13 Kasım 2012 Salı
Kaptan'ın Dalyası...
Çarşamba gecesi İsveç önünde 100.kez sırtına geçirecek İngiltere formasını Büyük Kaptan... Duruşuyla, maçın içindeki bir anlık baş kaldırışıyla bir kaptandan çok daha fazlası...Liverpool onunla o Liverpool'la "asla yalnız yürümedi"...
11 Kasım 2012 Pazar
Mircea Lucescu...
Onun için hiç bir zaman nesnel cümleler kuramadım, hep "futbolcusunun sırtına paltosunu geçiren adam" olarak aklımda kaldı hep. Sonra "ben şovmen değilim villada ne işim var" deyip apartman dairesinde kalması bile onun mütevazılıkta hangi noktada olduğunun resmi gibiydi.
Onu Türkiye'deyken karizmatik olmadığı için bile eleştirdik, imparatorlar krallar gelsin dedik ama gelenler onun soytarısı bile olamayacak derecede kötüydü. Ama o gitti ve gittikten sonra hiç bir şey söylemedi. Onu geri getirmeye çalışanlara, başı sıkıştığında onu aklına getirenlere sadece güldü geçti.
Hala yine sağda solda duyuyorum bilmem kaç kişiyle defans yaptırıyordu o da hoca mıydı diye ama belirteyim o futbolla Beşiktaş'a UEFA'da Galatasaray'a da Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynattı. Bu arada bu sene de Şampiyonlar Ligi'nde Shakhtar'la lider kendi liginde de ilk yarıyı en yakın takipçisine 14 puan fark atarak namağlup lider tamamladı...
Hadi biz kabul edelim bir şekilde Luce'de karizma yok e o zaman bu ülke de şunu kabul etsin bu ülkede futbol aklı yok , spor ahlakı ise hiç uğramamış...
(Fotoğraf anlaşılacağı üzere "Halkın Takımı" sitesinden...)
Onu Türkiye'deyken karizmatik olmadığı için bile eleştirdik, imparatorlar krallar gelsin dedik ama gelenler onun soytarısı bile olamayacak derecede kötüydü. Ama o gitti ve gittikten sonra hiç bir şey söylemedi. Onu geri getirmeye çalışanlara, başı sıkıştığında onu aklına getirenlere sadece güldü geçti.
Hala yine sağda solda duyuyorum bilmem kaç kişiyle defans yaptırıyordu o da hoca mıydı diye ama belirteyim o futbolla Beşiktaş'a UEFA'da Galatasaray'a da Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynattı. Bu arada bu sene de Şampiyonlar Ligi'nde Shakhtar'la lider kendi liginde de ilk yarıyı en yakın takipçisine 14 puan fark atarak namağlup lider tamamladı...
Hadi biz kabul edelim bir şekilde Luce'de karizma yok e o zaman bu ülke de şunu kabul etsin bu ülkede futbol aklı yok , spor ahlakı ise hiç uğramamış...
(Fotoğraf anlaşılacağı üzere "Halkın Takımı" sitesinden...)
10 Kasım 2012 Cumartesi
Celtic'in Gayri "Resmi" Tarihi...
Ada’da Patates kıtlığı olarak tarihe geçen olay bugünlere
tahmini çok güç bir olay ile sebep-sonuç ilişkisi oluşturuyordu. Patateslere bulaşan bir hastalık İrlanda’da
sadece tarladaki değil ambarlardaki tüm patateslere de etki ediyor ve yaklaşık 5 yıl süren bir kıtlık
sonucunda bir milyon kişinin yaşamını
kaybetmesine neden oluyordu. Tarihe de Büyük İrlanda Patates Kıtlığı olarak
adını yazdıran bu hadise bölgeden de büyük göçlerin sebebini hazırlıyordu.
Bir grup İrlandalı yaşamak adına göçünün yolunu İskoçya’ya
düşürüyordu. Katolik ağırlıklı olan bu topluluk Katolik rahiplerin de
katkısıyla İskoçya’nın doğusuna yerleşiyordu. Yeniden bir düzen ve hayat kuran
halk İskoçya’daki gündelik yaşama adapte oluyordu. Bunun sonucunda da Ada’yı
saran tutkuların başında gelen futbola da kayıtsız kalamamışlardı. Rahipler ve
halk ortaklaşa olarak Katoliklerin takımı diyebileceğimiz bir futbol takımı
kurdular. Takımın tabanı yoksul halk ve mütedeyyin kilise eşrafından
oluşuyordu. 1888 yılında kurulan bu takıma Keltler’den dolayı Celtic adını verdiler ve o amansız mücadele
artık tamamen görünür kılınmaya başlamıştı.
