9 Aralık 2012 Pazar

Messi: Bir Rekordan Daha Fazlası...


Çok bilindik bir hikaye aslında anlatacağım, tıpkı senaryosunun türlü oyuncularla birkaç kez çekildiği Türk Sineması bir film, şimdi de şu olacak der gibi okuyacaksınız ama tarihe not düşmek gerek. Çünkü “o olmadan eksik yaşamışız” hissi veren ne varsa yazıya dökülmeli bir şekilde;  zaten yıllar sonra utanılan lise dönemi aşk şiirleri de böyle dönemlerde ortaya çıkar bir şekilde! Yazdığınız şiir karşınızdakine bir methiye aşkınıza bir resmiyet katar ondandır matematik defterinin arka bölümlerinin o dönemlerde çok daha fazla kullanılması…

Arjantin’de Pibe’nin Rüyası diye dillerden dillere dolaşan bir halk efsanesi vardır. Rivayet odurki Pibe rüyasında bir futbolcuyu görür ve onun Arjantin’e büyük başarılar kazandıracağını müjdeler. Pibe’nin ilk rüyasının kim olduğunu kestirmek güç değil sanırım, Maradona… Tanrı sıfatına erişmeden önce Pibe müjdelemiş onu öyle söylüyor Arjantinliler. O da müjdeyi boşa çıkarmamak adına 10 numarayı sırtına alıp bir rüyayı gerçeğe dönüştürmekte hiç de zorlanmamış izlenimi yaratıyor geride bıraktıklarıyla.
Yaşım itibariyle hep büyüklerime kimi övmeye kalksam “o da bir şey mi sen Maradona’yı görecektin” küçümsemesiyle büyümüş biriydim.  Sonraları videolarıyla tanıştım, “bizim Sergen’i andırıyordu” çocuk aklımla ama farklı bir şeyler vardı. Onu da ilerleyen zamanlarda farketmek zor olmadı zaten. Benim futbol dünyamda hiç Pele’ye yer olmadı. Ailem ve çevrem hep Maradona’nın Pele’den daha iyi olduğu gerçeğini kabullenerek yaşadı. Zaten sonra öğrendim ki Brezilyalılar da pek sevmiyor onu, onlar dahi başları sıkıştığında “Maradona delikanlı adamdır ama Pele kendi ailesine bile yardım etmedi” diyerek konuyu özetliyorlardı. O yüzden benim için futbol kahramanı deyince Maradona ve diğerleri olarak bir kıstas vardı dünya futbolunda…

Sonra gel zaman git zaman Pibe yine rüyalar görmeye başladı. Yine isimler dolaşmaya başladı, bazen bizzat Maradona Pibe’nin iç sesini dışa vuruyor isimler söylüyordu ama olmuyordu. Yeni Maradona lansmanıyla Ortega, Riquelme, Saviola gibi isimler izledik. Pibe yanılıyor ve efsane yerle bir oldu tezleri havada uçuşmaya başlamıştı haliyle…Sayılan isimlerin kötü oyuncular olmasından değildi efsanenin çöküşü Maradona’nın gölgesinde dahi barınamayacak oluşlarındandı. Ki bu isimleri hep sevdim yine de efsanenin hatrına, ama olduramadık onlardan bir Maradona ya da efsane!
Sonra bir gün  La Liga’daki sevdalım Barcelona maçı için ekran başındaydım. Topa çelimsiz bir çocuk kafasıyla müdahale edip takip etti. Rakibi karşısına çıkınca olanca çelimsizliğiyle sendelese de şansının da yardımıyla top kendisinde kaldı. Sonra pası o dönemin Nou Camp çimlerindeki en afili kramponu Ronaldinho’ya verdi, Ronaldinho durur mu öyle bir pas atıyorki rakibinin üzerinden aşırtma şeklinde bu çocuğa çocuk ne yapacağından emin bir şekilde sol ayak içiyle Pibe’ye selam gönderiyor.

Yine rivayetler, yine benzetmeler, yine “o da bir şey mi ben Maradona’yı izledimler” vs. Ama hiçbir şeye aldırış etmeyen biri olarak Pibe’ye selam gönderen o çocuk Messi adını ileride sık sık duyacağımızın işaret fişeğini çakıyor o dönemlerden. Sonrası mı… Sonrası hepimizin bildiği kapalı gişe bir başarı hikayesinin anlatıldığı bol Oscarlı  Katalan-Arjantin yapımı bir film...

Daha kariyerinin başlarında 2005-2006 yılında kas yırtılmasıyla sezonu kapattığında o maçtaki rakibinin hocası Barcelona’daki gelişmiş tiyatrolardan ve onların kurslarından bahsetmişti medyaya onu yalancılıkla suçlarken… Kimdi bu suçlamayı yönelten kısmına gelirsek, kas yırtılmasını rol olarak görebilecek ve kendi oyuncusu atıldığı için saldırganlaşabilecek kaç tane tercüman tanıyoruz şu hayatta diyerek cevabı bulabiliriz sanırım! Tam da başlamadan bitiyor hissiydi aslında o kas yırtığı ama kolay toparlandı.

Yeni Maradona lakabını alması için temkinliler tedbiri elden bırakmazken o Maradona’nın attığı golün tıpa tıp aynısını atarak Pibe’ye gönderdiği selamı temkinlilere de gönderiyordu. İspanya basınına göre o zaten çoktan Messidona idi. Aynı golden birkaç ay sonra da Tanrı’nın elini hatırlatması artık temkinliler için yelkenleri suya indiriyordu. Bu Yeni Maradona’ydı, ama fazlasını kimse tahmin etmiyordu.

