23 Ocak 2013 Çarşamba

"Biz İbneyiz, Böyle Olması da Güzel"


Eşcinsel bir hakemin futbol dışına itildiği bir ülkede görmenin imkansız olduğu bir pankart Almanya'da Aachen Ultras taraftar grubu tarafından açıldı.En önde lila renkli pankartta tribün gruplarının ortaklaşa başlattığı homofobi karşıtı pankart var. Arka tarafta da taraftarlarda "biz ibneyiz,böyle olması da güzel" yazıyor.

Türkiye'de "erkek oyunu" olan , kötü oynayanın "karı gibi" oynamakla suçlandığı, bir futbolcunun bir hakeme gay deme ihtimali sonucunda "gay" kelimesinin başlı başına bir hakaret kabul edildiği futbol iklimimizde o yüce "ahlakımıza" ters gelecek şeyler tabi bunlar. 

Sahi daha dün "I think Galatasaray is a TOP club" yazdığı için Tribün Dergi'ye "Bu tweet'te herhangi bir kelime veya harf oyunlu espri amacı gütmediğimize sizi temin ederiz." diye özür dilemek zorunda bırakan ya da bunun üzerinden liseli ergen esprisi yapan bir futbol kitlesinden bahsediyoruz. 

Neyse bizde bizim topraklarda dile getirilen şekliyle bitirelim meseleyi: Homofobiye kırmızı kart!

(Fotoğraf: Kaos GL)


20 Ocak 2013 Pazar

Vleminckx: Ben Geldim...

Lige verilen ara sonunda nihayetine kavuşurken ligde bizi özlemiş olacak ki harika başlangıçlara sahne oldu. Kasımpaşa'nın Galatasaray'ı devirmesi, İBB'nin Beşiktaş'a el yardımıyla da olsa çelme takması derken bugün de Antalya'da Gençlerbilirği ve Antalya gol yağmuru denebilecek bir maça şahit yazdılar bizi.

Öyle bir maç ki henüz 3. dakikada Vleminckx'in "ben geldim" selamı ile başladı. Tam maç hızlı başladı diye birbirini dürtmeye başlamıştı ki izleyenler takip edenler Vleminckx bir kez daha sahne aldı ve 4 dakikada attığı iki golle nasıl bir forvet olduğuna dair ip uçları verdi.

Maç rahat geçecek hisleri içinde ilerlerken Murat'ın harika frikiği ile 8 dakikada 3 gol izlemiş futbol aşıkları olarak tam anlamıyla mest olmuştuk. Ama Vleminckx'in durmaya niyeti yoktu, golü kendisi atmadı ama atılmasındaki en büyük aktör oydu. Musa topu kendi kalesine yollarken baş ucunda Belçikalı forvet duruyordu ve Musa golün kahrını yaşadığı sırada Vleminckx çoktan arkadaşlarıyla golü kutlamaya başlamıştı bile. Bu golü de ben açıkçası direk ona yazıyorum.

4. gol ise tam anlamıyla usta işiydi. İlk 3 golde Vleminckx'in fırsatçılığını izlemiştik, kalitesi ile ilgili bilgi sahibi olamadığımız gollerdi. Ama 4. golde topu göğsüne alışı ve sert vuruşu tam bir forvet olduğunun kanıtıydı adeta. Diarra ve İsaac ile durumu 4-3'e getiren Antalya ümitlense de ümit kırıcı görevini tek başına üstlenen Vleminckx durumu 5-3'e getiriyordu.5.goldeki yükselişi tam bir pivot forvet emaresi gösterirken diğer gollerdeki teknikliği de artı değerlerdi onun adına.

Twitter'da da dünya TT'sine oturan Vleminckx adından çok söz ettireceği benziyor. Tabi abartılı düşlere de girmemek gerek. Dünyanın "sayılı" forvetlerinden değil sonuçta. Ama Türkiye'nin "sayılı" forvetlerinden olması için hiç bir engel yok gibi gözüküyor. Tabi ki her savunmanın da Antalya savunması gibi olmayacağı bir gerçek. Beşiktaş ile de 5-3'lük bir skora imza atan Akdeniz ekibi her şeye rağmen futbolu çirkinleştirmeden oynadığı için alkışı hak ediyor.

