ama "Türkçe öğrenin sonra..." diyerek destek sunacağımızı ya da onları kabul edeceğimizi söylersek formel bir olgunun içinde kaybolup gideriz diğer yetişen gurbetçi futbolcuların gözleri önünde. Demek istediğim "bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler" laçkalığından ziyade farklılıkları zenginlik olarak görüp o formayı giyecek oyuncuya dilinden, dininden ziyade kişiliği çerçevesinde tercihleri doğrultusunda destek verilmesi gerektiğinden başka bir şey değil.

Futbolun Taşrası Ankara


Futbol deyince İstanbul bazlı kurulan nizam Ankara’yı futbolun taşrası konumuna itmiş durumda. Maç anlatımlarından gazete sayfalarına futbol İstanbul demektir ülke için. Aslında İstanbul dışındaki her şehirde de amma küçük amma büyük bir başka futbol yaşamı var, gösterilmek ya da görünmek istemese de.

Köklü kulüpleriyle ülke futbolunda yer etmiş Ankara zor deplasman olmanın uzağında olsa da diğer şehirlere, futbol kültürü ve tarihi olarak derin bir yer etmiş durumda. Gençlerbirliği, Ankaragücü, Hacaettepe, Ankara Demirspor gibi nice  takımlarla liglere renk katan Ankara futbolu taşralığa inat devam ediyor hikayesine.

Şehrin en büyük takımlarından Ankaragücü, İstanbul kökenli olması bakımından diğerlerinden biraz farklı bir konumda. İmalat-ı Harbiye’ye dayanan temeller Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya taşınır ve cumhuriyetin kuruluş yıllarında başkentte artan işçi sayısının bir bölümün İmalat-ı Harbiye’de istihdam edilmesi ve fabrikada kulüp için ayrılan kumbara ile kulüp kendini epey geliştirdi.

 Mahalli liglerde defalarca şampiyonluğu bulunan kulübün 12 Eylül darbesiyle birlikte kaderi de değişiyor. Kenan Evren’in el attığı yerlerden olan futbol, en üst ligde bir başkent takımı olması isteği sonucunda Türkiye Kupası’nı kazanan takım alt liglerde ise süper ligde o zamanki adıyla 1.ligde  oynar minvalinde bir kural ile Türkiye Kupasını kazanan Ankaragücü en üst lige çıkartıldı. Zaten o kuraldan da bir tek Ankaragücü faydalanabildi ve çok geçmeden kural yürülükten kaldırıldı.

Sonraları Kenan Evren hadisesi kadar elim bir hadise ile Gökçek Darbe operasyonuna sahne olan kulüp istikrarsız yönetimler sonucunda kolay kolay çıkamayacağı bir dar boğaza girdi. Ankaraspor ile olan tuhaf bir ilişki, Gökçekgillerin Ankaragücü’nü ele geçirme hayali , borçlar derken geçtiğimiz yıl alt yapıdan oyuncularla mücadele ettiği Süper Ligten alt lige düştü. Ve konumları orada da pek iç açıcı gözükmüyor. Ama buna rağmen seyirci olarak en kalabalık tribün Ankaragücü’nde bulunuyor. Her maçını binlerce kişi önünde oynayan Ankaragücü’nün şu anki tek “gücü” ateşli taraftarı gibi gözüküyor.

Şehrin diğer güçlü ekiplerinden Gençlerbirliği ise kuruluşu Ankara Sultani Mektebi yani Ankara Erkek Lisesine dayanıyor. Sultani Mektebi takımı kuruluiş aşamasında kurucuları yetenekli bir takım oyuncuları görmezden gelir ve bu oyuncular aralarında aldıkları kararla Gençlerbirliği adında bir takım kurar ve Sultani ile bir maç tertip edilir. O maçı kazanan Gençlerbirliği birleşmeyi teklif etse de Sultani ile bir müddet daha gergin geçen süreç Sultani’nin kurucusu Münif Kemal Bey’e  başkanlık teklif edilerek 9 yıl başkanlık yapması sonucu tatlıya bağlanmıştır. En üst ligde Ankara’yı temsil eden tek takım şu anda Gençlerbirliği!  Bir zamanlarki sloganları da şehrin tek sivil takımı olmalarıydı. Hacettepe kurulana kadar, diğer takımlar ya Devlet Demiryollarına ya askeriyeye gibi devlet kurumlarına bağlıydı.

Kente mesafeli olan Gençlerbirliği Ankaragüçlülerin yayıldığı mahallelerde pek yer edinemiyordu. Şehrin geçici konukları olan öğrenciler, belli oranda maçları takip etmeye çalışan memurlardan  ağırlıklı bir çevreden ibaretti demek pek yanlış tanımlama olmaz. Bu nedenle son yıllarda bir atılım gerçekleştiren Gençlerbirliği kent takımı havasını yakalamaya çalışıyor. Özellikle bu yıl ki “burası Ankara” projesiyle şehrin temsilciliğini yapmaya çalışıyor kulüp.Yenişehir ilçesinin dışına çıkan kulüp beklediği etkiyi de yavaş yavaş yapıyor. Futbolcuların şehrin farklı mekanlarında yaptığı fotoğraf çalışmaları, teknik direktör Fuat Çapa’nın Behzat Ç.’den esinlenekre Fuat Ç. olarak benimsenmesi şehirde ve ülke genelinde Gençlerbirliği için olan ön yargıları kırma konusunda başarı kazanmışa benziyor. En büyük artıları istikrarlı yönetim ve gelişmekte olan alt yapı düzenleri.

Tribünde sıfıra yakın küfür var denebilir , Gençlerbirliği tribünlerinden edilen en ağır söz “Acemi hakem” oluyor. Ayağa kalkıp takımını destekelmeyen taraftarı “ayağa kalkmayan x’li olsun” yerine “lütfen ayağa kalkar mısınız?” diyerek takıma desteğe çağırıyor. Tezahürat konusunda Ankaragücü’nün gerisinde olsalarda gittiğiniz her maçta yüzünüzde farklı bir tebessümle ayrılıyorsunu tarihi stattan.
Diğer Ankara kulüpleri ise taraftarca daha az, biraz da lig adıyla orantılı bir durum. Ankara Demirspor,Hacettepe, Kızılcahamam,Polatlı Bugsaşspor,Keçiörengücü gibi takımlar alt liglerde sınırlı sayıda taraftara ve kısa vadeli başarılara kilitlenmiş olarak mücadelelerine devam ediyor. Bu takımların içinden Demirspor olması nedeniyle Ankara Demirspor taraftar potansiyeli olarak ayrılıyor.

Sokaklarında Ankaragüçlülerin yazılamaları olan, futbol okullarının Ankara kulüplerinden ibaret afişlerinin olduğu,Gençlerbirliği-Ankaragücü atkılı taraftarlarının her şeye rağmen diğer kulüplerden çoğunlukta olduğu bir şehir Ankara.2008-09 yılında Süper Ligde 4 takımla temsil edilmekten tek takıma düşse de her takımın her ligde sevdalısı var. Kimsenin umurunda değil ligin adı. Bu takımlar sokakta oynasa kaldırımdan izleyecek milyonlardan bahsediyoruz sonuçta.