Glasgow şehrinin halihazırda büyük bir takımı zaten
bulunuyordu. Protestanların desteklediği ve tutucu bir çevre tarafından
desteklenen Glasgow Rangers taban olarak ve hayata bakış açısı olarak
Celtic kulübünden oldukça farklı duruyordu. Başlı başına mezhepler bile bir çok
şeyi anlatırken iki takımın anlaşamadığı bir çok konu zamanla kendini
gösteriyordu. Eğer ki Glasgow'daki iki takımdan birinin hikayesini yazmak
isterseniz bir diğeri peşinizi bırakmaz, tıpkı burada olduğu gibi.
Aslında futbolda sahada hep belli sınırlar içinde kalan
çekişme saha dışında olabildiğince şiddetiyle yaşanıyordu. İlk olarak siyasi
görüş ayrılıkları İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA) ve onun Birleşik Krallığa
karşı savaşıydı. Celtic taraftarları İrlanda’da kan bağı ile bile bağlı
oldukları insanların mücadelesine sempati ile bakıyor hatta kimi zaman silah ve
para yardımı yapıyordu. Glasgowlular ise bundan oldukça rahatsızdı. Bu
gerilimin birebir yaşandığı anlar ise İRA güçleri ile İngiliz güçlerinin
çatışmalarından sonra yaşanıyordu. Levent Özçağatay’ın Kuzey İrlanda ve İRA
isimli kitabında bu durum şöyle anlatılıyordu; “ İRA militanlarının ölüm
haberleri geldiğinde Glasgowlular dini sembollerini gösterebildikleri
kıyafetlerle işlerine gelir ve boyunlarına da bir Glasgow atkısı iliştirirlerdi
Celtic taraftarları ile eğlenebilmek adına”…
Sonra bu kavga kendini ülke içinde gösterdi. Tarihsel süreç
olarak Glasgowlular İngiltere’nin başını çektiği krallığı desteklerken
Celticliler her zaman bağımsız bir İskoçya hayalini kuruyorlardı. Bu çekişmeler
hala günümüzde dahi yaşanıyor ve İskoçya’nın bağımsızlık ısrarı ekonomik
nedenlerle bir süre ertelenmek durumunda kaldı, Glasgowlular halinden memnun
gözükürken Celticlilerin başını çektiği Katolikler bunu komedi olarak
görüyorlar. Ailelerin hiç birinden asla Glasgowlu-Celticli kardeşler çıkmıyor.
Bu bir nizami olmayan kimsenin açık olarak kabul etmediği alttan alta
psikolojik harp tadında geçen bir mücadele çünkü.
Celtic mücadelesine hiçbir zaman sadece futbol aracılığıyla
devam edemedi. O hep bir mezhebin sözcüsüydü adeta o yüzden de kazandığı
başarılar bir milli takımmışçasına sevinç yaratıyordu Glasgow’un doğusuna.
Bugüne gelindiğinde Rangers alt liglerde üst lige çıkmak
için gün doldururken Celtic tek başına kaldığı İskoçya liginde hiç de mutsuz
görünmüyor. Gelir gider tablosuna
bakıldığında Celtic, Rangerslı lige göre %40 zarar ediyor gözüküyor ama şuna
emin olun Celticlilerin bu umurunda değil! Yeşil Beyazlılar şampiyonlar liginde
de taraftarına unutamayacağı anlar
yaşatıyor. Önce Benfica galibiyeti ile başlayan Celtic Avrupa’da 20 maçtır deplasmanda galip
gelememe şanssızlığını da Moskova da kırıyor, Camp Nou’ya bir mucize ihtimali ve
küçük umutlarla çıkıyordu. Küçük umutların saman alevine döndüğü anlar da oldu.
Ama bu Barcelona, o bitti demeden o son sözü söylemeden kolay kolay bitmiyor
hiçbir maç. Yine öyle bir anda 90+4’te Alba beraberlik umutlarını rafa
kaldırıyor ve geride tarihe geçecek bir istatistik çizelgesi bırakıyordu. Topla
oynama yüzdesi sadece %10’da kalan
Celtic mucizeyi gerçekleştirmekten çok uzaktı belki de…
Rövanş niteliğindeki maçta İskoçlar (İrlandalı İskoçlar) bu
istatistiklerin ağırlığının altında çıkıyordu sahaya…Karşılarındakinin gücünü
teninde hissetmiş futbolcularda mucize yaratmaktan uzak bir ruh hali vardı ama
ya olursa dedirten 125. Yıl koreografisi umutları diri tutmaya çalışıyordu.