Maç sonu röportajlarında Fuat Ç. haliyle oynanan oyundan pek de memnun değildi. 5 gol atmak bir artı olsa da 3 gol yemek büyük bir problemdi. Vleminckx ile ilgili soruya da hoca: "Tanıdığımız bildiğimiz bir oyuncuydu.Katkı sağlaması için aldık zaten devamı da gelecektir".  Akışkan hücum futbolunun meyvelerini toplayan Vleminckx ise son derece mütevazı şekilde öznesi olduğu 5 golün suçunu takım oyununa atarak takım arkadaşlarını ve takım oyununu övdü.

Gençlerbirliği'nden yenilen 3 gole rağmen gelen bu güzel başlangıç tabi ki sevindirici. Şimdi haftaya Cumartesi'yi bekliyor tüm Kırmızı Karalılar hasreti Ankara'da gidermek için...


Fotoğraflar @kirmizikara 'dan...

18 Ocak 2013 Cuma

Buradayız Ahparig...


Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. 
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. 
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce


6 yıl oldu...Adaletten ümidi kesmemize yetip de artacak 6 yıl...İki tane meczupun işlediği adi bir cinayet olduğunu inanmamız için direttiler biz inanmadıkça onlar hukuksuzluklarına hukuksuzluk eklediler. Suçlu kim varsa terfi etti, ödüllendirildi. Biz adaletten ümidimizi kestik zaten uyduruk yargılamalarla uyduruk cezalarla oldu bitti zaten adalet kısmı...

Unutmadık...

Biz hala oradayız, hala o kaldırımın üzerinde...

Hesabını soramadığımız nicesi gibi onun da hesabını sormak için mücadelemize devam ediyoruz...

Türkçe'den anlamayan bir kaç kişinin açtığı davaya Türkçe'den anlamayan bir kaç kişi bakınca onu 301'den mahkum ettiler. Onun sözleri netti halbuki; Türklüğü aşağılamam, Ermeniliği de aşağılatmam, eğer böyle bir şey yaparsam nasıl Türk dostlarımın yüzüne bakarım...

Anlamadılar...Onu bir güvercin tedirginliğinde yaşadığı bu topraklarda kalleşçe arkasından vurdular...

Biz buradayız ahparig...Biz buradayız, ya sev ya terk et diyenlere inat buradayız, onlar gibi sevmediğimizin üstüne basa basa buradayız! Önceliğimizin insan olduğunun üzerine basa basa...

En güzelini o söylemişti zaten bu topraklarda gözü var diyenlere:

Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için.



17 Ocak 2013 Perşembe

Mervan Çelik Gençlerbirliği'ne Doğru...

Göçlerin temel kilometre taşı olduğu Konyalı bir Kürt ailenin çocuğu olarak Hisingen'de doğdu Mervan. Ailesinin Konya'dan sonra İsveç'e göçmesi onun için belki de farklı bir hikayenin başlangıcı olacaktı. Kim bilir belki de burada olsa ülkenin ayrımcı havasına kapılıp ya bir yolunu bulup hapse girecekti ya da herhangi bit serseri GBT ile "merhabadan çok çıkar ulan kimliğini" denilerek hayata küstürülecekti.

Ama hikaye bambaşka gelişiyor. İsveç Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu Avrupa ülkelerinin başında geliyor. Ya da muhalefetin sürgün yeri de olabiliyor çoğu zaman. Mehmed Uzun'un da 1977 yılından ölümüne kadar havasını soluduğu İsveç aslında bize çok da yabancı değil bu ve benzeri sebeplerden dolayı. 

Assyriska ülke futbolunun gedikli takımlarından ve takım kimlik olarak Süryaniliği benimsemiş. Süryani kimlikli bir çok oyuncu oynuyor, bu oyuncuların içinde Mardin Midyat'tan seneler evvel göçen ailelerin de çocukları olduğu bilinen bir gerçek. Syrianska da birebir göçmen takımı kimliğinde ve Süryani takımı olarak mücadele ediyor onlarda. İkisi de bir nevi Süryani milli takımı havasında mücadelelerine devam ediyor. Bilbao gibi bir katılıkları yok ama Avrupa'nın çeşitli bölgelerine dağılmış Süryaniler için tercih sebebi oluyor bu kimlik.

Hali hazırda İsveç u-19'da da Kürt futbolcu bulmak Almanya alt yapısında Türk bulmak kadar sıradan bir mesele gibi gözüküyor zaten bu aralar. Mervan Çelik de zaten bunun en önemli örneklerinden.

