9 Mart 2013 Cumartesi

Medyada Galibin Adı Yok

Bugün Türkiye'deki gazetelerin spor sayfalarına ya da direk spor gazetelerine baktığınızda manşetlerinden haber başlıklarından dün gece yapılan maçın kim ile kim arasında yapıldığını kimse öğrenemedi. Galatasaray'ın rakibi ile ilgili emarelerin rastlanmadığı manşetlerde rakip kazanan da olsa basınımızda "galibin adı yok"...

3 harfliler batıllığında korku gibi Gençlerbirliği'nin adını almaya imtina ederken , galibiyetin sebebini Galatasaray'dan kaynaklı olarak göstererek ne dökülen alın terinden ne verilen emekten ne de her şeye rağmen alınan 3 puandan gazetelerde hiç bir emare yoktu. Rakip kazanmaz, İstanbullular kaybeder basın geleneğinden örnekler :

Fanatik manşetten Galatasaraylı yıldızlar üzerinden zemine gönderme yapıyor. Gençlerbirliği'nin Camp Nou zeminlerinde Galatasaray'ın bu zeminde oynadığını düşünürsek harika bir manşet ve gazetecilik başarısı.

Büyük tehlike diye adlandırılan şey haksız bir şekilde alınan penaltıdan sonra Drogba'nın bunu kaçırması ve Galatasaray'ın oyundan kopması...Penaltının haksızlığına dair bir ibare tabi ki yok.


Maç öncesi röportajında Pınar Argun'a gül vererek kadınlar gününü kutlayan Fuat Çapa'nın haber olmaması bu basın etiğinde ve anlayışında gayet doğal da maç sonunda ondan fotoğraflar ya da demeçler yerine centilmenlik dışı hareketlerinden dolayı maçı locada izlemek zorunda kalan bir şovmene bu kadar yer verilmesi de mi normal?

Fanatik burada Gençlerbirliği maçını çoktan bitirip Galatasaray'ı Almanya'ya yolcu etmiş bile manşetlerde tek Gençlerbirliği ibaresi olmadan. 

Fotomaç'ın manşeti de Gençlerbirliği'nin San Siro'da oynadığı varsayımı üzerinden gayet yerinde olmuş.

AMK kelime oyunu adına Gençler diyerek büyük bir mesleki risk alıp cesur(!) gazetecilik örneği gösterdi.


Ama aynı AMK iç sayfalarda mağlubiyeti Terim'e bağlayarak bu hatasını adeta telafi etti.

Onların diliyle cevap verelim o zaman kaşınan manşet oluyor da kaşıyan niye olamıyor?

Aslan'ın yaptığı harakiriden Gençlerbirliği'nin aldığı "hayati" galibiyete yer kalmamış burada da.

Habertürk'ten yaratıcılık(!) ötesi bir Galatasaray manşeti...
Biz de filmden bir gönderme yapalım o zaman; "fillerin sürekli tepiştiği bir coğrafyada inadına yeşeren umudun öyküsü" olsun maçın özeti....


Hürriyet de 90 dakikadaki onca hadiseyi ilahi güç, yüce insan(!) imparatora bağlamış.

Maç günü prova diye haber yapan gazete "helal olsun Gençlerbirliği'ne" diyemezdi tabi ki, direkler...


Sabah'ta Gençlerbirliği'nin oynadığı stadı Roma Olimpiyat olarak düşünerek yapmış bu haberi, penaltının haksızlığı pek de mühim değil zaten.

Milleyet'in başlığında yer alan kelimenin Gençlerbirliği'nin lakabı olmadığına eminiz!


Drogba niye penaltıyı başkasına kullandırmamış , pardon ama o penaltı verilir mi diye sormak çok mu zor?