Sahadaki hiçbir futbolcu belki de yukarıda saydığım tarihi değerlere vakıf
değil. Onlar sadece Glasgow derbisinden haberdar yaşıyor ama o koreografiyi
yapan taraftarların büyük bir çoğunluğu ilk günden itibaren bu tarihin bir
parçası…Onlar hala o ilk güne göre oylarını veriyor onlar hala o ilk güne göre
her gün sosyal yaşantılarına devam ediyor. Maç yine yeşille beyazın en güzel
buluştuğu kulüplerden biri olan Celtic’in golüyle başlarken oyun profili
tamamen bir önceki maçın istatistiklerini doldurmaya başlıyordu. Barca pas
trafiğini yönetirken Celtic ise Barca topu Celtic’e verdiğinde ancak arka
arkaya paslar toplamında bir sayıya ulaşabiliyordu. 80’li dakikalara
gelindiğinde “isyan” girişiminde bulunan Celtic ikinci golü 18 yaşındaki Watt
ile bularak 2-0 öne geçiyordu. Düşler sahnesinde, düş gerçeğe mi dönüyordu
yoksa bu Barcelona ne yapacağı belli olmaz mıydı? Baskı kırılmış gibi gözükse de paslaşma
kılıcını baki tutan Barcelona yine 90+1’de Messi ile golü bulsa da ikinci bir
mucize bozgununa ne zaman vardı ne de bunun yeriydi. Bugün Celtic’in günü
olmalıydı ve buna Barcelona bile engel olamamalıydı. Öyle de oldu maçın son
düdüğü çaldığında istatistik olarak topla oynama yüzdesinde %28’lere ulaşmış bir
Celtic galibiyeti kutluyordu.
Neil Lennon sahada tüm futbolcularına tek tek sarılırken
nasıl bir tarihi ana şahitlik ettiğinin farkındaydı. Lennon bir Protestan ve
Kuzey İrlandalı; böyle bir gecede sahada takımın başında olması sadece kaderin
bir cilvesi olarak görülebilecek ve tebessüm bırakacak bir hadise…Tarih olarak
her zaman Protestanların kolaylıkla yer bulabildiği kaptanlık, teknik
direktörlük yapabildiği bir kulüp oldu zaten Celtic, Glasgow ise bir müddet
kapalı olsa da sonradan Katoliklere
ancak Celtic forması giymediği sürece tahammül edebiliyordu. Öyle ki 1989
yılında Mo Johnston Celtic’ten Glasgow’a geçtiği dönem Glasgow Mo’nun golüyle
1-0 kazanmış ama Rangerslılar maçı 0-0 olarak kabul etmişler ve gole
sevinmedikleri gibi stat çıkışında da kombinelerini ateşe vermişlerdi. O yüzden Lennon’ın durumu pek de şaşırtıcı
gelmeyecektir bu tarz nüanslardan haberdar olanlara.
125 yıl direnişin ve mücadelenin gayri resmi tarihi olarak
işledi Celtic’in hücrelerine…%95’i Protestan olan bir ülkede İrlanda’dan göçüp
gelen bir avuç insanın başlattığı kıvılcım bugün eski etkisini yitirse de hala
alevli günlerine çok da uzak olmadığını dost düşman herkes biliyor. Tribünde
eğer Barcelona maçından sonra göz yaşlarını gördüyseniz , birbirlerine
hıçkırarak sarılan insanları izlediyseniz emin olun bunun tek sebebi Barcelona
galibiyeti değil çok daha fazlasıdır…Yeri gelmişken tekrar soralım kim demiş
futbol sadece futboldur diye?
7 Kasım 2012 Çarşamba
Trabzonsporlu...Devrimci...Şair Ceketli Çocuk...
Bu arada hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne,günün karanlık saatlerine,ara sıra kopsa da fırtınalara,bir gün boğulacağımız denizlere,eski günlere,neler olacağını bilmesek de geleceğe,kötülüklerle dolu olsa bile tarihe,tarihin akışını düze çevirmeye çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlara, ateş hırsızlarına, Ernesto Che Guevara'ya, yollara, yolculuklara,sevgililere, sevişmelere,sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını tüm bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz...
Kötü şeyler gördük. Savaşlar,katliamlar,ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini , kendi kültürünü kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler kentler ormanlar hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar her gün bile bile sokakta ölüme koşan tinerci çocuklar gördük.
Biz de öldük.
Ama her şeye rağmen bu gökyüzünde şarkılar söyledik.
Teşekkürler dünya...
Şair Ceketli Çocuk 7 Kasım günü doğarak yaptıklarıyla ölümsüzleşti. Onun da gönlünde Trabzonspor yer etmişti. Kendi deyimiyle sırf Karadenizli olduğu için komik bir Karadeniz milliyetçiliği ile değil "Benim için Trabzonspor en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali bir kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti."