Sonraki sezonlarda Pep Guardiola yönetiminde saz arkadaşları Xavi ve İniesta ile birlikte tarihi üçlemeyi yapacaklarını o günlerden kestirmek elbette çok güçtü bunda kimseyi suçlayamayız ama bunu da başarmıştı arkadaşlarıyla. Ona ne zaman övgü dolu söz söylense önce arkadaşlarını överek başlıyordu cümleye ve sonra kendisinin bu yapıda sadece görünen kısım olduğunu anlatıyordu.

Uzaylı lakabı onu anlatmaya yetmiyordu aslında ama sadece diğerlerinden farklı olduğunu belli etmek için bir şeyler gerekliydi. Biyolojisinin diğerlerinden farklı olduğu kesin. Sakatlanmıyor, sakatlansa da birkaç haftada dönüyor en ağır sakatlıktan. Çok tekme yiyor ama kendini hiç yere bırakmıyor, rakibine karşı hiç çirkefleşmiyor.

O tüm rakamları alt üst ederken önüne bir rakam dikiliverdi kendiliğinden. Müller’in rekoru, adı bile insanı ürkütürken 85 golle Müller’in rekorunu kırıp kıramama konumuna geldi Messi! Tam kıracak hesabı yapılırken Benfica maçında olmaması gereken oldu ve Messi sakatlandı. Tüm futbol dünyası adeta o gece yastaydı bu kadar yaklaşmışken kırılamayacak rekor için…Messi’ye yakışacak o rekoru kim bilir kaç yüz yıl sonra birinde görmek üzecekti bu ana şahitlik etmek isteyen insanları…Ama o biyonik adam bir gün sonra sevindirdi herkesi ve hafta sonu sahada olacağının haberini verdi. Betis maçı artık bir başka maçtı. Barcelona Messi ve dünya için nasıl bir kulüpten fazlasıysa bu haftaki Betis maçı da Messi ve dünya için bir maçtan fazlasıydı. Bu işe son noktayı koyarken de buraya gelirken ona destek olan arkadaşlarına ihtiyacı vardı. Bu yoldaki en büyük yoldaşlarından İniesta’nın pasıyla içeri doğru süzülürken attığı düzgün şut Müller’e yetiştiğini haber veriyordu tüm dünyaya…Sonrasında İniesta’nın topuk pasıyla ruh kattığı topa Messi’nin ağları nişan alışı eşlik ediyordu. Artık Müller’in rekoru yoktu, Messi rekoru kırarak rekor sahibi oluyordu…

Bize anlatılan “o da bir şey mi sen bir de Maradona’yı görecektin” cümlesi de artık nazarımda tarih oldu. Çocuklarımıza ya da küçüklerimize anlatacağımız bir efsane var başlı başına karşımızda. Bu rekoru kırmasaydı ne olurdu, hiçbir şey, o hala efsane olarak kalırdı. Hala yıllar sonra “o da bir şey mi sen Messi’yi görecektin” cümlesine konu olurdu. Ve izleyebileceğimiz belki de en büyük isim hala o ve sonrasında da o olarak kalacak…

Onun için yarı tanrı yarı insan sıfatını kullanıyorlar bir de…Onu en güzel anlatan sıfatlardan biri belki de…Saf bir insanın yapamayacağı şeyler bunlar elbet…Ama kimse ona Tanrı demeye cesaret edemiyor hala, Pibe’nin rüyası ve belirtiler başlı başına ortadayken! Çünkü Maradona hala bir yerlerde Tanrı ve kimse o Tanrı’ya dokunmak istemiyor. Ve onlara göre hala Messi olsa olsa o Tanrı’nın bir futbol peygamberi…

Peki ya Messi dünya kupasını kaldırırsa?.. O zaman belki…Ama şüphesiz ki her şeye rağmen en iyisi!