Bu sadece yazılı basın tabi, akşamları maç görüntüsünden bağımsız ya da maç görüntüsüne bağımlı konuşanlarından farklı şeyler söylemediğine emin olabilirsiniz. Ya da internet basınının şu an yasta olduğunu bir milli maç kaybındaki ruh haline geldiğini gözlemleyebilirsiniz. Buradaki fotoğraflar, yorumlar Gençlerbirliği özelinde ama İstanbullulara karşı alınana her Anadolu galibiyetinde bundan farklı şeyler görmüyoruz izlemiyoruz.

Basından ilkeli ya da tarafsız olmasını bekleyecek halimiz yok hiç olmadılar ya da bağlarından dolayı olamadılar ama en azından biz es geçmeyelim reyting ve tiraj kaygılarına inat kazananı görmek çok da zor olmasa gerek. 




Zafere Kadar Daima...

Umut gerçeklerden bağımsızdır, futbol da doğası itibariyle bol umut taşır. Ne puan tabloları ne istatistikler ne de genel geçer verilere bakmaz futbol umudu.

Son İBB maçında oynanan futbolun ardından Arena'ya çıkacak olmak bir umutsuzluk kırıntısı düşürse de gönlümüze, sahada olacak olan kırmızı kara temalı formalı futbolculara inancımız tamdı. Çünkü giydikleri formayı terden sırılsıklam etmeden bırakmazlardı mücadeleyi biliyorduk.

Medya tanıdığımız medyaydı yine, Schalke provasını gidermek için öylesine bir maça çıkartıyordu rakibimiz Galatasaray'ı basının en radikallerinden biri bile. Maç önü konuşan demagoglar da Galatasaray'ın artılarını eksilerini uzun uzadıya anlatırken bir başka ülkenin takımı gibi bahsetmeyi ihmal etmeden rakibimize yaşatacağımız sıkıntılı anların uyarısını yapıyordu.

Maça başlamadan önce ilk olarak Fuat Çapa, muhabir Pınar Argun'a sonrasında da Gençlerbirlikli futbolcular Galatasaraylı kadın taraftarlara güller vererek Dünya Kadınlar Gününü son saatlerine yaklaşırken hatırlatıyordu tekrar bizlere bu hoş ve sahalardan görmek istediğimiz jestle.

Maça geçersek gül meselesi hariç medyanın bu can sıkıcı muhabbetlerini bir kenara bırakıp, orada da aslında ilk dakikalar pek iç açıcı değildi. Medya yorumlarının devamını sahada izler gibiydik. Galatasaray hücum tuşuna, bizim takım da savunma tuşuna basılı kalmış gibi devam ediyordu maça. Ama Ramazan bugün maçın kaderini tayin etmek konusunda çok ısrarcıydı. Bir çok pozisyonda tek başına kalesini müdafa eden Ramazan rakip forvetlere saç baş yoldururken kimi zamanda onların beceriksizlikleriyle şanslı anlar yaşıyordu kalesinde.

İlk yarıda Tomic'in zayıf bir şekilde topu Muslera'ya yuvarlamasını saymazsak pek de bir şey yoktu aslında . Hamit Altıntop futbolun amacı olan topu direklerden içeriye yuvarlamak kısmının çerçevelerinde dolaşmasa belki de farklı şeyler de konuşuyor olabilirdik.

İkinci yarı bir şeyler değişmeliydi ama bu değişen şey isimden çok zihinsel bir şeyler olmalıydı. İkinci yarı kafalar toparlanabilir mi acaba düşünceleriyle başladı. Oynanan oyun cevap veriyordu sanki, o kısım soyunma odasında halledilmişti belliydi ikinci yarıda topun ayaklarda duruşundan .

İlk ciddi atağımızı da 55. dakikada buluyorduk. Tosic kaynaklı başlayan atakta top kornere çıkıyor ve yapılan ortaya iyi yükselen Özgür Muslera'ya takılıyordu. Muslera son anda topu tokatlayarak ilk gol umuduna kişisel kararıyla erişimi engelliyordu. Ardından gelişen Galatasaray atağında Hamit yine direğe selam verip dönerken maç karşılıklı ataklar kıvamına geliyordu.

