7 Mart 2013 Perşembe

Mahlemizde Hoş Süryani*


Mezopotamya’yı anavatanı olarak bellemiş bir halk önce ilk dünya savaşında katliamlara maruz kalmış sonraki dönemlerde de baskılardan bıkarak Avrupa’ya ipi kopmuş bir tespih gibi dağılmıştı.  Kalanlarda gizlenerek kanlı ya da kibar olmamız gerekirse zorlu entegrasyona boyun eğiyordu beklide…

Süryaniler başta İsveç olmak üzere Avrupa’ya dağılırken hep yüreklerinin bir köşesinde Mezopotamya’yı da getirdiler. Kimi bir gün döneceğini kimi ise artık dönemese de atalarının yurdu olarak hep hatırlayacaklarını söylüyor. Tarihi bir okuma yapılacak olsa muhtemelen Süryanilerin bu topraklara dönme sebeplerinden biri olarak futbolu son sıralara yazarlar.

Sahalarımızda bildiğimiz yakın zamandaki ilk Süryani kişisel göçü David Durmaz ile oluyor. Denizlispor sağ bek bölgesine Mardin’den göçen işçi bir ailenin çocuğunu transfer ederken David şunları söylüyordu:  İsveç'te doğdum. Hem İsveç, hem Türk vatandaşıyım. Yıllardır memleket hasreti çekiyorum. Babamın adı Bünyamin anneminki Terzo bana da dedemin adı olan Davud’u vermişler ama pasaporta David yazılmış. Futboldaki hedeflerim arasında Türkiye'ye gelmek vardı. Denizlispor'la anlaştığım için mutluyum. Denizlispor formasını üç yıl başarıyla giyeceğime inanıyorum. Mardin'i hiç görmedim. Türkçe'yi biraz anlıyorum, ama konuşamıyorum. En kısa zamanda Türkçe öğreneceğim, Mardin'i de ziyaret edeceğim. Türkiye'ye geldiğim için çok mutluyum…

David’in mutluluğu uzun sürmedi. Bir türlü transferi bitiremeyen Denizlispor İsveç Futbol Federasyonu ve Malmö’den gerekli evrakları alamayınca yarım sezon boyunca David Durmaz bir gün yeşil siyahlı formayla Süper Lig maçına çıkacağı hayaliyle kimi zaman tribünlerden kimi zaman evinden takımının maçlarını izledi. Devre arasında da bu işin olmayacağını anlayınca geri dönerek tarihi tekerrür ettiriyordu. Malmö’ye dönmek istese de o körünün altından çok su akınca Ljungskile’ye imza atıyordu. Sonrasında İsveç’in Süryani takımlarından önce Syrianskia’da bir yıl oynadıktan sonra şimdi de yine bir başka Süryani takımı olan Assyriska’da kadronun değişilmezlerinden biri olarak ter döküyor.

2009 yılındaki bu kötü deneyimden sonra bu yılın başında sahalarımızda bir Süryani futbolcuyu daha izliyorduk. Hikaye aynı, geliş yolu aynı… Gelen David’in kuzeni  Jakup Jimmy Durmaz oluyordu. O da Malmö’de yıldızını  parlatıp ülkemizde birkaç takımla adı anılmıştı. İstanbul kulüpleri için de bir dönem adı geçmiş ama Gençlerbirliği’nin ısrar ve çabası onu Ankara’ya getirmişti. Onu Avrupa futbolu bir hazırlık maçında Milan ağlarını şık bir golle havalandırırken tanımıştı. Sol ayağını iyi kullanan ve kanatları iki yönlü oynayabilen tam bir FM oyuncusu gibi gözükse de yeşil sahalarda yaptıkları yapabildikleri de hiç az değil. Bilmeyenler zaten ilk yarıda oynana Galatasaray maçında Hamit’in yardımıyla öğrendi sol ayağını…
Jimmy'nin Milan ağlarını havalandırdığı gol...

