15 Mart 2014 Cumartesi

Simgesel Galibiyet

Futbolun asla sadece futbol olmadığı gerçeğini doğrulayacak hepimizin çuvallar dolusu argümanımız var. Angola-Portekiz ile oynadığı dünya kupasında 4-4-2 , 3-5-2 konuşan yorumcu zaten bizden değildir.  Ama bu simgeselliği bizim de yarattığımız ayrı bir gerçek. O gün belki de muhafazakar bir Portekizli için gayet sıradan bir gündü ve “dostça” geçmesi muhtemel bir maçtı. Bir Angolalı için ise belki de her şeydi.
Ülkede katillik, hırsızlık gün yüzüne çıkınca artık biz de hırsıza katile atılan her tokadı kendi hanemize yazmaya başladık. Kasımpaşa deyince akla gelen yaratılan algıya hepimiz vakıfız. Hatta Kasımpaşalılık üzerinden vatandaşa “Ananı da al git” densizliği açıklanabilmişti. Kasımpaşa’nın futbolda bu ara yüzü gülüyor. Çok güzel tesisleri var, transferlere milyonlar akıtabiliyorlar, iş adamları bu kulübe el atabilmek için birbirlerini çiğnercesine kulübün kapısından kendini içeri atmak için yarışıyorlar. Gözümüz yok pisliklerinde boğulsunlar.

Kasımpaşa-Gençlerbirliği maçı sırasında Twitter’da Oğuz Paşalı isimli Beykozsporlu bir taraftarın yazdıklarını gördüm. Oğuz Paşalı; “2000'li yılların başı çocuğum o zamanlar..Kasımpaşa stadı daha inşaat o zaman,deplasman tribününe yer ayrılmamıştı..Ev sahibi tribününe girmiştik.Yanlış değilsem Bülent hat-trick yapmıştı 3-1 kazanmıştık maçı..Şimdi biz amatörde onlar 1.ligde kahrolsun endüstriyel futbol!” sözleriyle tesisleri elinde alınmak istenen ve sırf bu yüzden türlü rantlara kurban edilen Beykozpsor ile şimdi modern tesisleriyle Avrupa’yı hedefleyen Kasımpaşa’yı karşılaştırıyordu.

2000’li yılların başından bahsediliyor… 2002 yılından sonra düzenli bir şekilde yükselen bir takımdan söz ediyoruz tabi burada. 2001 yılında 3.ligde mücadele eden takım 2001-2002 sezonunda 2.ligde mücadele etmeye başlıyor ve sonrasında olanlar malum. Bir kez küme düştüler, o dönemde takımın başında Fuat Çapa vardı.

Sahadaki oyunun hiçbir değeri yok aslında, 2-1 Gençlerbirliği galip geldi. Ateş hattına yakın bir noktadan üst sıralara çıkmak için hayati öneme sahipti. Ama simgelediği şeyler tribünler için çok fazlaydı.
Berkin’i öldürenler yine Berkin’in ölümüne bahaneler yaratabilmek görünürlüğünü yitirmesi için Burak’ı öldürdü. Merminin kimden çıktığı umurumda değil. Cenazesi olan mahalleye baskın yapılması kimin fikriyse Burak’ın katili odur.

Burak Kasımpaşa tribününden olduğu söylenen bir Galatasaraylı.  En azından sosyal medyadaki profillerinden biri bize bunu söylüyor. Kasımpaşalı ağabeylerinin emriyle de Kasımpaşa tribünleri Burak’ı sahiplendi. O nedenle maç boyu ara ara “Şehitler ölmez vatan bölünmez” gibi sözleri sayıkladı. Şehit kimdi, şehitlik kavramı aslında neye karşılık geliyordu, bunu o tribünler hiç düşünmedi.

O yüzden Gençlerbirliği iki gol atmış kazanmış; Yalçın-Donk tandemine karşı kazandı diyemiyorum. Saydığım sebeplerden dolayı ve fazlası nedeniyle Castro’yu bugün ortada Doğa-Özgür iyi kilitledi pas dağıtamadı deyip çıkamıyorum.

Simgesel anlamlar yüklüyorum elde olmadan. Emri ben verdim diyen adama karşı kazandık diye düşünüyorum. Berkin’in mezarına konan bilyelerden-misketlerden iç savaş çıkarmaya çalışan adama karşı kazandık diye düşünüyorum.

Berkin’in annesini yuhalayan-yuhalatan insanlara karşı kazandık diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Burak’ın resmini ekledikleri Türk bayraklı fotoğraflar vardı tribünlerde. Bunların mazideki ağabeylerinin yarattığı, yaratmaya çalıştığı bir nefretle aileleri buralardan İsveç’e göçmek zorunda kalmış Süryani Jimmy Durmaz, Kürt Mervan Çelik’in golüyle kazandığımız için farklı anlamlar yüklüyorum.