Dakikalar 60'a geldiğinde Tomic harika bir orta yapıyordu. O sırada maçın genelinde yerden kalkmakta zorlanan Eboue ortayı yerden izlemeye karar verince Vleminckx düzgün bir kafa vuruşuyla Muslera'yı avlıyordu. Krallığın getirdiği soğuk kanlılıkla o fazla sevinmiyor Lig Tv spikerleri de gol yemiş olmanın rahatsızlığıyla fazla seslerini yükseltemiyordu. Gol mü değil mi tereddütleri devam ederken beyaz formalı direnişçilerin zafer yumağı tereddüt gideriyor sesimizi bir anda çatallandıracak kadar yükseltiyordu. Evet, çevreye verdiğimiz rahatsızlık umurumuzda da değildi böyle bir anda.

Golün coşkusu geçmemişken Lig Tv'nin ilginç bir uygulaması bölüyordu gevşeyen kalplerimizin huzurunu, 3D yayınla HD kalitesiyle övünen LigTv güvenlik kamerası ayarında bir görüntü kalitesiyle Vleminckx'in golünün tekrar tekrar gösteriyordu. "Eboue maç başından beri kendini yerlere atıyor ama bu sefer o atmadı kendini yere Vleminckx düşürdü" de diyemiyorlardı sadece sessizce görüntüyü veriyorlardı. Düşürdü diyemezlerdi, yoktu öyle bir kare o 1.3 megapiksellik cep telefonu kamerası ayarındaki görüntülerde.

Umut kanatlanmış nihayete ermeyi beklerken stres de artıyordu. Galatasaray ataklarını sıklaştırıyor Gençlerbirliği direniyordu. Galatasaray 3 forvete dönerken Gençlerbirliği direnişin saflarını sıklaştırıyordu adeta TT Arena'da... Maç boyunca atmosferden en az etkilenen isimlerden biri olan hakem 84. dakikada atmosfere ya da bilinçaltına yenik düşerek Özgür'ün topa yaptığı Drogba ile ilgisi olmayan bir pozisyon için penaltı noktasını gösteriyordu. Özgür bu ucuz penaltıya itiraz etmeye bile erinirken Aykut itirazını yükseltiyor ve  Zec'in geçen hafta kırmızı kart gördüğü bir benzeri pozisyonda sarı kart görüyordu.

Drogba topun başına gelirken direnişin ve emeğin hiç edileceği dramatik bir ana şahitlik edecek olmanın düşüncesi dahi yoruyordu zihnimizi. Yağmurda gölü eksik olmayan yürüdüğünde çimi yerinde durmayan TT Arena bir kez daha oyuna müdahale ediyordu ve Drogba auta atıyordu topu. İlahi adalet ile futbolun olmayan adaletinin tecellisi arasında gidip gelen zihinsel yorumlar fısıltılar son bir nefes şeklinde "ohhhh be" diye dışarı atıyordu kendini. Tosic'in zemini alkışı ile geçilen dakikada umut ışığının sönmeye yazan ateşi yeniden harlanıyordu.

Maçın adamı olmaya aday Vleminckx sahneye çıkıyor ve o dakikadan sonra orta sahaya gelip kapılan toplara yön veriyordu. Kafasını sadece gol atmak için kullanmadığını kanıtlamak istercesine takımın oyun akışını yönlendirip saha içi teknik direktörlük vasfını ekliyordu kendisi adına zihinlerimize.

Bitmek tükenmek bilmeyen o +4 bittiğinde bitenin sadece maç olmadığının garantisini verebilirler size sahadaki Gençlerbirlikliler ve o sahada olanlara gönül verenler...Sahadaki direnişin terimsel karşılığı adeta "zafere kadar daima" idi. Zaferin geliş anına kadar direniş örüldü adeta, kimi zaman tek kaleye dönen maçta...Kimi zaman rezil kimi zaman kahramanca ama her zaman yürektendi. İşte bu da uyduruk bir penaltı ile kaybedilse bile her şeyden öteydi.