6 Aralık 2012 Perşembe

Socrates Demokrasisi


Futbolu futbol yapan aslında sahanın içinden ziyade sahanın dışından gelen güzelliklerdir. Sahanın dışı o kadar hareketli ve güzel olmasa 11 tane ya da tam kadro halinde 18 tane robotun sahaya sürülmesinden başka nedir ki futbol denilen temaşa? O yüzden hiç sevemedim önündeki maçlara bakan futbolcuları, iyi oynadık kazandık, kötü oynadık kaybettik , hakem hatası deyip geçen futbolcuları.  Doğrudur bunlar da bir açıklamadır ama sizi izleyenlerin ve sevdiklerinizin size dair bildikleri ve duydukları cümleler sadece bunlarsa tam bir hayal kırıklığıdır her şey sizin için o bol reklamlı formaların ardında.
Babası diğer iki kardeşine Sofokles ve Sostenes adını veren Yunan felsefesine hayran bir babanın oğluydu. Onların da vardır belki izinden gideni ama Yunan felsefesinde Sokrates hep bir  adım öndeydi diğer iki filozofa göre tıpkı bizim “Doktor” Sokrates’in futbol ve ülke siyasetinde etrafındakilerden bir adım önde olduğu gibi! O farklıydı işte tam da bu yüzden… Memleketteki  referandumların , boş vaatlerin süsü olan darbelerden hesap sorma işini kendi ülkesinde o ve arkadaşları üstlenmişti. “Diktatörlere çalım atmak savunmacılara çalım atmaktan çok daha zor” sözünü söyleyerek önündeki maçlara bakmayıp ardından gelenlere bir ışık tutmuştu mesajlar verdiği şık bandanasıyla.
Babasının ona verdiği isim gibi bir ismi o da oğluna verdi. Oğluna “Fidel” dedi. Latin Amerika’da kader değiştiren isimlerin başına yazılan Fidel bir gün ona “Küba Milli Takımı’nı çalıştırır mısın” dediğinde o yoldaşına “Zevkle ama tek bir şartla Kübalı bir işçi ücret olarak ne kadar alıyorsa o kadar paraya çalışarak” demişti. Yoldaşların bu sözleşmesi nedendir bilinmez bir türlü yerine gelmedi.
Demokrasiye aşina ruhu ve aile geleneği ile hayatta da bir sözü vardı onun. Arkadaşlarıyla Brezilya’ya getirdiği demokrasiye Corinthians Demokrasisi deniyordu. Yaptıklarının büyüklüğünü ve marjinalliğini anlamak için arkadaşlarıyla açtığı şu pankartı bir düşünmekte fayda var: Tüm siyasi tutsaklara özgürlük… Futbola siyaset bulaşmasın diyerek tüm siyasi vesayeti yeşil çimlerin üzerine yığanların hoşlanmadığı bir şeyler vardı onda. O siyaseti bulaştırmayın diyen derin siyasilerden burada da bol bol var zaten. Siyaset yapsın diye meclise yollananlar bile “ben bilmem büyüklerimiz bilir” derken bu işin buralardaki olurunu da gösteriyor bize.
Onun damgasını dünya futboluna vurduğu yıllarda Avrupa Tiganaları, Platinileri, Rumenigeleriyetiştirirken o Zico ile yeni bir hikayenin hem yazanı hem oynayanı oluyorlardı.
Botofago’da başladığı futbol hayatında demokrasi harekatını başlatacağı Corinthians damgasını vuracaktı.Corinthians ile özdeşleşen “Doktor” Sokrates 1982’deki efsaneleştiği performansıyla Avrupa yollarına düşse de Doktor sigarasından tüttürdüğü dumanları sahada koşmaktan çok daha fazla seviyordu. O yüzden İtalyanların kendince tuhaf disiplinleri ona göre değildi. Hadi gel köyümüze geri dönelim diyerek döndüğü vatanında futbol yaşamını sonlandırdı. Sonra yıllar sonra bir aylığına da olsa İngiltere alt liglerinde bir takımın hem teknik direktörlüğünü hem de futbolculuğunu yaptı.
 Farklı formalar giydi belki ama o hep Corinthianslı Doktordu. “İnceci” diye bir tabir varsa ondan başkasına da yakışmıyordu aslında. Galeano ne diyordu onun için Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında “Macar Puşkaş, Alman Seeler gibi tıknazdı; Hollandalı Cruyff ile Gianni Rivera ise narin yapıdaydılar. Pele, Arjantin’in orta saha oyuncusu, güçlü kuvvetli Nestor Rossi gibi düztabandı. Cooper testinde en olumsuz sonuç alan Brezilyalı Rivelino’yu sahada tutabilmek mümkün değildi; yurttaşı Sokrates ise tıpkı bir turna kuşu gibiydi, uzun bacakları ve çabuk yorulan ayakları vardı, ama topuk paslarını vermede onun üstüne yoktu; istese penaltıları bile topuğuyla atabilirdi
Bu Brezilya benim milli takımım değil, Dunga Brezilyanın en gerici bölgelerinden gelen biri ve takımı da kendi gibilerle doldurdu. Onun takımı muhafazakar ve bürokratik bir yapıya sahip o yüzden ben de sizin gibi sevmiyorum bu Brezilya’yı” derken hiçbir zaman boş konuşmayacağını kanıtlıyordu adeta.
1982’de herkesin hayranı olduğu takımı özetlerken kısaca şöyle anlatıyordu; “Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha önemlidir”. Endüstriyel futbol denilen meselede farklılık teması vurgulansa da aslında her şey tek düze ilerliyor. Müşterileştirilen taraftarlar ve onları bu pazara çağıran futbolcuların karşısında tüm zerafetiyle dikilip halkını demokrasiye çağıran Sokrates!
Sahaya göstermelik kan bağışları şiddet karşıtı pankartlarla çıkıp göstermelik hareketler dışında hiçbir varlığını göremediğimiz , bağırlarımıza bastığımız futbolculara benzemiyor “Demokrasi” pankartı ile çıkıp halkı oy kullanmaya darbecileri yıkmaya çağıran Sokrates örneği. Futbolculuğu bıraktıktan sonra diğer mesleğine yani doktorluğa devam etti. Köy köy dolaşıp yoksulları tedavi ettiği söylenir dururdu. Efsane gibi bir hikayeydi bu ama bunun efsane olmadığı bir gerçek olduğunu hasta yatağında yatarken onu ziyarete gelen yüzlerce yoksul köylü çocuğunu görünce anladı herkes.
Erken oldu gidişi, öldüğünde “alkole yenik düştüm dostlar, yoldaşlar” itirafı kaldı bize yadigar, aslında söz de vermişti en azından son zamanlarında uzak duracağından alkolden ama olmamıştı. Bir 4 Aralık günü haber ajanslara düştüğünde tüm dünyanın dört bir yanından “yalan” olması için yakarışlar yükseliyordu sessizce. Ama gerçekti, Doktor artık yoktu! Bize Corinthians Demokrasisini bıraktı , kimileri Brezilya’ya dese de inanmayın o demokrasi tüm insanlığa kaldı darbelere karşı sesini yükseltmek isteyen halklar için!
Hiçbir futbolcudan siyasi tutsaklara özgürlük demelerini, yoksulluk adına bir şeyler söylemelerini, gencecik çocukların yaşları büyütülerek asılmalarının hesabını sormasını beklemiyoruz…Ama en azından kendileriyle alakalı ya da tribündeki onları bağırlarına basmak için hiçbir şart koşmayan taraftarlar için bir şeyler söylemek çok da zor olmasa gerek! Pahalı deplasman biletleri , iç saha biletlerindeki fahiş fiyat artışları, taraftarlarına tribünlerde uygulanan kontrolsüz orantısız polis-güvenlik şiddeti ya da en olmadı deplasman yasağına karşı birkaç kelime de mi zor diyorum ve aklıma o büyülü cümle geliyor; “bunların değerlendirmesini büyüklerimiz bilir…