Neyse biz hikayemize dönelim, Mervan GAİS ile başlayan kariyerinde dikkat çekmesi zor olmuyor. Orta sahada oynayan Mervan Glasgow Rangers'tan teklif aldığında aslında kariyeri için çok büyük bir adım attığını düşünürken kriz patlıyor ve Rangers bir kaç alt lige düşürülürken Mervan da gerisin geri GAİS'e dönüyor. Tabi bu sırada sırasıyla Galatasaray, Bursaspor, Trabzonspor, Kasımpaşa ve Gençlerbirliği'ne basınımız tarafından defalarca imza attırılıyor.

Bir sezon sonra Mervan'ın yolu İtalya'ya düşüyor ve Pescara ile sözleşme imzalıyor. Bugüne kadar 7 maça çıkabilen Mervan 2 de gol attı. Ama hala ilk tercih olmaması takımda onu da futbol oynayabileceği GAİS'teki gibi değişilmez olabileceği kulüp arayışına itmişe benziyor.

Son gelen haber ise sevindirici cinsten, Mervan Ankara'ya geliyor yani Gençlerbirliği'ne imza atmaya hazırlanıyor. Süryani Jimmy Durmaz gibi o da İsveç'ten aslında kendi vatanına dönüş yapmış olacak bir bakıma. Tomic,Vleminck, Doğa ve Kerim'den sonra Mervan'da epey bir güç katacaktır takıma.

Orta sahanın soluna güç katacak hem de 23 yaşında bir futbolcudan bahsediyoruz. Beklentiyi yüksek tutmamak adına ikinci yarıyı ısınma turu olarak sayarsak önümüzdeki sezondan itibaren gerçek oyunuyla izlememiz gayet mümkün. Bir kaç kez kısa özetlerden izlemiş biri olarak özellikle bileklerine hakimiyeti son derece iyi.

Ama tüm bu varsayımlar tamamen varsayım bir transfer haberi üzerine, gerçekleşmezse yine biz Mervan'ın kenardan gireceği Pescara maçlarına talim ederiz. Ama Ankara'da 19 Mayıs'ta izlemek ayrı keyif olur o da ayrı bir güzellik tabi...

8 Ocak 2013 Salı

Türkiye'de Irkçılık Yok(!)