Manşetler yine Galatasaray kaybetti diyecekti, demagoglar yine Galatasaray şunu bunu yapamadığı için yenildi diyecekti. Kimse Gençlerbirliği kazandı demeyi aklına getiremeyecek belki de cesaret edemeyecekti bu oyunbozanlığa söylemsel olarak bile katılmaya...Kaybettiğinde bile küçük bir hareketiyle dahi gönlümüzü yeniden defalarca kazanan Gençlerbirliği'ni sırf yazılamayan manşetlere inat kazandığı için tekrar tekrar kutlamak gerek. Zaten "Zafere kadar daima" diyerek bir an olsun pes etmeyenleri de "provacı" basından beklemeden biz kutlayalım.

7 Mart 2013 Perşembe

Mahlemizde Hoş Süryani*


Mezopotamya’yı anavatanı olarak bellemiş bir halk önce ilk dünya savaşında katliamlara maruz kalmış sonraki dönemlerde de baskılardan bıkarak Avrupa’ya ipi kopmuş bir tespih gibi dağılmıştı.  Kalanlarda gizlenerek kanlı ya da kibar olmamız gerekirse zorlu entegrasyona boyun eğiyordu beklide…

Süryaniler başta İsveç olmak üzere Avrupa’ya dağılırken hep yüreklerinin bir köşesinde Mezopotamya’yı da getirdiler. Kimi bir gün döneceğini kimi ise artık dönemese de atalarının yurdu olarak hep hatırlayacaklarını söylüyor. Tarihi bir okuma yapılacak olsa muhtemelen Süryanilerin bu topraklara dönme sebeplerinden biri olarak futbolu son sıralara yazarlar.

Sahalarımızda bildiğimiz yakın zamandaki ilk Süryani kişisel göçü David Durmaz ile oluyor. Denizlispor sağ bek bölgesine Mardin’den göçen işçi bir ailenin çocuğunu transfer ederken David şunları söylüyordu:  İsveç'te doğdum. Hem İsveç, hem Türk vatandaşıyım. Yıllardır memleket hasreti çekiyorum. Babamın adı Bünyamin anneminki Terzo bana da dedemin adı olan Davud’u vermişler ama pasaporta David yazılmış. Futboldaki hedeflerim arasında Türkiye'ye gelmek vardı. Denizlispor'la anlaştığım için mutluyum. Denizlispor formasını üç yıl başarıyla giyeceğime inanıyorum. Mardin'i hiç görmedim. Türkçe'yi biraz anlıyorum, ama konuşamıyorum. En kısa zamanda Türkçe öğreneceğim, Mardin'i de ziyaret edeceğim. Türkiye'ye geldiğim için çok mutluyum…

David’in mutluluğu uzun sürmedi. Bir türlü transferi bitiremeyen Denizlispor İsveç Futbol Federasyonu ve Malmö’den gerekli evrakları alamayınca yarım sezon boyunca David Durmaz bir gün yeşil siyahlı formayla Süper Lig maçına çıkacağı hayaliyle kimi zaman tribünlerden kimi zaman evinden takımının maçlarını izledi. Devre arasında da bu işin olmayacağını anlayınca geri dönerek tarihi tekerrür ettiriyordu. Malmö’ye dönmek istese de o körünün altından çok su akınca Ljungskile’ye imza atıyordu. Sonrasında İsveç’in Süryani takımlarından önce Syrianskia’da bir yıl oynadıktan sonra şimdi de yine bir başka Süryani takımı olan Assyriska’da kadronun değişilmezlerinden biri olarak ter döküyor.