29 Kasım 2012 Perşembe

Arjantin'de Sınıf Savaşları


Ezeli rekabetlerde bir çok otoritenin ilk sıraya yazdığı karşılaşma şüphesiz ki Boca Juniors-River Plate rekabetidir. Rekabetin temeli sınıfsal ayrılıklardır. Bir yanda İngilizlerin temelini attığı 1901’de yoksul bir semtte kurulan ve ilk fırsatta kulübünü ve merkezini zengin bir muhite taşıyan River diğer tarafta 1905 yılında 3 İngiliz ve 2 İtalyan göçmen işçi tarafından kurulan Boca Juniors…

River Plate Siyah-Beyaz-Kırmızı renkleri formasında taşırken Boca’lılar önceleri Siyah-Beyaz kullanmış fakat kendi bölgelerinde sıklıkla maç yaptıkları bir İngiliz takımıyla karşılaştıklarında sıkıntı yaşadıkları için bunu bir iddia ile sonuca bağlamışlardır. İddia bellidir, kaybeden rengini o sahaya bırakarak oradan ayrılacaktır. Kaybeden Boca olur ve Siyah-beyaz renklere veda eder. Sonrasında kararsızlık farklı bir çözüm yoluna iter onları , limana giderler ve ilk gelecek geminin bayrağı hangi renk ise o rengi kulüplerine vereceklerdir. Ve gelen ilk gemi İsveç bandıralıdır. Renkler o günlerden bugünlere sarı lacivert olarak gelmiştir.
                                   

Bu hikayede halkı temsil etme işi kuruluş sürecinden de anlaşılacağı gibi Boca kısmının işi olurken tam da bu nedenler River tarafının Boca Juniors ‘a nefret ve üstten bakma gibi duygularına sebep oluşturuyordu.  Boca’lılar River tarafına mahallelerini bırakıp zengin Nunez semtine taşındığı için “Korkak Tavuk” derken River’lılar da Boca tarafına statlarının yakınından geçen derenin kokusundan ötürü ve stat yakınlarındaki bir domuz çiftliğinden ilhamla “Leş Kokulular” ya da “Domuzlar” diye hitap eder.  Taraftarlarla ilgili bir küçük bilgi de şu anda hali hazırda Arjantinlilerin %75’i bu iki kulüpten birini tutuyor.

Zenginler ve Halk mücadelesine dönen bu mücadele aynı zamanda tarihin en kanlı mücadelelerine de sahne olmuştur. Riverlılar bu maçları sportif mücadele olarak görür ve Boca tarafı kadar bu maçları ölüm-kalım mücadelesi olarak görmezlerdi. Boca tarafı ise ülkenin zengin çocuklarına sahada da olsa galip gelerek intikam almak istiyorlardı. Bir maçta yüze yakın River taraftarının ölmesini Boca taraftarları düşmandan ölen yüze yakın kişi olarak tarihlerine düşerken 2-0 mağlup bitirdikleri başka bir maçtan sonra çıkan olaylarda  da 2 River taraftarını kurşunlayarak stadın duvarına “Maç 2-2 bitti” yazmışlardı. Yine bir Boca taraftarı ölüm döşeğindeyken vasiyet olarak şunu söylüyordu yakınlarına; “Öldüğümde benim tabutumu River bayrağına sarın, River bayrağına sarın ki bizimkiler düşmandan biri ölmüş desinler”
                                     (Boca'da sınıf çatışmasını anlatan net bir fotoğraf)

Bu nefret sınıf kini olarak adlandırılabilecek olsa da holiganizmin ucu kaçırılmış demek daha doğru olur. Tribündeki şiddet ortamı sahaya da gerilim ve sert futbol olarak geri dönüyordu. Kartların gollerden daha çok konuşulduğu maçlar büyük yıldızları da futbol sahnesine kazandırmıştı. Boca Maradona gibi bir halk kahramanı futbol ilahının yanına Palermo, Carlos Tevez, Riquelme gibi yıldızları ekleyerek  futbol sahnesine kazandırırken River Plate ise Aimar, Falcao, Saviola gibi yıldızları yetiştirdiği gibi bir başka efsane Di Stefano’yu Avrupa’ya gönderiyordu.

Şu an iki takımda ligde eskisi kadar söz sahibi değiller, Latin Amerika’da her şey gibi futbol da alt üst olmuş durumda.  Velez,Estudiantes, Newells gibi takımlar da artık en az onlar kadar zirve müdavimi oldular. Tek farkları onlar kadar büyük bir geçmişe köklü bir güce sahip değiller. Son olarak River geçtiğimiz yıl İkinci Lige düşmüş bu sene tekrar geri çıkmıştı. İkinci Lig’te olmaları o eski şaşalı paralı pullu dönemlerin de bittiğini gösterse de hala güçlü bir aristokrasi var arkalarında ve Boca hala halkın takımı hüviyetinde mücadelesini sürdürüyor. 