Boateng mevzusuyla yeniden gündemimize “geçici” olarak gelen futbolda ırkçılık meselesi tüm kamuoyunun haklı olarak meşgul ediyor. Bizler de en “duyarlı” yanlarımızla olay olduğu andan itibaren ırkçılığı lanetleyip durarak bir nevi deşarj oluyoruz. Ama açıkça söylemek gerekirse bizde bu söylem hem yüzeysel hem de samimiyetsiz duruyor.
Bizde bir nevi “futbolda ırkçılığa hayır hayatta evet” durumu var. Bizdeki genel geçer durum “bizde ırkçılık yok ki” diye başlar “zenci” futbolcular biz de hiçbir sıkıntı duymadan oynayabiliyor” diye bitirilir.  Zenci kelimesinin kelime anlamıyla aşağılama ya da ayrımcılık ifade ettiğini bilmeden onları överken bile kullanmak belki de bilmeden sıradan günlük faşizmin dile tezahürü ama ırkçılığı ten rengi ile kısıtlamak ya da ten renginden ibaret görmek düpedüz hatadır.
Siyahların ten renklerinden dolayı dünyanın her yerinde maruz kaldığı şeyleri sıralamanın anlamı yok. Medya en ufak bir ırkçılık olayını magazinsel olarak veriyor ırkçılığı yapan biz değilsek zaten! Ama ırkçılık renkten ziyade toplumsal siyasi mesajlarla meydana geldiğinde birden içimizdeki lümpen ırkçıyı durduramıyoruz ve koroya katılıyoruz.
Hollanda ile yapılan maçta “saygı” değer taraftarlarımız takımlarını desteklemek için oraya gelen taraftarlar biraz sessizleşince hemen ortamı hareketlendirecek sloganı buldular: Ayağa kalkmayan Ermeni olsun! Peki niye Ermeni olmak suç mu küfür mü? Bir ceza ve aşağılama unsuru olarak ayağa kalkmamanın cezasını Ermeni olarak belirliyor ırkçı güruhumuz! O zaman kaçımız futbolda ırkçılığa hayır dedik. Irkçılık olarak bir olayı addetmek için ırkçılığın uygulandığı topluluğun rengini önemsediğimiz için o ırkçılık değildi gözümüzde çünkü! Peki hiç düşündünüz mü bir Ermeni’nin o gün ne hissettiğini ya da hissedebileceğini? Boateng’den daha mı az üzülürdü ya da hakaret olarak görürdü? Boateng’e gösterilen empatinin çeyreğini Ermenilere reva görmemek de ayrı bir kapsamda değerlendirilmesi gereken ırkçılık meselesi zaten.
Hrant Dink öldürüldüğünde beyaz berelerle statlara gidenler, “hepimiz Ogün’üz hepimiz Türk’üz” diyenler ya da pankartını açanlar gerçekten Boateng’e yapılan ırkçılığa üzülüyor musunuz?
Saffet Susiç için; “benim ülkemde hele ki bir Sırp bana böyle laf edemez” diyene ırkçı denmiyor buralarda onlar İmparator yapılıp baş tacı ediliyor bunu da gördük biliyoruz. Irkçılık yapmayız biz de ırkçılık yok çünkü! Ya da ne bileyim olsa olsa maç stresidir o!
Yine 2009 yılında Sivassporlu Balili’ye “Kahrolsun İsrail O.Ç Balili” demek de ırkçılık değildi bu topraklarda… Ülkesinin başlattığı savaşta yaşattığı acılarda sorumlu tutulabilecek en son kişilerden birine yani sıradan vatandaşına tepki gösteren tribünlere ırkçılıkla ilgili yeterli tepkiyi gösterebildik mi yoksa Müslüman düşmanı bir ordunun ait olduğu ülke vatandaşına bağırıp çağırıp egolarımızı mı tatmin ettik.
Samet Aybaba, El Saka ile yaşadığı bir tartışma sonucunda El Saka’nın tercih edilmesini “beni bir Arap’a tercih ettiler”  demesine ne yaptık peki “bizim çocuk” etiketi sayesinde Aybaba’ya sahip mi çıktık El Saka’ya yapılanları, söylenenleri mi kınadık?
Diyarbakırspor her gittiği yerde “PKK dışarı” diye karşılanıp 10.yıl, Mehter, İstiklal Marşları ile düşman uğurlar gibi uğurlanması peki? O da mı ırkçılık değil? Vakayı adiye mi Kürtlerin sistematik olarak karşılaştıkları durumlar.?  “Ama onlar…” klişesine sığınarak Kürt kimlikli insanlara türlü sistematik ırkçılığı reva görmek, yurt dışına gitmeye zorlamak sonra da onların “mahur besteleriyle” kederlenerek futbolda ırkçılığa hayır demek samimiyetsizliği utandırsın biraz bizi!
Emre ile Zokora arasında yaşanan olaydan sonra Emre’nin “(ırkçı küfür)söyledim ama aramızda hallettik demesi Zokora’nın bunu dışarı taşıması hiç hoş değil” demesi… Irkçılık yapmak yani insanın doğuştan getirdiği özelliklerini aşağılamak iki kelime ile halledilebilecek bir mesele olarak görülüyor. Ve bazılarımız ırkçılığı yapana değil “delikanlı” gibi aralarında halletmeye yanaşmayan “ırkçılık var” diyeni “art niyetli” buluyoruz. Niye çünkü biz de ırkçılık olmaz. Bizim tarihimizde “zenci” oyuncularımız var bağrımıza bastığımız!
Sırbistan-İngiltere maçında maç boyu ırkçılığa maruz kalan futbolcunun maç sonunda isyanına sarı kart gösteren Hüseyin Göçek’i hakem yorumcularımız kamuoyumuz kaç dakika tartıştı? Kaç gün saat demiyorum kaç dakika? Orada ırkçılığa karşı kulakları duymayan gözleri görmeyen bir de üstüne üstlük mağduru cezalandırmaya kalkan hakem kaç dakika sorgulandı?
Kısaca özetlemek gerekirse sosyal medyada ya da yazılı basında Boateng meselesi çok konuşuldu ve sahiplenildi. Sahiplenilmeyi yerden göğe kadar hak ediyor ve arkadaşları ile yaptığı protesto da ayakta alkışlanası…Ama İtalya’nın küçük bir takımı diye küçümsediğimiz takımdan ziyade kapımızın önünü süpürme gerekliliği de gün gibi ortada…Sadece Mehmet Ali Yılmaz’ın Campbell için sarf ettiği “yamyam” ahmaklığını getirirseniz her seferinde ülkedeki tek ırkçılık diye size çok gülerler.
Futbolda ırkçılığa kim mi hayır diyebilir tüm samimiyetiyle? Dazlaklara karşı Almanya’da Türkleri savunan ve anti faşist cephenin en önde gelenlerinden St. Pauli taraftarları, Yunanistan’da Altın Şafakçıların Türk pazar esnafının mallarına zarar vermeye çalıştığı sırada onlara herkesten önce müdahale eden AEK’liler, İtalya’da tüm faşizme varlığı ile kurulduğu ilk günden beri karşı gelmiş Livornolular, “ayağa kalkmayan Türk olsun” diyen APOEL taraftarlarına “Kıbrıs’ta Barış” pankartı açan Omonialılar … Kısaca göstermelik olarak reklam sloganlarından devşirilen yaşasın renklerin kardeşliği klişesinden önce yaşasın halkların kardeşliği diyebilen herkes…

9 Aralık 2012 Pazar

Messi: Bir Rekordan Daha Fazlası...