2009 yılındaki bu kötü deneyimden sonra bu yılın başında sahalarımızda bir Süryani futbolcuyu daha izliyorduk. Hikaye aynı, geliş yolu aynı… Gelen David’in kuzeni  Jakup Jimmy Durmaz oluyordu. O da Malmö’de yıldızını  parlatıp ülkemizde birkaç takımla adı anılmıştı. İstanbul kulüpleri için de bir dönem adı geçmiş ama Gençlerbirliği’nin ısrar ve çabası onu Ankara’ya getirmişti. Onu Avrupa futbolu bir hazırlık maçında Milan ağlarını şık bir golle havalandırırken tanımıştı. Sol ayağını iyi kullanan ve kanatları iki yönlü oynayabilen tam bir FM oyuncusu gibi gözükse de yeşil sahalarda yaptıkları yapabildikleri de hiç az değil. Bilmeyenler zaten ilk yarıda oynana Galatasaray maçında Hamit’in yardımıyla öğrendi sol ayağını…
Jimmy'nin Milan ağlarını havalandırdığı gol...

 Four Four Two’nun bu ayki sayısında kısa bir röportajı da olan Jimmy, kuzeninden biraz daha şanslı gözüküyor.  Düzenli olarak Fuat Çapa’nın takımında ilk 11’de oynayan Jimmy Durmaz İsveç milli takımında da forma giyiyor. “Teklif aldığımda kulübü biraz araştırdım. Çok fazla parası olmayan ama büyük bir kulüp olduğunu bir kültürü olduğunu öğrendim. Bana söyledikleri sürekli gelişen bir kulüp olduğuydu. Burası kariyerim için doğru bir durak. Kulüp çalışanları, teknik direktörümüz, takım arkadaşlarım…Hepsi çok iyi.” sözleriyle anlatıyordu o da Gençlerbirliği’ne geliş sürecini.

Görünüşe göre Jimmy’nin bir müddet daha bu topraklarda işi olacak, kim bilir belki dediği gibi bir gün fırsatını bulup Mardin’e ailesinin bıraktığı topraklara da gider en azından turist olarak, yaşamak zor olsa da.

En son bir duran top organizasyonunda MİY ağlarını havalandıran Jimmy’yi Galatasaray fileleri de yakından tanır;yarın akşam kendini bir kez daha hatırlatır mı, neden olmasın?


*Başlıktaki imla hatası bire bir Ahmet Kaya güzelliğidir.

12 Şubat 2013 Salı

Juve'de Kafalar Karışık


Celtic deplasmanı öncesi Juve'den farklı sesler geliyor. Buffon "bir teselli verirken" Nedved kendileri için acı olabilecek "gerçeklerden" bahsediyor. 

"Elbette taraftarlar takıma yardımcı olabilir; ama sadece bir yere kadar. Rakip bu sebepten dolayı geri adım atamaz, oyuna odaklanmalıdır. Burada da atmosfer çok ateşli; ama şimdiye kadar hiçbir taraftarın sahaya girip gol attığını görmedim."



"Daha önce o sahaya çıktığım için Glasgow'da bizi nasıl bir atmosfer beklediğinin farkındayım. Aslan yuvasına gideceğimizi biliyoruz. Çıkışı zor olan bir yere gideceğiz..."

Umudum Nedved'in haklı çıkması...Bir ilk olacak bu Celtic tarihinde, ikinci bir ilk arka arkaya olur mu bilmem ama olursa çok güzel olur hem de böyle sembolik bir yılda...

31 Ocak 2013 Perşembe

Oleguer: Sosyalist Bir Sağ Bek

Futbol eğer sadece futbol olsaydı 13-14 yaşında bir oyuncunun kalbine giremeyecek bir yetenekteydi Oleguer. Sağ bekte Barcelona'nın arızalı bölgesi gibi lanse ediliyordu kaptanlığa kadar yükseldiği takımda.

Sabadel'de Katalan bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve bağımsızlıkçı her Katalan çocuğun oynamak isteyeceği Barcelona'ya Gramenet'ten transfer olmuştu. Ama onu Oleguer yapan ya da diğerlerinden ayıran şey ne tekniği ne kazandırdığı maçlar ne de yaptığı hayati hatalar...Onu farklı yapan şey militan ruhu.