25 Kasım 2012 Pazar

Brezilya Dünya Kupası Başlamadan Kaybetti


Malum 2014 Dünya Kupasına bu işin erbaplarından Brezilya ev sahipliği yapacak. Futbolu golften ya da bir başka spordan ayıran özellik olarak en kolay ulaşılabilecek spor dalı diye biliyoruz. Kimi zaman bir pet şişeyi kimi zaman bir kola kutusunu hatta kimi zaman bir taşı bile top niyetine kullanıp oynamayanımız yoktur herhalde. Brezilya’da da durum bundan farklı değil. Pele, Socrates, Zico, Romario, Ronaldo, Rivaldo gibi masal kahramanları da Brezilya ile başarılar kazanırken hamurlarında bu görüntülerin izi vardı muhakkak! Futbolun beşiği İngiltere diye genel geçer bir kanı vardır, buna Brezilya’yı da katabilmek adına çoğu kişi bizdeki “doğduğun yer değil doyduğun yer” kavramının benzerlerini iliştiripBrezilya’nın da hakkını vermeyi yeğler.
Doğrudur Brezilya hep bir varmış bir yokmuş ile başlayan masallar gibi kadrolarla arzı endam ediyordu tüm Avrupa’nın gözleri önüne. Futbol algısı ve endüstrisi Orta Avrupa üzerine kurulu olunca Amerika kıtasının çocukları sadece kendilerini dünya kupalarıyla gösterebiliyordu merkeze! Çoğu belki de Avrupa’nın dört bir yanına yayılmıştı ama onlar ancak bir yap bozun tamamlayıcıları gibi  bir aradayken çok daha şık ve tam duruyorlardı o sarı formanın altında!
Kendi evlerinde kuracakları yap bozları şimdiden  kıta rakiplerini ve fiyakalı Avrupalıları düşündürmeye başladı bile. En az Brezilya Milli Takımı kadar birilerini daha yakından ilgilendiriyor bu dünya kupası. Onlar için de ölüm kalım mücadelesi şeklinde geçen bir dönem olacak. Ve onların mücadelesi yaklaşık birkaç yıldır devam ediyor ve muhtemelen dünya kupasının ilk düdüğünün çalacağı akşama kadar da devam edecek. Sonrası için çok geç zaten. Bahsettiğim Brezilyalılar Porto Alegreli yoksul halk ve bir takım orta sınıf ahalisi…
Dünya kupasındaki bazı statların en rahat tribün koltukları onların oturma odalarına yapılıyor, yayıncı kuruluşların yayın odaları tv sehpalarının üzerine kuruluyor, stat kantinleri mutfaklara, statların pisuvarları da evlerin tuvaletlerinin tam üstüne yapılıyor. Porto Alegre başta olmak üzere Brezilya’da büyük bir kentsel dönüşüm var ve insanlar evlerinden “devlet politikaları” gereğince uzaklaştırılıyor. Birkaç yıldır artan protesto gösterileri ve planlar pek etkili olmuşa benzemiyor. Ki bunun bir benzerini de Ukrayna’da çevre kirliliği yaratan(!) sokak  köpeklerinin yakılarak itlaf edilmesi sonucu Avrupa Şampiyonası’nda da yaşamıştık. “Büyük” organizasyonlar böyle “küçük” şeylere tahammül edemiyor. Brezilyalıların derme çatma gece kondu vari evleri gibi yani!
Rio’da da durum farklı değil. Şu anki Brezilya devletinin eylem planları arasında hazırlık projesi olarak; futbol mabedi Maracana’nın özelleştirilmesi , Brezilya’nın yoksulların gidebileceği en iyi devlet okullarından birinin yıkılması ve Yerlilere ait ilk müzenin yıkılarak otopark yapılması var. Öğretmenler, öğrenciler, futbolseverler ve Yerliler hemen hemen her gün protesto eylemleri gerçekleştiriyorlar, imza topluyorlar ve ne büyük bir ironidir ki o imzalarla çaresizce devleti devlete şikayet ediyorlar. Bu arada unutmadan işçi güvenliğinin ikinci planda olduğu gerekçesiyle  işçiler de büyük çaplı bir grev gerçekleştirdi yakın zaman önce…
Bu toplantılardan birine şahitlik eden Türkiyelilerden Metin Yeğin anlatıyordu, o toplantılarda konuyu futbolculara açmaktan bahsedildi ve herkes ortak bir isimde Maradona’ya ulaşmanın en doğru fikir olacağını söylediler diyordu. “Kimse Pele’den bahsetmedi bile. Onlara göre Pele hep futbol egemenlerinin yanında yer aldı hep egemenlerin figüranlığını yaptı. Ama Maradonadelikanlı adamdı. Boca’da anlatmışlardı, Buenos Aires’in yoksul mahallesinde…Ne zaman mahallesine gitse yoksullara el uzatır yardım edermiş, Pele ailesine bile bakmadı dediler.” Henüz anlaşılan o ki Maradona’ya da ulaşamamışlar. Ulaşabilseler belki o bir şeyler söylerdi en azından sağ omzundaki dövme hatırına…
Milyarlarla ifade edilen dünya nüfusunun dört yılda bir eğlencesine böyle bir ruh haliyle hazırlanmanın futbolun ruhuna verdiği zararı endüstriyel futbolun ekonomistleri kısa vadeli hesaplarında elbet hesaplayamayacak. Ve çıkan sonuç ilerleyen dönemlerde futbol sosyolojisininBrezilya Milli Takımları ile ilgili araştırma konularında ilk sırada yer alacak! Konu basit gelebilir yüzbinlerin itirazının bir ehemmiyeti de olmayabilir milyarlarca kişi karşısında ama yakından bir örnek durumu açıklayacak sanırım; İnönü Stadı bir tüpgaz şirketine devrediliyor gelirlerine onlarca yıl temlik konuluyor , Dolmabahçe Sarayı yıkılıyor oto park yapılıyor ve son olarak da Kabataş Anadolu Lisesi de bu kentsel dönüşüme kurban gidiyor…Peki neden; bir ay sürecek olan bir karnaval bir futbol festivali için! Şehrin ve ülkenin onlarca hatta yüz yıllarca süren emekler sonucunda sahip olabildiği varlıkları kurban ediliyor böylelikle bir ay sürecek müsabakalar için!