Çok bilindik bir hikaye aslında anlatacağım, tıpkı senaryosunun türlü oyuncularla birkaç kez çekildiği Türk Sineması bir film, şimdi de şu olacak der gibi okuyacaksınız ama tarihe not düşmek gerek. Çünkü “o olmadan eksik yaşamışız” hissi veren ne varsa yazıya dökülmeli bir şekilde;  zaten yıllar sonra utanılan lise dönemi aşk şiirleri de böyle dönemlerde ortaya çıkar bir şekilde! Yazdığınız şiir karşınızdakine bir methiye aşkınıza bir resmiyet katar ondandır matematik defterinin arka bölümlerinin o dönemlerde çok daha fazla kullanılması…

Arjantin’de Pibe’nin Rüyası diye dillerden dillere dolaşan bir halk efsanesi vardır. Rivayet odurki Pibe rüyasında bir futbolcuyu görür ve onun Arjantin’e büyük başarılar kazandıracağını müjdeler. Pibe’nin ilk rüyasının kim olduğunu kestirmek güç değil sanırım, Maradona… Tanrı sıfatına erişmeden önce Pibe müjdelemiş onu öyle söylüyor Arjantinliler. O da müjdeyi boşa çıkarmamak adına 10 numarayı sırtına alıp bir rüyayı gerçeğe dönüştürmekte hiç de zorlanmamış izlenimi yaratıyor geride bıraktıklarıyla.
Yaşım itibariyle hep büyüklerime kimi övmeye kalksam “o da bir şey mi sen Maradona’yı görecektin” küçümsemesiyle büyümüş biriydim.  Sonraları videolarıyla tanıştım, “bizim Sergen’i andırıyordu” çocuk aklımla ama farklı bir şeyler vardı. Onu da ilerleyen zamanlarda farketmek zor olmadı zaten. Benim futbol dünyamda hiç Pele’ye yer olmadı. Ailem ve çevrem hep Maradona’nın Pele’den daha iyi olduğu gerçeğini kabullenerek yaşadı. Zaten sonra öğrendim ki Brezilyalılar da pek sevmiyor onu, onlar dahi başları sıkıştığında “Maradona delikanlı adamdır ama Pele kendi ailesine bile yardım etmedi” diyerek konuyu özetliyorlardı. O yüzden benim için futbol kahramanı deyince Maradona ve diğerleri olarak bir kıstas vardı dünya futbolunda…

Sonra gel zaman git zaman Pibe yine rüyalar görmeye başladı. Yine isimler dolaşmaya başladı, bazen bizzat Maradona Pibe’nin iç sesini dışa vuruyor isimler söylüyordu ama olmuyordu. Yeni Maradona lansmanıyla Ortega, Riquelme, Saviola gibi isimler izledik. Pibe yanılıyor ve efsane yerle bir oldu tezleri havada uçuşmaya başlamıştı haliyle…Sayılan isimlerin kötü oyuncular olmasından değildi efsanenin çöküşü Maradona’nın gölgesinde dahi barınamayacak oluşlarındandı. Ki bu isimleri hep sevdim yine de efsanenin hatrına, ama olduramadık onlardan bir Maradona ya da efsane!
Sonra bir gün  La Liga’daki sevdalım Barcelona maçı için ekran başındaydım. Topa çelimsiz bir çocuk kafasıyla müdahale edip takip etti. Rakibi karşısına çıkınca olanca çelimsizliğiyle sendelese de şansının da yardımıyla top kendisinde kaldı. Sonra pası o dönemin Nou Camp çimlerindeki en afili kramponu Ronaldinho’ya verdi, Ronaldinho durur mu öyle bir pas atıyorki rakibinin üzerinden aşırtma şeklinde bu çocuğa çocuk ne yapacağından emin bir şekilde sol ayak içiyle Pibe’ye selam gönderiyor.