Biz biliyoruz ki her şey gibi futbol da kirlendi, kulüplerimiz de ,tribünleri de...Şair Ceketli Çocuğun tribünlerinde beyaz bere takan beyin fukaralarını da gördük... Ama biz de biliyorduk; Trabzonspor Ogün Samastların değil Kazım Koyuncular'ın takımıydı...
İyi ki doğdun Şair Ceketli Çocuk...
Kötü şeyler gördük. Savaşlar,katliamlar,ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini , kendi kültürünü kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler kentler ormanlar hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar her gün bile bile sokakta ölüme koşan tinerci çocuklar gördük.
Biz de öldük.
Ama her şeye rağmen bu gökyüzünde şarkılar söyledik.
Teşekkürler dünya...
Şair Ceketli Çocuk 7 Kasım günü doğarak yaptıklarıyla ölümsüzleşti. Onun da gönlünde Trabzonspor yer etmişti. Kendi deyimiyle sırf Karadenizli olduğu için komik bir Karadeniz milliyetçiliği ile değil "Benim için Trabzonspor en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali bir kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti."
Biz biliyoruz ki her şey gibi futbol da kirlendi, kulüplerimiz de ,tribünleri de...Şair Ceketli Çocuğun tribünlerinde beyaz bere takan beyin fukaralarını da gördük... Ama biz de biliyorduk; Trabzonspor Ogün Samastların değil Kazım Koyuncular'ın takımıydı...
İyi ki doğdun Şair Ceketli Çocuk...
4 Kasım 2012 Pazar
AEK Mazisini Arıyor
Yunanistan futbol ligini takip etmek imkanlar nedeniyle epey güç. Yayını ülkemizde yok basında yer etmiyor ve ligin kalitesi de kalitesizlikte bizimkiyle yarışır seviyede. Ama sevdiğiniz bir takım varsa ne yapıp edip o takımı takip etmeye çalışıyorsunuz.
Biz de gönlümüzü Yunanistan'da AEK'e verdik. Sebebi soruluyor genelde, kısa bir cevap olsun öyleyse; AEK İstanbul'dan yazılı olmayan ama toplumsal yaşantının zorlamaları ve zorbalıklarıyla Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Rumların kurduğu takımlardan biridir. Pera Club olarak İstanbul'da kurulan takım o "zorunlu" göçten sonra İstanbul'da Beyoğluspor adıyla Yunanistan'da da AEK ismiyle yoluna devam etti. İstanbul'u özleyen her şeye rağmen güzel yad eden AEKliler muhalif bir tabana da sahip. Tribünlerde, sokakta daha doğrusu hayatın her alanında muhalif kimliklerinden bir şey kaybetmeden yaşamlarına devam ediyorlar. Bu ve buna benzer sebepler bizi sarı siyahlı kulübün Türkiye'deki aşıkları olarak seçimimizi yaptırdı.
Türkiye'de olan 3 büyükler kavramının yanlış tesislenişi orada da mevcut. Yani Yunansitan'da da büyükler ve "Anadolu" takımları var. Şaka bir yana İzmir'den Panionios ve Apollon Karadeniz'deki Rumların da Apollon Kalamarias takımları Yunanistan liglerinde boy gösteriyor. Komşudaki 3 büyükler Panathinaikos Olympiakos ve AEK olarak belirlenmiş durumda. AEK 11 şampiyonluk yaşamış bir kulüp olarak bu aralar zor günler geçiriyor.
İşin içinde en büyük etken para yetersizliği olarak gözüküyor. Ama bunun başlangıcı aslında 2003 yılında Nikos Goumas stadının terki ile başladı. O parasızlıkla geçen dönemde yeni stat yapma hayaliyle vurulan kazma hala çıkmadı o topraktan ve o tarihten beri kendi stadı yerine Atina Olimpiyat stadında oynuyor AEK! Sonrasında şike skandalına adı karışan Psomiadis faktörünü unutmamak gerekiyor. 1989-1993 ve 2001-2003 yılları arasında başkanlık yapan Psomiadis kulübü pis işlerine bulaştırarak kulüp adıyla sahte faturalar düzenlemiş ve büyük şirketlere AEK'i borçlandırmıştı. Onun da ötesinde bir kaç ay önce derinleştirilen soruşturmadan çıkan acı bir gerçek daha var ki Psomiadis kulüp kasasından 5.5 milyon euro çalıyor ve villa yaptırıyor. Son olarak da şike skandalından sonra şu anda hapiste AEK ve Yunan futboluna yaptıklarının bir kısmının cezasını çekiyor. Son kısımlar hariç aklına Türkiye'den siyah beyazlı bir kulüp gelenler olmuş olabilir hatırlatalım bu olay Yunanistan'da geçiyor.