2014 Dünya Kupası hangi takımın elleri arasında sahibini bulacak bilinmez ama eğitim, kültür ve tarih alanlarındaki kendi yaşamsal organlarına yaptığı bu harakiri ile Brezilya kaybedenlerin başına adını yazdırıyor. Ne diyordu Savaş Dinçel Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminde “Hayat futbola fena halde benzer. Futbol, şahsi beceri gerektirir; ama aslında toplu oynanan,  insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin.” Yani bu olaya uyarlarsak istediğin kadar yetenekli ol arkanda seni destekleyecek bir halk bulamazsan ve kültürüne ihanet ediyorsan kaybedersin!                                                                                   

24 Kasım 2012 Cumartesi

Umut,Futbol,Filistin...


Baştan söylemekte fayda var; bu yemyeşil çim sahaların, meşin yuvarlakların, bol sıfırlı sponsorluk anlaşmalarının yer aldığı bir futbol yazısı değil! Bu başlı başına bir savaşta ayakta kalmaya çalışan halkın futbol umuduna sıkılan kurşunların yazısı…
Futbola dair bir hikaye oluşturmak istersek eminim çoğumuz zaferden çok ümit üzerine kuracaktır tüm senaryoyu. Çünkü zafere aşina olmamış ruhların tek beklentisi umutlarında oluyor, gelecek güzel günlerde oluyor. Nazım Hikmet’in “Güzel günler göreceğiz, güneşli günler” sözleri de umuda güvenerek  bestelenmedi mi, dillerden dillere dolaşmadı mı zaten? Futbol Brezilya’da yoksal halk çocuklarının sınıf atlama umudu diye adlandırılır iken endüstriyel futbol denilen bela zehrini temiz futbol suyuna şırınga etmeden  önce her kesimde bu böyleydi. Yoksul halkın daha da ötesinde ezilen halkların isyanı olarak göze çarpıyor futbol anlatılan tarih bambaşka bir tarih olsa da futbol adına.
Filistin, katillerin  ceza sahasına dönmüş durumdayken umut adına pek de bir şeyler bulmak mümkün olmuyor. Ambargoyu ve savaş ablukasını on yıllardır üzerinde hisseden Filistin yine de umutlanacak bir şeyler görmek istiyor. Siyasi pazarlıkların iki yüzlülüklerin ötesinde bir umut varsa şüphesiz bu yine Futbol! Futbol adına altın harflerle yazılacak bir tarih yaşayamadılar henüz. Filistin ismini geçtiğimiz yıl Mahmud Sarsak aracılığıyla epey duymuştuk futbol haberlerinde –görmek, duymak isteyenler tabi ki- ! Mahmud Sarsak İsrail polisi tarafından Hamas  militanı olduğu gerekçesiyle göz altına alınmış ve yaklaşık 3 yıl  hapiste kalmıştı. Sarsak, bir müddet açlık grevinde kalmış ve duyarlı kamuoyu baskısına;  Dünya Af Örgütü ve FİFA da eklenince  serbest bırakılmıştı aylar sonra. İsrail polisi ve kamuoyu ona “terörist” damgası yapıştırsa da kendisinin de söylediği gibi bu yaşananların, şüphelerin tek sebebi “Filistinli bir futbolcu” olmasıydı.
Son günlerde yapmacık ateşkes olmadan önce yine yoğun bombardıman altında kalmıştı Filistin! Bu bombalanan noktalardan biri de Filistin Stadyumuydu. En son 2006’da bir kez daha yapmıştı bunu İsrail, o günden bu yana stat için restorasyon çalışmalarıyla geçen dönem bir kez daha bu bombalamayla sekteye uğradı. Peki neden her defasında bu yapılıyor? Bunun psikolojik savaş denen soğuk savaş ürünü bir zehirli meyve olduğu şüphesiz. Sportif faaliyetler insanları bir an bulundukları yerden bağımsız olarak onları mutlu eden, onlara güzellikleri hatırlatan eğlencelerdir. İzlenilen bir maçta tuttuğu takımın attığı gole sevinen adamı “o an” o kadar sevindirecek başka hiçbir şey bulamayabilirsiniz hayatta! Ya da takımının yediği gole üzülen bir adamın üzüntüsünü yine sadece “o an” hiçbir yerde bulamazsınız  kimi zaman!
Bill Shankly “Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir.Ondan çok daha önemlidir.” derken bu değişkenlerden bağımsız düşünmüş olamaz. O an ki tutkuyu göz önünde bulundurduğunuzda, borcunu- geçim sıkıntısını  unutan, aşk acısını, kalp sızısını, derdini kederini o sahaya endeksleyen insanları başka türlü düşünmek, kategorize etmek de mümkün değil zaten!
Bombalamanın bir nedeni tam da bu işte! Tüm bu hayattan kopuşu, derdi kederi bir kenara bırakışı yaşatmak istemiyor İsrail, Filistinlilere… Filistin’in kendini anlatabilecek kısıtlı güçlerinden biri olan futbolu da ellerinden almak istiyor. Düşünün ki 35 yıldır bir lig var ve bu lig sadece 7 kez tamamlanabilmiş ama ona rağmen insanlar tribünlere gidiyor o ligin bir gün biteceği takımlarının bir gün uluslararası arenada mücadele edeceği hayaliyle yaşıyor. Ölümler acı elbet, peki ya umuda sıkılan kurşunlar? Futbol bir umutken, ezilen halkların isyanıyken onlara konan hem sportif ambargo hem de fiziksel engeller geleceğin de pek güzel olmayacağının habercisi gibi Filistin’de!
Ama yine ümit de var olmalı… Meşin yuvarlağın peşinde koşan çocukların hep var olacağı gibi! O stat yeniden onarılmaya çalışılacak sahanın ortasındaki 4 dev çukura rağmen, yine orada çocuklar gülecek, insanlar o sahada kaçan bir pozisyon için yine heyecanlanacak, atılan bir gol için yine avazları çıktığı kadar bağıracak ve sevinecek… Yani tüm ezenlere rağmen ezilenlerin umudu hep olacak, futbolları hep olacak! Amma lüks koltuklu modern bir statta amma kalelerin  kaldırım taşlarından kurulu olduğu  savaş yorgunu bir umut sokağında… İşte bu nedenle yine Nazım’ın “umuda kurşun işlemez” sözü de zaten “güzel günler göreceğiz, güneşli günler” sözünün bir başka tamamlayıcısı gibi tüm coğrafyada! 