 Four Four Two’nun bu ayki sayısında kısa bir röportajı da olan Jimmy, kuzeninden biraz daha şanslı gözüküyor.  Düzenli olarak Fuat Çapa’nın takımında ilk 11’de oynayan Jimmy Durmaz İsveç milli takımında da forma giyiyor. “Teklif aldığımda kulübü biraz araştırdım. Çok fazla parası olmayan ama büyük bir kulüp olduğunu bir kültürü olduğunu öğrendim. Bana söyledikleri sürekli gelişen bir kulüp olduğuydu. Burası kariyerim için doğru bir durak. Kulüp çalışanları, teknik direktörümüz, takım arkadaşlarım…Hepsi çok iyi.” sözleriyle anlatıyordu o da Gençlerbirliği’ne geliş sürecini.

Görünüşe göre Jimmy’nin bir müddet daha bu topraklarda işi olacak, kim bilir belki dediği gibi bir gün fırsatını bulup Mardin’e ailesinin bıraktığı topraklara da gider en azından turist olarak, yaşamak zor olsa da.

En son bir duran top organizasyonunda MİY ağlarını havalandıran Jimmy’yi Galatasaray fileleri de yakından tanır;yarın akşam kendini bir kez daha hatırlatır mı, neden olmasın?


*Başlıktaki imla hatası bire bir Ahmet Kaya güzelliğidir.

12 Şubat 2013 Salı

Juve'de Kafalar Karışık


Celtic deplasmanı öncesi Juve'den farklı sesler geliyor. Buffon "bir teselli verirken" Nedved kendileri için acı olabilecek "gerçeklerden" bahsediyor. 

"Elbette taraftarlar takıma yardımcı olabilir; ama sadece bir yere kadar. Rakip bu sebepten dolayı geri adım atamaz, oyuna odaklanmalıdır. Burada da atmosfer çok ateşli; ama şimdiye kadar hiçbir taraftarın sahaya girip gol attığını görmedim."



"Daha önce o sahaya çıktığım için Glasgow'da bizi nasıl bir atmosfer beklediğinin farkındayım. Aslan yuvasına gideceğimizi biliyoruz. Çıkışı zor olan bir yere gideceğiz..."

Umudum Nedved'in haklı çıkması...Bir ilk olacak bu Celtic tarihinde, ikinci bir ilk arka arkaya olur mu bilmem ama olursa çok güzel olur hem de böyle sembolik bir yılda...

31 Ocak 2013 Perşembe

Oleguer: Sosyalist Bir Sağ Bek

Futbol eğer sadece futbol olsaydı 13-14 yaşında bir oyuncunun kalbine giremeyecek bir yetenekteydi Oleguer. Sağ bekte Barcelona'nın arızalı bölgesi gibi lanse ediliyordu kaptanlığa kadar yükseldiği takımda.

Sabadel'de Katalan bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve bağımsızlıkçı her Katalan çocuğun oynamak isteyeceği Barcelona'ya Gramenet'ten transfer olmuştu. Ama onu Oleguer yapan ya da diğerlerinden ayıran şey ne tekniği ne kazandırdığı maçlar ne de yaptığı hayati hatalar...Onu farklı yapan şey militan ruhu.

Sıradan ya da normal biri değil, makul olmaya ise hiç niyeti yoktu. Düzenin dayattığı futbolunu oyna paranı kazan lüks evlerde lükse arabalarda hayatını yaşa anlayışı ona hiç de uygun değildi. Örneğin hiç lüks bir arabası ya da evi olmadı. Orta halli bir karavanda hayatını yaşıyordu. En büyük disiplinsizliği sınav saatlerine gelen antrenmanlara katılmayı aklının ucundan geçirmemesiydi.

Onu muhafazakarların hedefine koyan şey ise Bask gazetesi Berrla'ya yazdığı yazıda tutuklu bir ETA üyesinin serbest bırakılması için çağrı yapmasıydı. Önce sponsorunu kaybetti "böyle bir sebeple anlaşma bozulacaksa çok da can sıkacak bir mesele değil bu" diyerek çok da moralinin bozulmadığını gösteriyordu ele güne. Barca taraftarı da sponsor marka Kelme'yi boykot ederek desteklerini sunuyordu ona.