O günlerden bugünlere geçiş de hızlı oldu tabi ki...2003'ten 2012'ye 9 yıl gibi gelse de yavaş yavaş düşen takım grafiği bugünlerin habercisiydi. Bu sezon tüm oyuncular satıldı yine maddi sıkıntılardan dolayı. Yerlerine amatör liglerden ve alt yapıdan oyuncular alındı. Hatta söylenen o ki amatör ligden alınacak bir genç için 5 bin Euro çıkışmayınca transfer yatıyor. Kulüp bu şartlarda sahaya çıkıyor şu anda. Altın günlerin uzağında 8 koca haftada toplanan sadece 5 puan var ve liderle puan farkı 20! Zaten artık liderlik gibi bir iddianın olduğu da yok.
Bu zor günlerde taşın altına elini koyan da yine "AEK'in Çocuğu" Demis Nikolaidis oldu. Ama tüm iyi niyetine rağmen onun da elinden pek bir şey gelemeyince o da erken pes etti diyebiliriz. Şimdi Dimitrelos var başkan koltuğunda ve yapması beklenen tek şey biraz daha iyi "amatörler" alarak takımı ligde tutmak. Zor gözüküyor hem de çok zor. Ama gönül olsun istiyor, tekrar eski günlerdeki gibi olsun her şey diyor. Bir de buralardan bir söz ile iletelim dileğimizi: Haydi Kalk Ayağa Yürü Güneşe...
Biz de gönlümüzü Yunanistan'da AEK'e verdik. Sebebi soruluyor genelde, kısa bir cevap olsun öyleyse; AEK İstanbul'dan yazılı olmayan ama toplumsal yaşantının zorlamaları ve zorbalıklarıyla Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Rumların kurduğu takımlardan biridir. Pera Club olarak İstanbul'da kurulan takım o "zorunlu" göçten sonra İstanbul'da Beyoğluspor adıyla Yunanistan'da da AEK ismiyle yoluna devam etti. İstanbul'u özleyen her şeye rağmen güzel yad eden AEKliler muhalif bir tabana da sahip. Tribünlerde, sokakta daha doğrusu hayatın her alanında muhalif kimliklerinden bir şey kaybetmeden yaşamlarına devam ediyorlar. Bu ve buna benzer sebepler bizi sarı siyahlı kulübün Türkiye'deki aşıkları olarak seçimimizi yaptırdı.
Türkiye'de olan 3 büyükler kavramının yanlış tesislenişi orada da mevcut. Yani Yunansitan'da da büyükler ve "Anadolu" takımları var. Şaka bir yana İzmir'den Panionios ve Apollon Karadeniz'deki Rumların da Apollon Kalamarias takımları Yunanistan liglerinde boy gösteriyor. Komşudaki 3 büyükler Panathinaikos Olympiakos ve AEK olarak belirlenmiş durumda. AEK 11 şampiyonluk yaşamış bir kulüp olarak bu aralar zor günler geçiriyor.
İşin içinde en büyük etken para yetersizliği olarak gözüküyor. Ama bunun başlangıcı aslında 2003 yılında Nikos Goumas stadının terki ile başladı. O parasızlıkla geçen dönemde yeni stat yapma hayaliyle vurulan kazma hala çıkmadı o topraktan ve o tarihten beri kendi stadı yerine Atina Olimpiyat stadında oynuyor AEK! Sonrasında şike skandalına adı karışan Psomiadis faktörünü unutmamak gerekiyor. 1989-1993 ve 2001-2003 yılları arasında başkanlık yapan Psomiadis kulübü pis işlerine bulaştırarak kulüp adıyla sahte faturalar düzenlemiş ve büyük şirketlere AEK'i borçlandırmıştı. Onun da ötesinde bir kaç ay önce derinleştirilen soruşturmadan çıkan acı bir gerçek daha var ki Psomiadis kulüp kasasından 5.5 milyon euro çalıyor ve villa yaptırıyor. Son olarak da şike skandalından sonra şu anda hapiste AEK ve Yunan futboluna yaptıklarının bir kısmının cezasını çekiyor. Son kısımlar hariç aklına Türkiye'den siyah beyazlı bir kulüp gelenler olmuş olabilir hatırlatalım bu olay Yunanistan'da geçiyor.
Yakın dönemin güzel günlerinden Tsartas'lı günler...