22 Kasım 2012 Perşembe

Mazisini Arayan Kulüp: AEK



Yunanistan futbol ligini takip etmek imkanlar nedeniyle epey güç. Yayını ülkemizde yok basında yer etmiyor ve ligin kalitesi de kalitesizlikte epey bir seviye kat etmiş durumda. Ama sevdiğiniz bir takım varsa ne yapıp edip o takımı takip etmeye çalışıyorsunuz.
Biz de gönlümüzü Yunanistan'da AEK'e verdik. Sebebi soruluyor genelde, kısa bir cevap olsun öyleyse; AEK İstanbul'dan yazılı olmayan ama toplumsal yaşantının zorlamaları ve zorbalıklarıyla Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Rumların kurduğu takımlardan biridir. Pera Club olarak İstanbul'da kurulan takım o ''zorunlu'' göçten sonra İstanbul'da Beyoğluspor adıyla Yunanistan'da da AEK ismiyle yoluna devam etti. İstanbul'u özleyen her şeye rağmen güzel yad eden AEKliler muhalif bir tabana da sahip. Tribünlerde, sokakta daha doğrusu hayatın her alanında muhalif kimliklerinden bir şey kaybetmeden yaşamlarına devam ediyorlar. Yeri geliyor 1 mayıs'ta yeri geliyor stat çıkışlarında polisle çatışıyorlar çoğu zamanda Altın Şafak gibi ırkçı-faşist gruplara karşı Türklerle ve diğer göçmenlerle omuz omuza çatışmalara giriyorlar sokaklarda... Bu ve buna benzer sebepler bizi sarı siyahlı kulübün Türkiye'deki aşıkları olarak seçimimizi yaptırdı.
Türkiye'de olan 3 büyükler kavramının yanlış tesislenişi orada da mevcut. Yani Yunansitan'da da büyükler ve ''Anadolu'' takımları var. Şaka bir yana İzmir'den Panionios ve Apollon Karadeniz'deki Rumların da Apollon Kalamarias  takımları Yunanistan liglerinde boy gösteriyor. Komşudaki 3 büyükler Panathinaikos Olympiakos ve AEK olarak belirlenmiş durumda. Arada PAOK ve Arisde kafa uzatıyor olsa da hegemonya öyle işliyor. AEK  de 11 şampiyonluk yaşamış bir kulüp olarak bu aralar zor günler geçiriyor.
İşin içinde en büyük etken para yetersizliği olarak gözüküyor. Ama bunun başlangıcı aslında 2003 yılında Nikos Goumas stadının terki ile başladı. O parasızlıkla geçen dönemde yeni stat yapma hayaliyle vurulan kazma hala çıkmadı o topraktan ve o tarihten beri kendi stadı yerine Atina Olimpiyat stadında oynuyor AEK! Sonrasında şike skandalına adı karışan Psomiadis faktörünü unutmamak gerekiyor. 1989-1993 ve 2001-2003 yılları arasında başkanlık yapan Psomiadis kulübü pis işlerine bulaştırarak kulüp adıyla sahte faturalar düzenlemiş ve büyük şirketlere AEK'i borçlandırmıştı. Onun da ötesinde bir kaç ay önce derinleştirilen soruşturmadan çıkan acı bir gerçek daha var ki Psomiadis kulüp kasasından 5.5 milyon euro çalıyor ve villa yaptırıyor. Son olarak da şike skandalından sonra şu anda hapiste AEK ve Yunan futboluna yaptıklarının bir kısmının cezasını çekiyor. Son kısımlar hariç aklına Türkiye'den siyah beyazlı bir kulüp gelenler olmuş olabilir hatırlatalım bu olay Yunanistan'da geçiyor. Biliyorsunuz burada hesap sormazlar, bir yanlışınız olduysa hatanız olduysa sizi o yanlış yaptığınız, hata yaptığınız işin en tepesine oturturlar. 
O günlerden bugünlere geçiş de hızlı oldu tabi ki...2003'ten 2012'ye 9 yıl gibi gelse de yavaş yavaş düşen takım grafiği bugünlerin habercisiydi. Bu sezon tüm oyuncular satıldı yine maddi sıkıntılardan dolayı. Yerlerine amatör liglerden ve alt yapıdan oyuncular alındı. Hatta söylenen o ki amatör ligden alınacak bir genç için 5 bin Euro çıkışmayınca o transfer bile yatıyor. Kulüp bu şartlarda sahaya çıkıyor şu anda. Altın günlerin uzağında 11 koca haftada toplanan sadece 8 puan var ve liderle puan farkı 23! Zaten artık liderlik gibi bir iddianın olduğu da yok. Herkes bu dar boğazdan nasıl kurtulunur ya da bu sene düşersek nasıl dönerizin hesabını yapmaya başladı şimdiden. 
Tsartas, Nikolaidis, Rivaldo, Gudjohnsen gibi yıldızlar çok değil yakın dönemde bu kulüpten geçerek iz bırakan isimlerdi şimdi ise gölgeleri dahi edemeyecek oyuncular sahada ayakta kalmaya çalışıyor. İy iniyetliler ama ellerinden gelen sadece bu...
Bu zor günlerde taşın altına elini koyan da yine ''AEK'in Çocuğu'' Demis Nikolaidis oldu. Ama tüm iyi niyetine rağmen onun da elinden pek bir şey gelemeyince o da erken pes etti diyebiliriz. Şimdi Dimitrelos var başkan koltuğunda ve yapması beklenen tek şey biraz daha iyi ''amatörler'' alarak takımı ligde tutmak. Zor gözüküyor hem de çok zor. Ama gönül olsun istiyor, tekrar eski günlerdeki gibi olsun her şey diyor. Tsartas'lı Nikolaidis'li günlerdeki gibi olmasa da ona yakın güzellikleri hak ediyor sarı siyahlılar. AEK ile hislerime tercüman bir söz gerekirse eğer buralardan; Haydi Kalk Ayağa Yürü Güneşe sözünden başka bir söz uyar mı acaba?