Sabadell'de anarşist gençlerle ev işgallerine katılıyor, mültecilerle evsizlerle anarşistlerle omuz omuza çatışıyordu sokaklarda. Çatışma sonunda gözaltına alınanların arasında o da vardı. Polis yaralamaktan yargılanıyordu, kısa sürede beraat etti. Afganistan savaşına karşı sokaktaydı, Irak savaşına karşı sokaktaydı.

Lise yıllarından bugüne kadar her adımını militanca atan Oleguer henüz 17 yaşında "politik tutsaklara özgürlük" eyleminde yaşamıştı polis şiddeti ve gözaltısını. İspanyollar onu "teröristlikle" suçladıkları sırada İspanya milli takımı için davet alıyordu. Cevap aslında tam da ondan beklenen cevaptı: Benim o takımda ne işim var, ben Katalan'ım sadece Katalan milli takımında oynarım." Dediği gibi de sadece Katalan milli takımında 6 maç yaparak tamamladı milli takım kariyerini.

Gerek kulüp başkanından gerekse Rijkaard'dan yazdığı makaleler yüzünden epey eleştiri ve uyarı aldı. 2006 yılında şampiyonluk Barcelona'ya giderken o elindeki Katalan bayrağıyla atıyordu şampiyonluk turunu. Pep geldiğinde yolu Hollanda'ya düşen Oleguer Ajax ile 3 yıl mücadele etmiş ve futbolu geçtiğimiz yıllarda bırakmıştı.

İspanya malum hareketli günler geçiriyor. Krizin derinleştiği ülkede halk hareketi de bir hayli hareketli günler geçiriyor. Oleguer yine aralarında bir yerlerde mücadelenin içinde yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Katalunya Birlik Hareketinin de vekil adayıydı mecliste.

"Hayatta futboldan önemli şeyler de var, bağımsızlık gibi" diyen Oleguer nice gollerin kupaların üzerine çıktı gönlümüzde futbol asla sadece futbol değildir sözünün canlı örneği olarak.

29 Ocak 2013 Salı

Rakamların Ötesinde Drogba

Yaşanan iç savaş bir çok yakınını ondan ayırdı, ülkesi bölünmenin eşiğinde ve o dünya kupasına katıldıkları gün verdiği demeçte şunları söylüyor: Bir an önce ateşkes olmalı ve halkımız istediği barışa kavuşmalı...

Bu sözlerin sahibi ülkemize transfer edilen en iyi isimlerden biri olan Didier Yves Drogba Tébily...

Onun ülkesindeki savaş Kuzeyliler ve Güneyliler arasında aslında yabancılık çekmeyeceğimiz bir savaş. Bir  tarafta Kuzeyli göçmenler, diğer tarafta "Ne mutlu Fildişiliyim diyene" diyen Güneyliler var. Fildişililer Kuzeyli göçmenleri ülkelerinde istemiyor. Onların getirdikleri kültüre bir düşmanlık barındırıyorlar.  Kurulan nizam da en başından beri Güneylilerin nizamı olduğu için Kuzeyliler bir çok hak gaspına uğruyor. Demokratik hakları engelleniyor, seçimlerde defalarca hile ile alt ediliyorlar. Seçimleri kazansalar Güneyliler bu seçimleri tanımıyoruz diyerek kafalarına estikleri gibi kan dökebiliyorlar.

Artan savaş ortamı ve bir türlü anlaşamamazlık ortaya bir akil adamlar kurulu çıkarmış durumda. On üyesi bulunan bu kurul ülkede karışıklıklara son vermek ve barışı tesis etmek için var. Bizde böyle bir kurul olduğunda oradaki on tane adamı rahatlıkla "vatan haini" ilan edip çoktan meydanlarda ip sallandırılırdı. Futbolculara sorduğumuzda ya da meclise bir şekilde girebilmiş eski futbolculara mikrofon uzatıldığında da "büyüklerimiz daha iyi bilir" der geçerlerdi böyle hassas bir konuyu. Ama Drogba öyle değil, kariyerinin önüne koyduğu bir politik tutumu var. Apolitikliğin derin uykuları yerine ülkesinin barışı için çalışıyor. Ve bir gün barış tesis edilecekse Kuzeylilerin de Güneyliler ile aynı haklara sahip olması sağlanacaksa işte o zaman bu olayların altında Drogba'nın da ismi olacak. Milli takımı tamamen barış için kenetleyen bir adamdan bahsediyoruz sonuç olarak. Kuzeyliler ile Güneylileri birleştiren Drogba en karışık dönemlerde milli takımın maçlarını Kuzeye aldırarak oradaki insanlar ile Güneylilerin buluşmasını sağlamış ve bir "kader birliği" olduğunu hatırlatmıştı.