Sıradan ya da normal biri değil, makul olmaya ise hiç niyeti yoktu. Düzenin dayattığı futbolunu oyna paranı kazan lüks evlerde lükse arabalarda hayatını yaşa anlayışı ona hiç de uygun değildi. Örneğin hiç lüks bir arabası ya da evi olmadı. Orta halli bir karavanda hayatını yaşıyordu. En büyük disiplinsizliği sınav saatlerine gelen antrenmanlara katılmayı aklının ucundan geçirmemesiydi.

Onu muhafazakarların hedefine koyan şey ise Bask gazetesi Berrla'ya yazdığı yazıda tutuklu bir ETA üyesinin serbest bırakılması için çağrı yapmasıydı. Önce sponsorunu kaybetti "böyle bir sebeple anlaşma bozulacaksa çok da can sıkacak bir mesele değil bu" diyerek çok da moralinin bozulmadığını gösteriyordu ele güne. Barca taraftarı da sponsor marka Kelme'yi boykot ederek desteklerini sunuyordu ona.

Sabadell'de anarşist gençlerle ev işgallerine katılıyor, mültecilerle evsizlerle anarşistlerle omuz omuza çatışıyordu sokaklarda. Çatışma sonunda gözaltına alınanların arasında o da vardı. Polis yaralamaktan yargılanıyordu, kısa sürede beraat etti. Afganistan savaşına karşı sokaktaydı, Irak savaşına karşı sokaktaydı.

Lise yıllarından bugüne kadar her adımını militanca atan Oleguer henüz 17 yaşında "politik tutsaklara özgürlük" eyleminde yaşamıştı polis şiddeti ve gözaltısını. İspanyollar onu "teröristlikle" suçladıkları sırada İspanya milli takımı için davet alıyordu. Cevap aslında tam da ondan beklenen cevaptı: Benim o takımda ne işim var, ben Katalan'ım sadece Katalan milli takımında oynarım." Dediği gibi de sadece Katalan milli takımında 6 maç yaparak tamamladı milli takım kariyerini.

Gerek kulüp başkanından gerekse Rijkaard'dan yazdığı makaleler yüzünden epey eleştiri ve uyarı aldı. 2006 yılında şampiyonluk Barcelona'ya giderken o elindeki Katalan bayrağıyla atıyordu şampiyonluk turunu. Pep geldiğinde yolu Hollanda'ya düşen Oleguer Ajax ile 3 yıl mücadele etmiş ve futbolu geçtiğimiz yıllarda bırakmıştı.

İspanya malum hareketli günler geçiriyor. Krizin derinleştiği ülkede halk hareketi de bir hayli hareketli günler geçiriyor. Oleguer yine aralarında bir yerlerde mücadelenin içinde yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Katalunya Birlik Hareketinin de vekil adayıydı mecliste.

"Hayatta futboldan önemli şeyler de var, bağımsızlık gibi" diyen Oleguer nice gollerin kupaların üzerine çıktı gönlümüzde futbol asla sadece futbol değildir sözünün canlı örneği olarak.

29 Ocak 2013 Salı

Rakamların Ötesinde Drogba

Yaşanan iç savaş bir çok yakınını ondan ayırdı, ülkesi bölünmenin eşiğinde ve o dünya kupasına katıldıkları gün verdiği demeçte şunları söylüyor: Bir an önce ateşkes olmalı ve halkımız istediği barışa kavuşmalı...

Bu sözlerin sahibi ülkemize transfer edilen en iyi isimlerden biri olan Didier Yves Drogba Tébily...

Onun ülkesindeki savaş Kuzeyliler ve Güneyliler arasında aslında yabancılık çekmeyeceğimiz bir savaş. Bir  tarafta Kuzeyli göçmenler, diğer tarafta "Ne mutlu Fildişiliyim diyene" diyen Güneyliler var. Fildişililer Kuzeyli göçmenleri ülkelerinde istemiyor. Onların getirdikleri kültüre bir düşmanlık barındırıyorlar.  Kurulan nizam da en başından beri Güneylilerin nizamı olduğu için Kuzeyliler bir çok hak gaspına uğruyor. Demokratik hakları engelleniyor, seçimlerde defalarca hile ile alt ediliyorlar. Seçimleri kazansalar Güneyliler bu seçimleri tanımıyoruz diyerek kafalarına estikleri gibi kan dökebiliyorlar.