Yine rivayetler, yine benzetmeler, yine “o da bir şey mi ben Maradona’yı izledimler” vs. Ama hiçbir şeye aldırış etmeyen biri olarak Pibe’ye selam gönderen o çocuk Messi adını ileride sık sık duyacağımızın işaret fişeğini çakıyor o dönemlerden. Sonrası mı… Sonrası hepimizin bildiği kapalı gişe bir başarı hikayesinin anlatıldığı bol Oscarlı  Katalan-Arjantin yapımı bir film...

Daha kariyerinin başlarında 2005-2006 yılında kas yırtılmasıyla sezonu kapattığında o maçtaki rakibinin hocası Barcelona’daki gelişmiş tiyatrolardan ve onların kurslarından bahsetmişti medyaya onu yalancılıkla suçlarken… Kimdi bu suçlamayı yönelten kısmına gelirsek, kas yırtılmasını rol olarak görebilecek ve kendi oyuncusu atıldığı için saldırganlaşabilecek kaç tane tercüman tanıyoruz şu hayatta diyerek cevabı bulabiliriz sanırım! Tam da başlamadan bitiyor hissiydi aslında o kas yırtığı ama kolay toparlandı.

Yeni Maradona lakabını alması için temkinliler tedbiri elden bırakmazken o Maradona’nın attığı golün tıpa tıp aynısını atarak Pibe’ye gönderdiği selamı temkinlilere de gönderiyordu. İspanya basınına göre o zaten çoktan Messidona idi. Aynı golden birkaç ay sonra da Tanrı’nın elini hatırlatması artık temkinliler için yelkenleri suya indiriyordu. Bu Yeni Maradona’ydı, ama fazlasını kimse tahmin etmiyordu.

Sonraki sezonlarda Pep Guardiola yönetiminde saz arkadaşları Xavi ve İniesta ile birlikte tarihi üçlemeyi yapacaklarını o günlerden kestirmek elbette çok güçtü bunda kimseyi suçlayamayız ama bunu da başarmıştı arkadaşlarıyla. Ona ne zaman övgü dolu söz söylense önce arkadaşlarını överek başlıyordu cümleye ve sonra kendisinin bu yapıda sadece görünen kısım olduğunu anlatıyordu.

Uzaylı lakabı onu anlatmaya yetmiyordu aslında ama sadece diğerlerinden farklı olduğunu belli etmek için bir şeyler gerekliydi. Biyolojisinin diğerlerinden farklı olduğu kesin. Sakatlanmıyor, sakatlansa da birkaç haftada dönüyor en ağır sakatlıktan. Çok tekme yiyor ama kendini hiç yere bırakmıyor, rakibine karşı hiç çirkefleşmiyor.

O tüm rakamları alt üst ederken önüne bir rakam dikiliverdi kendiliğinden. Müller’in rekoru, adı bile insanı ürkütürken 85 golle Müller’in rekorunu kırıp kıramama konumuna geldi Messi! Tam kıracak hesabı yapılırken Benfica maçında olmaması gereken oldu ve Messi sakatlandı. Tüm futbol dünyası adeta o gece yastaydı bu kadar yaklaşmışken kırılamayacak rekor için…Messi’ye yakışacak o rekoru kim bilir kaç yüz yıl sonra birinde görmek üzecekti bu ana şahitlik etmek isteyen insanları…Ama o biyonik adam bir gün sonra sevindirdi herkesi ve hafta sonu sahada olacağının haberini verdi. Betis maçı artık bir başka maçtı. Barcelona Messi ve dünya için nasıl bir kulüpten fazlasıysa bu haftaki Betis maçı da Messi ve dünya için bir maçtan fazlasıydı. Bu işe son noktayı koyarken de buraya gelirken ona destek olan arkadaşlarına ihtiyacı vardı. Bu yoldaki en büyük yoldaşlarından İniesta’nın pasıyla içeri doğru süzülürken attığı düzgün şut Müller’e yetiştiğini haber veriyordu tüm dünyaya…Sonrasında İniesta’nın topuk pasıyla ruh kattığı topa Messi’nin ağları nişan alışı eşlik ediyordu. Artık Müller’in rekoru yoktu, Messi rekoru kırarak rekor sahibi oluyordu…

Bize anlatılan “o da bir şey mi sen bir de Maradona’yı görecektin” cümlesi de artık nazarımda tarih oldu. Çocuklarımıza ya da küçüklerimize anlatacağımız bir efsane var başlı başına karşımızda. Bu rekoru kırmasaydı ne olurdu, hiçbir şey, o hala efsane olarak kalırdı. Hala yıllar sonra “o da bir şey mi sen Messi’yi görecektin” cümlesine konu olurdu. Ve izleyebileceğimiz belki de en büyük isim hala o ve sonrasında da o olarak kalacak…