2007 yılında Birleşmiş Milletlerden "İyi Niyet Elçisi" unvanı da alan futbolcu gelirinin büyük bir bölümünü de ülkesine yatırıyor. Kurduğu bir yardımlaşma ve dayanışma derneğinin yanında bir hastane yaptırdı ve futbola başladığı takımın stadında ismi yer alıyor.

Kupalar kaldırmış, goller atmış milyon dolarlık,euroluk anlaşmalara imza atmış bir futbolcunun almış olduğu bu risk bence asıl ayakta alkışlanması gereken mesele. Golcüler ya da goller, giyilen formalar, sözleşmelere atılan imzalar unutulur gider ama bir halkın kalbine atılan imzalar hiç bir zaman silinip gitmez. İşte o yüzden Drogba bir futbolcudan fazlası oldu her zaman...

26 Ocak 2013 Cumartesi

Düşük Tempo,Kötü Futbol ve İkide İki

Gösterdiği kalbi mi, yoksa arma ile ilgili bir gönderme yaparken yaşanılan bir kaza mı? Sosyal ağlarda arma ile ilgili bir kaza olduğu yönünde yoğun bir yorum var. Ama benim kişisel yorumum armadan ziyade biyolojik bir tarif içinde Kulusic...

Düşük tempolu geçen maçta ilk baskı anında golü bularak ikinci yarıya ikide iki ile başlayan Kırmızı Karalar güzel bir başlangıç yapmış oldu. Gözlerin Vleminckx'i aradığı doğru ama bir önceki maçta 5 golün öznesi olan forvete yarışır bir markajla marke edildi tüm maçta. Ben bunun uzun süre devam edeceğini de düşünüyorum açıkçası, gerek basının gerekse bizim abartılı yorum ve övgülerimizle rakiplerin markajından çıkamaz bir süre. Ama bir şekilde gol atacağı muhakkak yine.

Hurşut'un topla koşuları yerindeydi özellikle Dusko'nun önünde oynadığı anlarda. Orada oynasa hep, sanki daha iyi olacak gibi ama Jimmy'nin mevki alternatifi olmaması sıkıntı yaratıyor. Yine de pek teknik ya da taktik detayın yoruma açık olmadığı kapalı bir maç oldu. Her şeye rağmen galibiyet güzel diyelim...

25 Ocak 2013 Cuma

Gekas: Komşudan da Öte

Futbola doğduğu şehirde adım atmıştı. 18 yaşında profesyonel olduğunda kimse ondan 3 tane gol krallığı beklemiyordu muhtemelen. Gekas, Larissa'da oynadığı 3 sezonda "genç golcü" olarak 16 gol kaydetti. Ve kendini Atina'da Yunan futbolunun göbeğinde buldu. Orada göstereceği şeyler onu bir basamak öteye taşıyacaktı bunu o da çok iyi biliyordu. Ama o hala "genç golcü" olarak oynuyordu ve takımı ikinci ligdeki Kallithea'ydı.