Artan savaş ortamı ve bir türlü anlaşamamazlık ortaya bir akil adamlar kurulu çıkarmış durumda. On üyesi bulunan bu kurul ülkede karışıklıklara son vermek ve barışı tesis etmek için var. Bizde böyle bir kurul olduğunda oradaki on tane adamı rahatlıkla "vatan haini" ilan edip çoktan meydanlarda ip sallandırılırdı. Futbolculara sorduğumuzda ya da meclise bir şekilde girebilmiş eski futbolculara mikrofon uzatıldığında da "büyüklerimiz daha iyi bilir" der geçerlerdi böyle hassas bir konuyu. Ama Drogba öyle değil, kariyerinin önüne koyduğu bir politik tutumu var. Apolitikliğin derin uykuları yerine ülkesinin barışı için çalışıyor. Ve bir gün barış tesis edilecekse Kuzeylilerin de Güneyliler ile aynı haklara sahip olması sağlanacaksa işte o zaman bu olayların altında Drogba'nın da ismi olacak. Milli takımı tamamen barış için kenetleyen bir adamdan bahsediyoruz sonuç olarak. Kuzeyliler ile Güneylileri birleştiren Drogba en karışık dönemlerde milli takımın maçlarını Kuzeye aldırarak oradaki insanlar ile Güneylilerin buluşmasını sağlamış ve bir "kader birliği" olduğunu hatırlatmıştı.

2007 yılında Birleşmiş Milletlerden "İyi Niyet Elçisi" unvanı da alan futbolcu gelirinin büyük bir bölümünü de ülkesine yatırıyor. Kurduğu bir yardımlaşma ve dayanışma derneğinin yanında bir hastane yaptırdı ve futbola başladığı takımın stadında ismi yer alıyor.

Kupalar kaldırmış, goller atmış milyon dolarlık,euroluk anlaşmalara imza atmış bir futbolcunun almış olduğu bu risk bence asıl ayakta alkışlanması gereken mesele. Golcüler ya da goller, giyilen formalar, sözleşmelere atılan imzalar unutulur gider ama bir halkın kalbine atılan imzalar hiç bir zaman silinip gitmez. İşte o yüzden Drogba bir futbolcudan fazlası oldu her zaman...

26 Ocak 2013 Cumartesi

Düşük Tempo,Kötü Futbol ve İkide İki

Gösterdiği kalbi mi, yoksa arma ile ilgili bir gönderme yaparken yaşanılan bir kaza mı? Sosyal ağlarda arma ile ilgili bir kaza olduğu yönünde yoğun bir yorum var. Ama benim kişisel yorumum armadan ziyade biyolojik bir tarif içinde Kulusic...

Düşük tempolu geçen maçta ilk baskı anında golü bularak ikinci yarıya ikide iki ile başlayan Kırmızı Karalar güzel bir başlangıç yapmış oldu. Gözlerin Vleminckx'i aradığı doğru ama bir önceki maçta 5 golün öznesi olan forvete yarışır bir markajla marke edildi tüm maçta. Ben bunun uzun süre devam edeceğini de düşünüyorum açıkçası, gerek basının gerekse bizim abartılı yorum ve övgülerimizle rakiplerin markajından çıkamaz bir süre. Ama bir şekilde gol atacağı muhakkak yine.

Hurşut'un topla koşuları yerindeydi özellikle Dusko'nun önünde oynadığı anlarda. Orada oynasa hep, sanki daha iyi olacak gibi ama Jimmy'nin mevki alternatifi olmaması sıkıntı yaratıyor. Yine de pek teknik ya da taktik detayın yoruma açık olmadığı kapalı bir maç oldu. Her şeye rağmen galibiyet güzel diyelim...