Onun için yarı tanrı yarı insan sıfatını kullanıyorlar bir de…Onu en güzel anlatan sıfatlardan biri belki de…Saf bir insanın yapamayacağı şeyler bunlar elbet…Ama kimse ona Tanrı demeye cesaret edemiyor hala, Pibe’nin rüyası ve belirtiler başlı başına ortadayken! Çünkü Maradona hala bir yerlerde Tanrı ve kimse o Tanrı’ya dokunmak istemiyor. Ve onlara göre hala Messi olsa olsa o Tanrı’nın bir futbol peygamberi…

Peki ya Messi dünya kupasını kaldırırsa?.. O zaman belki…Ama şüphesiz ki her şeye rağmen en iyisi!

6 Aralık 2012 Perşembe

Socrates Demokrasisi


Futbolu futbol yapan aslında sahanın içinden ziyade sahanın dışından gelen güzelliklerdir. Sahanın dışı o kadar hareketli ve güzel olmasa 11 tane ya da tam kadro halinde 18 tane robotun sahaya sürülmesinden başka nedir ki futbol denilen temaşa? O yüzden hiç sevemedim önündeki maçlara bakan futbolcuları, iyi oynadık kazandık, kötü oynadık kaybettik , hakem hatası deyip geçen futbolcuları.  Doğrudur bunlar da bir açıklamadır ama sizi izleyenlerin ve sevdiklerinizin size dair bildikleri ve duydukları cümleler sadece bunlarsa tam bir hayal kırıklığıdır her şey sizin için o bol reklamlı formaların ardında.
Babası diğer iki kardeşine Sofokles ve Sostenes adını veren Yunan felsefesine hayran bir babanın oğluydu. Onların da vardır belki izinden gideni ama Yunan felsefesinde Sokrates hep bir  adım öndeydi diğer iki filozofa göre tıpkı bizim “Doktor” Sokrates’in futbol ve ülke siyasetinde etrafındakilerden bir adım önde olduğu gibi! O farklıydı işte tam da bu yüzden… Memleketteki  referandumların , boş vaatlerin süsü olan darbelerden hesap sorma işini kendi ülkesinde o ve arkadaşları üstlenmişti. “Diktatörlere çalım atmak savunmacılara çalım atmaktan çok daha zor” sözünü söyleyerek önündeki maçlara bakmayıp ardından gelenlere bir ışık tutmuştu mesajlar verdiği şık bandanasıyla.
Babasının ona verdiği isim gibi bir ismi o da oğluna verdi. Oğluna “Fidel” dedi. Latin Amerika’da kader değiştiren isimlerin başına yazılan Fidel bir gün ona “Küba Milli Takımı’nı çalıştırır mısın” dediğinde o yoldaşına “Zevkle ama tek bir şartla Kübalı bir işçi ücret olarak ne kadar alıyorsa o kadar paraya çalışarak” demişti. Yoldaşların bu sözleşmesi nedendir bilinmez bir türlü yerine gelmedi.
Demokrasiye aşina ruhu ve aile geleneği ile hayatta da bir sözü vardı onun. Arkadaşlarıyla Brezilya’ya getirdiği demokrasiye Corinthians Demokrasisi deniyordu. Yaptıklarının büyüklüğünü ve marjinalliğini anlamak için arkadaşlarıyla açtığı şu pankartı bir düşünmekte fayda var: Tüm siyasi tutsaklara özgürlük… Futbola siyaset bulaşmasın diyerek tüm siyasi vesayeti yeşil çimlerin üzerine yığanların hoşlanmadığı bir şeyler vardı onda. O siyaseti bulaştırmayın diyen derin siyasilerden burada da bol bol var zaten. Siyaset yapsın diye meclise yollananlar bile “ben bilmem büyüklerimiz bilir” derken bu işin buralardaki olurunu da gösteriyor bize.
Onun damgasını dünya futboluna vurduğu yıllarda Avrupa Tiganaları, Platinileri, Rumenigeleriyetiştirirken o Zico ile yeni bir hikayenin hem yazanı hem oynayanı oluyorlardı.
Botofago’da başladığı futbol hayatında demokrasi harekatını başlatacağı Corinthians damgasını vuracaktı.Corinthians ile özdeşleşen “Doktor” Sokrates 1982’deki efsaneleştiği performansıyla Avrupa yollarına düşse de Doktor sigarasından tüttürdüğü dumanları sahada koşmaktan çok daha fazla seviyordu. O yüzden İtalyanların kendince tuhaf disiplinleri ona göre değildi. Hadi gel köyümüze geri dönelim diyerek döndüğü vatanında futbol yaşamını sonlandırdı. Sonra yıllar sonra bir aylığına da olsa İngiltere alt liglerinde bir takımın hem teknik direktörlüğünü hem de futbolculuğunu yaptı.