O günlerden bugünlere geçiş de hızlı oldu tabi ki...2003'ten 2012'ye 9 yıl gibi gelse de yavaş yavaş düşen takım grafiği bugünlerin habercisiydi. Bu sezon tüm oyuncular satıldı yine maddi sıkıntılardan dolayı. Yerlerine amatör liglerden ve alt yapıdan oyuncular alındı. Hatta söylenen o ki amatör ligden alınacak bir genç için 5 bin Euro çıkışmayınca transfer yatıyor. Kulüp bu şartlarda sahaya çıkıyor şu anda. Altın günlerin uzağında 8 koca haftada toplanan sadece 5 puan var ve liderle puan farkı 20! Zaten artık liderlik gibi bir iddianın olduğu da yok.
AEK'in çocuğu Demis Nikolaidis...
Bu zor günlerde taşın altına elini koyan da yine "AEK'in Çocuğu" Demis Nikolaidis oldu. Ama tüm iyi niyetine rağmen onun da elinden pek bir şey gelemeyince o da erken pes etti diyebiliriz. Şimdi Dimitrelos var başkan koltuğunda ve yapması beklenen tek şey biraz daha iyi "amatörler" alarak takımı ligde tutmak. Zor gözüküyor hem de çok zor. Ama gönül olsun istiyor, tekrar eski günlerdeki gibi olsun her şey diyor. Bir de buralardan bir söz ile iletelim dileğimizi: Haydi Kalk Ayağa Yürü Güneşe...
2 Kasım 2012 Cuma
Başkanlar Teknik Direktörleşirken...
Ekim ayında Four-Four-Two dergisine verdiği röportajda Engin İpekoğlu "bundan sonraki planım şu an çalıştırdığım Denizlispor'u şampiyon yapmak...Umuyorum ki en kısa sürede Denizlispor'u yine Türkiye'nin en çok ses getiren kulüpleri arasında göreceğiz" demişti.
O röportajın ayı dolmak üzereydi ki Engin Hoca görevinden ayrıldığını açıkladı. Engin Hoca daha doğrusu gönderildi ve gönderilişinin ardından sebep olarak da kulüp başkanını gösterdi. Kulüp başkanı kadroya karışıyor daha da ötesi tavsiyenin ilerisine giderek kadro kurmaya kalkıyor Engin İpekoğlu'nun söylediğine göre...Doğrudur ama belki abartı da vardır işin içinde diye düşünüyordum ama yokmuş her şey olduğu gibiymiş.
Kulüp başkanı yaptığı açıklamalarda "hocayla medeni şekilde ayrıldık.Ortada konuşulacak bir şey yok sonuçta durum ortada takım kötü gidiyor,sıralamada daha yukarılarda olmalıydık.Ne yaptımsa Denizlispor için yaptım" diyor.
Şimdi kısa süre içinde bir hoca Denizlispor ile anlaşacak bu kaçınılmaz. Peki o takıma giden hoca bunları bile bile sırf "ekmek parası" diyerek meslektaşını ve mesleğini hiçe sayarak nasıl böyle bir kulüp başkanının altında çalışmak ister? Hobbes haklı sanırım yine "insan insanın kurdudur" deyişi işleve giriyor ve teknik direktör teknik direktörün kurdu oluyor!
Pragmatist bir tavırla Denizlispor'un iyiliği için yaptım diyen başkan getirdiği yeni hoca ile de başarı sağlayamadığında yine Denizlispor'un iyiliği için başkana "küfreden" taraftara nasıl haksız diyecek? Hocaya sen bilmiyorsun al şunları oynat diye kadro vermeye çalışırken kendi başarısızlığında taraftarların bırak şu işi biz yapalım dediğinde hangi babayiğitlikle "yönetici " büyüklüğü ile karşı duracak?
Gol kaçıran forvetin yerine tek forvet oynayacak, kademe hatası yapan savunmanın kademesine girecek bindirme yapamayan orta sahanın yerine kenarlardan muz orta yapacak bir başkan da çıkar mı acaba?
Evet burası Türkiye, meslektaşı ile dayanışmak yerine onun boşalttığı koltuğu soğutmadan doldurmaya çalışan işsiz teknik direktörler ve sanki managerlik oynar gibi takım yöneten kulüp başkanları futbolda söz sahibi...Ve bu topraklarda onların sözü nedense daha çok...
Sendika mı dediniz? Terörist holigan mısınız siz nasıl şeyler geliyor aklınıza öyle...
O röportajın ayı dolmak üzereydi ki Engin Hoca görevinden ayrıldığını açıkladı. Engin Hoca daha doğrusu gönderildi ve gönderilişinin ardından sebep olarak da kulüp başkanını gösterdi. Kulüp başkanı kadroya karışıyor daha da ötesi tavsiyenin ilerisine giderek kadro kurmaya kalkıyor Engin İpekoğlu'nun söylediğine göre...Doğrudur ama belki abartı da vardır işin içinde diye düşünüyordum ama yokmuş her şey olduğu gibiymiş.