Kallithea ile ilk sezonda 3 senede attığı 16 golü atınca Kallithea'yı da birinci lige taşıyordu. Çok sürmedi bir kaç sene sonra Yunan futbolunun zirvesine oynayan takımlardan Panathinaikos'un ilgisini çekti ve ara transfer döneminde Yeşil Beyazlıların forveti oldu. Ama o dönem Pana bir geçiş dönemindeydi. Şampiyonluklara ambargosunu koyan da Pire'den Olympiakos oluyordu. Yeşil Beyazlı formayla 23 gol atan Gekas Panathinaikos şampiyonluğu görmeden kiralık olarak Bochum'a gidiyordu. Ayrılışı aslında hiç de istediği gibi olmadı. PAOK ile takasta kullanmak istenince o Selanik'e gitmeyi reddedip kulüp ile sözleşme uzatmak istediğini söylemişti. Yunanistan'ın kalitesi tartışmalı başkanlarından biri olan Pana başkanı onu kiralık olarak gönderiyordu.

O da gol krallığı ile ayrıldığı Yunanistan'dan bir başka patlamaya bizleri şahit yazıyordu. 32 maçta attığı 26 gol ile Almanya'nın gol kralı olurken Avrupa Teofanis Gekas ismine alışıyordu artık. Almanlar ona Tanrı sıfatını vererek Yunan Tanrısı diyordu. İsmi daha büyük kulüplerle anılmaya başlamış ve sadece bir sezon sonra kral olarak Leverkusen formasıyla ter dökmeye başlıyordu. Tanrı lakabını alması yarı tanrı yarı futbolcu sözlerini de getirdi devamında.

Leverkusen'de de bildiğimiz Gekas'tı, kimi Avrupa maçında kimi lig maçında olmak üzere hayati goller atıyor takımı sırtlıyordu. UEFA'da attığı iki golle Hamburg'u tek başına eliyordu. 3 sezona sığdırdığı 21 golle birlikte düşmeye başlayan performansı kiralık olarak Ada'ya sürgüne gönderiyordu onu. Sürgün olmasının sebebi gidişinden çok gittikten sonra yaşadıklarıydı aslında. Onu oraya ısrarla istekler sonucunda getiren Tony Adams neredeyse o gelir gelmez kovulunca gelen hoca da pek gözüne göstermedi onu. Sadece bir maçta son bir dakika kala oyuna dahil olunca Yunan Tanrısı sinirleniyor ve Portsmouth'un günah defterine büyük bir günah yazıyordu. Bir kaç hafta sonra ona ihtiyaç olduğunda onu oynatmak isteyen hocasına cezayı "oynamak istemiyorum" diyerek kesiyordu. Profesyonel mi? Hayır, ama bahsettiğimiz kişi gittiği her yerde değişilmez olmuş, Yunan Tanrısı sıfatlarına layık görülmüş bir golcü. Hem de Yunanistan'dan ayrıldığında ki "genç golcü" gitmiş Avrupa'nın olgun golcülerinden biri olmuştu.

Cezayı kesen Tanrı'ya aklınca ceza kesiyordu İngiliz ekibi ve kontratı bitmeden onu geri gönderiyordu. Almanya artık onun için de acı vatandı. Almanya'yı acı vatan olarak belleyen Anadolu insanı gibi o da başarısız olduktan sonra Anadolu insanın yaptığını yapıp Anadolu topraklarına geri dönüyordu. Anadolu'da Karadeniz'in Kırmızı Beyazlı ekibi onu flaş transfer olarak ülkemize kazandırıyordu.

O dönem magazin basının önde gelen isimlerinden Hürriyet suç üstü yapmış gibi Gekas'a tuhaf sorular soruyordu: Yunan'sın, Samsun'a geldin. Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı'nı burada başlattı ve askerlerinizi denize döktü ne düşünüyorsun? Kulübünün armasında da Mustafa Kemal'in resmi var...

Gekas bunların önemli olmadığını anlatıp duruyordu ve iki halkın barışı ile ilgili şeyler söylüyordu.Çok sıkıştırılınca bu tarz tacizvari sorularla "tarihle pek aram yok" deyip çekiliyordu! Cevap olarak geriye bol jenerik görüntüsü ve Gekas'tan "bol bol Türkiye övgüsü" kaldı haberlerde de. Başlıkta hazırdı: Atatürk'ü göğsünde taşıyan Yunan!