 Farklı formalar giydi belki ama o hep Corinthianslı Doktordu. “İnceci” diye bir tabir varsa ondan başkasına da yakışmıyordu aslında. Galeano ne diyordu onun için Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında “Macar Puşkaş, Alman Seeler gibi tıknazdı; Hollandalı Cruyff ile Gianni Rivera ise narin yapıdaydılar. Pele, Arjantin’in orta saha oyuncusu, güçlü kuvvetli Nestor Rossi gibi düztabandı. Cooper testinde en olumsuz sonuç alan Brezilyalı Rivelino’yu sahada tutabilmek mümkün değildi; yurttaşı Sokrates ise tıpkı bir turna kuşu gibiydi, uzun bacakları ve çabuk yorulan ayakları vardı, ama topuk paslarını vermede onun üstüne yoktu; istese penaltıları bile topuğuyla atabilirdi
Bu Brezilya benim milli takımım değil, Dunga Brezilyanın en gerici bölgelerinden gelen biri ve takımı da kendi gibilerle doldurdu. Onun takımı muhafazakar ve bürokratik bir yapıya sahip o yüzden ben de sizin gibi sevmiyorum bu Brezilya’yı” derken hiçbir zaman boş konuşmayacağını kanıtlıyordu adeta.
1982’de herkesin hayranı olduğu takımı özetlerken kısaca şöyle anlatıyordu; “Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha önemlidir”. Endüstriyel futbol denilen meselede farklılık teması vurgulansa da aslında her şey tek düze ilerliyor. Müşterileştirilen taraftarlar ve onları bu pazara çağıran futbolcuların karşısında tüm zerafetiyle dikilip halkını demokrasiye çağıran Sokrates!
Sahaya göstermelik kan bağışları şiddet karşıtı pankartlarla çıkıp göstermelik hareketler dışında hiçbir varlığını göremediğimiz , bağırlarımıza bastığımız futbolculara benzemiyor “Demokrasi” pankartı ile çıkıp halkı oy kullanmaya darbecileri yıkmaya çağıran Sokrates örneği. Futbolculuğu bıraktıktan sonra diğer mesleğine yani doktorluğa devam etti. Köy köy dolaşıp yoksulları tedavi ettiği söylenir dururdu. Efsane gibi bir hikayeydi bu ama bunun efsane olmadığı bir gerçek olduğunu hasta yatağında yatarken onu ziyarete gelen yüzlerce yoksul köylü çocuğunu görünce anladı herkes.
Erken oldu gidişi, öldüğünde “alkole yenik düştüm dostlar, yoldaşlar” itirafı kaldı bize yadigar, aslında söz de vermişti en azından son zamanlarında uzak duracağından alkolden ama olmamıştı. Bir 4 Aralık günü haber ajanslara düştüğünde tüm dünyanın dört bir yanından “yalan” olması için yakarışlar yükseliyordu sessizce. Ama gerçekti, Doktor artık yoktu! Bize Corinthians Demokrasisini bıraktı , kimileri Brezilya’ya dese de inanmayın o demokrasi tüm insanlığa kaldı darbelere karşı sesini yükseltmek isteyen halklar için!
Hiçbir futbolcudan siyasi tutsaklara özgürlük demelerini, yoksulluk adına bir şeyler söylemelerini, gencecik çocukların yaşları büyütülerek asılmalarının hesabını sormasını beklemiyoruz…Ama en azından kendileriyle alakalı ya da tribündeki onları bağırlarına basmak için hiçbir şart koşmayan taraftarlar için bir şeyler söylemek çok da zor olmasa gerek! Pahalı deplasman biletleri , iç saha biletlerindeki fahiş fiyat artışları, taraftarlarına tribünlerde uygulanan kontrolsüz orantısız polis-güvenlik şiddeti ya da en olmadı deplasman yasağına karşı birkaç kelime de mi zor diyorum ve aklıma o büyülü cümle geliyor; “bunların değerlendirmesini büyüklerimiz bilir…