Kulüp başkanı yaptığı açıklamalarda "hocayla medeni şekilde ayrıldık.Ortada konuşulacak bir şey yok sonuçta durum ortada takım kötü gidiyor,sıralamada daha yukarılarda olmalıydık.Ne yaptımsa Denizlispor için yaptım" diyor.
Şimdi kısa süre içinde bir hoca Denizlispor ile anlaşacak bu kaçınılmaz. Peki o takıma giden hoca bunları bile bile sırf "ekmek parası" diyerek meslektaşını ve mesleğini hiçe sayarak nasıl böyle bir kulüp başkanının altında çalışmak ister? Hobbes haklı sanırım yine "insan insanın kurdudur" deyişi işleve giriyor ve teknik direktör teknik direktörün kurdu oluyor!
Pragmatist bir tavırla Denizlispor'un iyiliği için yaptım diyen başkan getirdiği yeni hoca ile de başarı sağlayamadığında yine Denizlispor'un iyiliği için başkana "küfreden" taraftara nasıl haksız diyecek? Hocaya sen bilmiyorsun al şunları oynat diye kadro vermeye çalışırken kendi başarısızlığında taraftarların bırak şu işi biz yapalım dediğinde hangi babayiğitlikle "yönetici " büyüklüğü ile karşı duracak?
Gol kaçıran forvetin yerine tek forvet oynayacak, kademe hatası yapan savunmanın kademesine girecek bindirme yapamayan orta sahanın yerine kenarlardan muz orta yapacak bir başkan da çıkar mı acaba?
Evet burası Türkiye, meslektaşı ile dayanışmak yerine onun boşalttığı koltuğu soğutmadan doldurmaya çalışan işsiz teknik direktörler ve sanki managerlik oynar gibi takım yöneten kulüp başkanları futbolda söz sahibi...Ve bu topraklarda onların sözü nedense daha çok...
Sendika mı dediniz? Terörist holigan mısınız siz nasıl şeyler geliyor aklınıza öyle...
31 Ekim 2012 Çarşamba
"Ruhumuzu Satıyoruz Ama Sıradan Birine Değil"
Günümüz futbolunda seyirci giderek futbol takımlarının dışına itilip müşterileştirilirken bambaşka hikayeler içimizi ısıtıyor. Bilet parası, forma parası, kulüp dergileri, kulüp kredi kartları kısacası içinde kulübün isminin olduğu her şeyi satmaya yemin etmiş bir piyasa gözlerimizin önünde canavarlaşarak büyürken tüm bunlara parayı ödeyen taraftarlar ise kulüple ilgili tek kelime dahi edemiyorlar. Seçilecek kulüp başkanıyla ilgili sadece sağda solda muhabbet edebilen , bunları tribünde hiç konuşamayan yığınlar oluşturulmak isteniyor ve bu bir şekilde başarılı da oluyor.
Kulüpleri, onları bu günlere getiren emektar futbolcularından cefakar taraftarlarından kopararak “A.Ş” bataklığına sürükleyen şirket yönetim kurulu başkanlarıyla dolmuş durumda futbol dünyası. Yurt içinde daha çok çarpık şekilde ilerleyen bu sistem Avrupa’da da sistematik şekilde kulüp satın almalarla ilerliyor. Arap şeyhlerine satılan takımlardan tutun da futboldan anlamayan sadece kâr getirdiği için satın alan patronlar dönemini yaşıyor Avrupa! Çok yakında bu zengin spor aktivistleri (!) çocuklarına doğum günlerinde alt liglerden takım alırlarsa hiç şaşırmam.
Hikayemiz Almanya’dan… Doğu Almanya kökenli Union Berlin taraftarları, takımın dışına itilmiş müşteri taraftardan daha fazlasını anlatıyor. 1966 yılında kurulan takımın temelleri 1906’ya yani daha eskiye dayansa da şu anki halini alışı 1966 olarak temel alınıyor. Kulübün mazisindeki en büyük başarısı 2001 yılında sürprizlerle dolu bir Almanya Kupası’nda 2.lig takımı olarak finale yükselmesi ve finalde kaybetse de rakibi Schalke 04’ün Şampiyonlar Ligi’ne katılmasıyla UEFA kupasını katılması ve orada 2. tura yükselmesi oldu.