Samsun şehri ise hiç bunu önemsemedi, iki halkın kavgasız gürültüsüz buluşabildiği bir güzel alan olarak futbolu ortak dil olarak benimsedi ve her Gekas golü sirtaki ile kutlandı Karadeniz'de. Kim unutabilir Fenerbahçe'ye karşı attığı 3 golü, art arda çalan sirtakiyi? Ligin ikinci devresinde gelip Samsunspor'a ümit olmuş ve 11 maçta attığı 8 golle takımı ligde tutabilecek kahraman olmaya çok yaklaşmıştı. Buralarda  ona belki Yunan Tanrısı demeyeceklerdi ama tarih sayfalarında yeri de hazır olacaktı. O beklenmedik sakatlık her şeyi alt üst etti aslında. Gekas da Samsunspor da sezonu kapattı. Samsunspor Bance, Ekigho ve Uğur Boral'ın hucüm gücüne kalmış bir şekilde son maçlarda mutlak gol pozisyonlarını harcayıp "bitirici" Gekas'ın olmayışına isyan etmişti adeta.

Ayrılık vakti geliyordu bir kez daha onun için. Durak İspanya'ydı. Levante ile sözleşme imzalamış ama sadece 4 maça çıkmıştı. Futbolunun son demlerinde yeniden Türkiye'de oynamak istediğini söyledi. Herkes Elazığ isimlerini zikrederken onunla ilgili sürpriz bir şekilde Cangele ile son anda imzadan dönen Akhisar'a imzayı attı. Doğduğu topraklara çok daha yakın bir yerde gollerine devam edecek. Muhtemeldir ki geçen yıl Samsun'da çaktığı kıvılcımı bu kes Akhisar'da yapacak. Kıvılcımın alev almaması için de hiç bir engel yok. İyiye doğru giden doğru işlerin yapıldığı bir takımda "bitirici" olarak hesap kesecek.

Şimdi bu transferle ilgili tek korkum, acar bir muhabirin gidip "Yunan'sın ataların şu bilmem kaç kilometre ötedeki denizden suya döküldü ne hissediyorsun" diye sorması. Olmaz mı? Olmaması için hiç bir neden yok burası Türkiye, haberlerin magazin gazetecisinin frikik arayışı kurnazlığında hazırlandığı bir ülke...

Hep çok parlak ile çok sönük arasında gidip gelen bir kariyer gibi gözükse de aslında olduğu yerde,kulüpte hep parıldayan bir kariyer o...

Tekrar hoş geldin Theofanis ...


24 Ocak 2013 Perşembe

Düğünde Kalabalk, Taziyede Yalnız...

2002-2003 sezonunda lig şampiyonu Beşiktaş olurken namağlup unvanını tek maçla kaybediyordu. O dönem için ligin üstünde olduğu düşünülen Beşiktaş kadrosunu o sezon mağlup edebilen tek takım Diyarbakırspordu. Çok değil bir elin parmağını geçmeyecek kadar evvel yıl önce de bu ligdeydiler ama şu anda nerede olduğunu gözü kapalı söyleyebilecek kaç kişi çıkar?

Diyarbakırspor şu an alt liglerde geçmiş günlerini ararken bir çok sırrı da kendiyle beraber şimdi  o pek de görünmeyen alt liglere getirdiğini söylersek abartı olmaz sanırım. Diyarbakırspor bir dönem “devletin takımı” unvanını almış ve devamlı federasyon ve devlet tarafından kollandığı iddia edilmişti. 

Gazeteci Faruk Arhan’ın bu tarz iddiaları ve “bilinen” Diyarbakırspor haricinde “bilinmeyen” Diyarbakırspor’u anlattığı “Diyarbakırspor; Düğünde Kalabalık, Taziyede Yalnız” kitabı İletişim Yayınlarından çıktı.  Kitap Diyarbakır ve Futbol başlığı altında başlıyor. Öncelikle Diyarbakır’ın genel havasının aktarıldığı bölümde aslında Türkiye portresi de çıkartılıyor bir bakıma. 68 kuşağının yarattığı sürecin de anlatıldığı kitapta Diyarbakırspor özelinde futbolun gelişimi anlatılıyor. Kent profilinin anlatıldığı sayfalarda gezinirken eski bir Yeşilçam filmindeymişçesine kendinizi kaptırdığınız an elinizdekinin bir futbol kitabı olduğuna ihtimal dahi veremiyorsunuz Faruk Arhan’ın dilinin etkisine kendinizi kaptırdığınızda.