21 Kasım 2012 Çarşamba

''Deli Nezihi'' Beykozspor'da...



Fenerbahçe formasıyla bir Galatasarayderbisinde kendi kalesine gol atarak kalecisiSchumacher'e  dönüp ''nasıl attım ama'' diyen maç sonu röportajında da ''hayatım boyunca Schumacher'e gol atmak istedim kısmet bugüneymiş'' cümlesini ekleyen , ilk yarısını Galatasaray'ın 3-0 önde kapattığı sonrasında Fenerbahçe'nin müthiş geri dönüşle 4-3 bitirdiği maçtan sonra 3 avans 4'te biter diyerek bugünlerin sloganını belirleyen , yine bir söylentiye göre Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'ye gelişinde büyük emeği bulunan futbolcuyu sorsak eminim Fenerbahçeliler haricinde bir çoğumuz direk bir isim veremeyecekti. Fenerbahçe'de başarıyla savunmada ter döken Nezihi Tosuncuk, Deli Nezihi lakabını boşuna almadığını da kanıtlıyordu belki de futbol sahnesindeki bunca anısıyla. 
Futbola Ankara Güneşspor'da başlayan 1974 yılında başladığı kariyerini 96 yılında 11 takım değiştirerek nokta koyan Deli Nezihi o günkü futbolseverlerin ve bugünkü arşivcilerin sevdiği futbolculardan olmayı başarmıştı. Özverili futbolu sakatlanmak pahasına yaptığı müdahaleler ve orta şekerden biraz yukarıdaki agresif tavırları onun isteğinin ve arzusunun sahaya yansımasıydı bir bakıma. Adana Demirspor'dan Beşiktaş'a geçmişse de asıl patlamasını Sakaryaspor'da yaparak Fenerbahçe'ye gelmişti Nezihi Tosuncuk. Fenerbahçe'de 154 maçta 25 gol kaydeden başarılı savunmacının meşhur 103 gollü şampiyonlukta da alın teri bulunuyor.
Futbolu Ünyespor'da bırakan Deli Nezihi, Kastamonuspor, Feriköyspor, Edirnespor ve Sakaryaspor'da da teknik direktörlük görevi yaptı. Deli Nezihi geçtiğimiz hafta içindeBeykozspor ile anlaşırken işinin kolay olduğunu söylemek hiç de kolay değil. Sabahattin Ömür ile lige başlayan Beykozspor Bölgesel Amatör Lig 9. Grupta 8 maçta 1 galibiyet ve 1 beraberlik alarak 4 puanla sonuncu sırada yer alıyor 15 takımlı ligde! Haftasonunda kendisi gibi bir başka 104 yıllık çınar Vefaspor ile karışılaşacak olan Beykozspor'da  Nezihi Tosuncuk zor bir göreve talip olduğunun farkında olduğunu söyleyerek; ''Teknik ekip ve futbolcular olarak zor günler yaşayan kulübü yeniden ayağa kaldırmak istiyoruz, Beykozspor büyük bir camia inşallah kötü günler geride kalacak'' dedi. 
Deli Nezihi'nin performansı ve haftasonu oynanacak asırlık çınarların derbisinin sonucu merakla bekleniyor; ama aslında hepsinden önemlisi de Beykozspor'un eski günlerine ne zaman ve nasıl döneceği daha büyük bir merak konusu sanırım!