Kulübü diğerlerinden ayıran en belirgin özelliği taraftarları daha doğrusu taraftarlarının kulüple kolektif yaşantısı diyebiliriz. Yıllarca 3.ligde mücadele eden Union Berlin 2.lige çıktığında hali hazırdaki stadı pek de “cilalı” futbol kriterleri dönemine yakışmıyordu. Union Berlin’in stadı “An der Alten Försterei” etrafını hatta içini saran yaban otlarıyla 3.Lig statlarının bile gerisinde görüntü sergiliyordu. Stadın biran önce tepeden tırnağa elden geçirilmesi, koltukların takılması, ayakta maç izlenen tribünün adamakıllı onarılması, tribünlerin üstünün kapatılması, alttan ısıtma tesisatının kurulması, soyunma odalarının yenilenmesi, elektronik tabela asılması, otopark yapılması gerekiyordu. Ama bir problem vardı kulübün bunlara ayıracak parası yoktu. Ve bu kriterler sağlanmazsa Union Berlin’in 2. Lige kabul edilmesi, devam etmesi biraz zor gözüküyordu.
Bu maddi krizde “iş başa düştü” dercesine Union Berlin taraftarı hep birlikte el ele vererek kafalarına inşaatçı baretlerini geçirerek stadyum yapımına koyuldular. Yaklaşık bir yıl kar kış demeden sıcak demeden çalışan taraftarlar sonunda bir stat yapmışlardı ve takımlarına bir stat kazandırmışlardı. Şimdi o “cilalı” futbol düzeninin “kriterlerine” uygun bir stat kazandırdılar takımlarına ve bunun onurunu yaşıyorlar. O stadın her yerinde alın terleri ve takımlarına duydukları sevgi var ve bundan oldukça da mutlular.
Union Berlinli taraftarların takımlarını sahiplenişleri ve onunla bir bütün olması değil yönetimde söz sahibi olmak; hem söz sahibi hem fiil sahibi haline getiriyor onları. Şimdi bir farklı haberle önümüze geldiler. Union Berlinliler stat yaptıktan sonra daha büyük işlere kalkışacaklarının sinyalini vermişti zaten. Yine bir stat projesi var. Taraftarın kendi elleriyle yaptığı stadı genişletmek yenilemek adına yönetim %58’ini satmaya karar verdi. Bu sıradan diğer kulüplerin statlarının başına alacağı sponsor isimlerine benzese de yönetim öyle bir kampanya başlattı ki yine bir “imece” niteliğindeydi bu kampanya. Kampanyanın sloganı “Ruhumuzu satıyoruz ama sıradan birine değil!” Buna göre kulüp taraftar ve üyeleri belli bir miktar para vererek stadyumun parçalarından satın alabilecek. İşin içinde para olması “burun kıvrılacak” cinsten olsa da Union Berlinliler gayet memnun bundan.
Kulüp Başkanı Zingler “ Statlar onu en çok hak edenin olmalı. Çünkü statlar iş adamları ya da yatırımcılar için değil taraftarlar için bir anlam ifade ediyor” diye durumu kısaca özet geçiyor. Taraftarlardan Four-Four-Two dergisinin görüştüğü Stein ise “geçmişte bu kulübe her şeyimizi vereceğimizi gösterdik” derken bu iş için verecek parası olmasa da projeyi desteklediğini söylüyor.
Proje tam anlamıyla ne kadar destek bulacak bilinmez ama taraftarlar bu karardan ve satıştan oldukça memnun, dedikleri gibi bir “satış” var ama sıradan birine (patronlara, yatırımcılara, para balarına) değil. “Satış” kulübün gerçek sahiplerine yapılıyor.
Union Berlinliler oldukça farklı bir taraftar profili sergilerken, bir takımı yaşamanın nasıl bir şey olduğunu gösteriyorlar ele güne…Bunu kanıtlayacak bir örnek daha vermek gerekirse şu hikayeye bir göz atalım. Noel gecesini insanlar kilisede geçirirken Union Berlinliler nerede geçiriyor dersiniz? Evet, kendi elleriyle yaptıkları ve kendilerinin satın almaya çalıştıkları statlarında! Ve slogan net, basit: Kiliseler boş, stadyum dolu! 11 yıldır Union Berlinliler Noel’i kilisede değil statta geçirmeyi seçiyorlar ve Noel gecesi statlarını dolduruyorlar.
Herkes bir Union Berlin taraftarı kadar olamayabilir ama en azından olmayı deneyebilir, hiç yapamıyorsa takımındaki kötü gidişe takımının yönetimine muhalefet edebilir. Yasaksız, sansürsüz tüm taraftarlar kendi takımlarına sahip çıkmayı deneyebilir. Belki o zaman herkes bir maçı izlemeye ailecek gidip, biber gazı yemeden, kavgasız, küfürsüz bir tribün ve stat ortamı kurulabilir. Yoksa bu gidişle sponsorlu statlarda devlet sponsorlu gaz biberi yemeye cop yemeye devam edeceğiz gibi gözüküyor.
(muhalefet.org sitesinde yayınlanan 13 Şubat 2012 tarihli yazım)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