Tarihi tanıklıklar üzerinden anlatılara yer verilen kitapta birbirinden sürpriz sonuçları ve bilgileri görmek de mümkün. Örneğin Lefter’in Mardin Kapı’da askerlik yaparken askeriyenin takımlarından Kalegücü’nde futbolculuk yaptığını ve Diyarbakır takımlarından Ayspor’la yapılan bir maçta yarı devre Kalegücü yarı devre de Ayspor forması giyerek iki yarıda da 3’er gol atıp maçın 3-3 tamamlandığını çoğumuz eminim bu kitap aracılığıyla öğrenmiş olacak.

Şimdinin “PKK Dışarı” sloganının o dönemlerde “Kürtler dışarı” olarak dillendirildiğini söyleyen futbolcuların tanıklıklarında o dönemki ayrımcı tutumları sahne sahne görüyoruz. Kimi maçlarda hakemin yakınına çarpan aracın şoförü Diyarbakırlı olduğu için sahada hakkı yenir kimi zaman hakem asker kökenlidir Diyarbakırlıları sevmez ve buna benzer birbirinden tuhaf sebeplerle sahada rakipten başka etkenlerle de mücadele etmek zorunda kalır Diyarbakırspor.

Ama sonraları özellikle de Öcalan’ın Türkiye’ye teslim sürecinden sonra Öcalan’ın emriyle ülke dışına çekilen PKK güçlerinin de etkisiyle Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğuda farklı bir hava esmeye başlar. Göstermelik verilen haklarla da devlet nezdinde iş “hallolmuştur”.  O dönem Diyarbakırspor için bir isim daha sahne almaya başlar tarih sahnesinde:Gaffar Okkan… Gaffar Okkan ismini kitapta sık sık duyuyoruz ve en karanlık dönemlerde böylelikle başlıyor aslında. Gaffar Okkan’ın iki hedefi vardır kendi söylemiyle: HADEP’i %10’un altında tutmak ve Diyarbakırspor’u Süper Lige çıkarmak… Gaffar Okkan hayatının son dönemlerinde bunun için çalışmış ve o suikastten sonra da devlet politikası olarak bu hayal devam edegelmiştir.

Diyarbakırspor’un Süper Lige çıkış sürecinde yaşanan tüm karanlık yönlerin anlatıldığı kitapta Süper Lige çıktıktan sonraki başarılı dönemden sonra tekrar düşüşü ve son çıktığı dönemde yaşanan tüm ırkçı provakasyonlara değiniliyor . Önce Bursa’da başlayan ırkçı dalga tüm ülkeye yayılıp Diyarbakırspor deplasmanlarda “PKK dışarı” diyerek karşılanır ve milliyetçi marşlarla uğurlanır. Bu “misafirperverliklere” Diyarbakırsporlu taraftarlar da aynı şekilde karşılık vermeye çalışınca işler daha da kötüye gider. Son olarak Olimpiyat Stadındaki İBB maçı da artık sonun tescili olur ve düşüş durdurulamaz. O dönemin başkanı da ısrarla kendilerinin Türk takımı olduğunu vurgulaması da halkı da takıma karşı biraz daha soğutmaya başlar.
2009 yılından 2012 yılına kadar geçen 3 sezonda devamlı küme düşen Diyarbakırspor şu an ki son halini almış durumda  ve bu sezonda maddi imkansızlıklardan dolayı deplasmanlara gidemiyorlar. Faruk Arhan’ın deyimiyle bir Bilbao ya da Barcelona olsun diye gözlerinin içine bakılan Diyarbakırspor hikayesi hazin bir şekilde devam ediyor. İstiklal Marşına ile Herne Peş’in karşılıklı söylendiği tribünler şimdi sessiz ve sahipsiz yönetim de farklı değil; yani tam manasıyla: Düğünde Kalabalık, Taziyede Yalnız…