Ama gerçekler bundan farklı tabi. Kazandık ve 3 puan aldık. Akıllı bir oyun vardı,Stancu iyiydi, Jimmy hareketliydi. Nizamettin girdi oyunu rahatlattı. Savunmada hata yapmadık vs. En kötüsü de sahada olan futbolcuların çoğu Berkin’den habersizdi. Berkin’i kaybettiğimiz gün, kulüplerden futbolculara kadar bir çok kişi baş sağlığı mesajı yayınladı.  Gençlerbirliği’nde ise istisnalar hariç tepki yoktu. Cumadan cumaya “hayırlı cumalar” temennisini eksik etmeyen oyuncular, ölen bir çocuk için umursamaz olabiliyormuş demek ki bunu gördük. Yerli malı haftası kadar değeri yok demek ki bir çocuğun onu görmüş olduk.

Biz yine de Anadolu halklarının iki çocuğunun attığı golle; anaları yuhalatan, sapanlı çocuklardan korkan adamın takımına karşı kazandığımızı varsayalım. Kaybettiklerimizin geri gelmeyeceklerinin ağırlığını omuzlarımızda hissederek…


(Çok da derli toplu bir şey olmadı, son günlerin yorgunluğu, mutsuzluğu üzerine anlık bir mutluluk üzerine bir karalama sadece)

16 Ocak 2014 Perşembe

Kimi Başrol Kimi Karakter- Kulüp Hikayeleri

Kitapçılarda spor ya da özelinde futbolla ilgili yeni/farklı kitaplar bulmak kolay değil. Çıkan kitap okunmuyor ya da bazı çıkanlar direk ticari kaygıyla çıkartıldığı için tat vermiyor. İletişim Yayınları'nın değer verdiği bir alan olan futbol kitaplarına başka yayın evlerinde görmek pek mümkün olmuyor. Hakkını yemeyelim İthaki de özellikle Simon Kuper kitaplarıyla bir boşluğu büyük ölçüde dolduruyor.  Halen bir kitabevine gittiğinizde "Spor" kitaplarının olduğu köşede en önde "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" kitabı duruyor olabiliyor.

Raflara bu haftanın başında Tanıl Bora ve Ziya Adnan'ın birlikte hazırladığı Dipnot Yayınlarından Kimi Başrol Kimi Karakter-Kulüp Hikayeleri kitabı düştü. Kitabın tanıtımı olarak;

"Her futbol kulübü bir nevi roman kahramanıdır. Haydi deyin ki hikaye kahramanı! Bu kitaptaki yazılar dünyanın dört bir köşesinden bu hikaye ve roman kahramanlarının bir öbeğinin resmi geçididir. Nasıl ve nerede başlamış hikayeleri, renkleri nasıl doğmuş, nasıl büyümüşler ya da nasıl önemsizliğe sürüklenmişler; zaman içinde kimler giymiş formalarını neler kazanmış, neler kaybetmişler, şimdilerde ne yaparlar, ne alemdedirler, sevdalıları kimlerdir?

Futbol birkaç renkten birkaç büyük takımdan ibaret değil ki. Hep parlak ışıklar altında yaşayanlar var, gözünün feri sönmüşler var. Uzun ömründe ikbali de idbarı da görenler var. Kimi eski günlerine ağıt yakarken kimileri manşetlerden düşmeyen... Kimi endüstriyel futbolun zenginliğinde giderek büyürken kimi zor zahmet ayakta kalmaya çalışan... Kimi pek meşhur kimi uzaktan aşina, kimi gözden ırak adı bile bilinmez... niceleri var." sözlerine yer veriliyor.

Kitapta yer alan 70 yazının 28'i Tanıl Bora'ya 42'si Ziya Adnan'a ait. Kitap Derbiler başlığıyla başlayarak öncelikle "bizim" İstanbul Derbilerinin halini hatırını sorup sonrasında dünyadaki derbileri anlatıyor. Mısır, İtalya, Brezilya,İngiltere, İskoçya, Sırbistan,Almanya ve Hollanda "derbilerinin" anlatıldığı bölümde siyasetten ticarete, inançlardan gelenek-göreneklere kadar bir çok şeyin de dahil olduğu futbol hikayelerinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Kitap Ankara'ya başlı başına bir yer ayırarak Gençlerbirliği ve Ankaragücü'ne yer verse de bu iki takımın derbi hallerinden bir şeyler bulunmuyor kitapta. Tribününe, taraftar profillerine, yönetim şekillerine, son yıllardaki hallerine, geçmişteki güzel günlerine değinilse de Ankara bölümünde bir güncellik sıkıntısı olduğu açıkça belli oluyor. Çok eskilerde kalmış konular değil, 2009 yılından 2010-2011 yıllarından hikayeler var ama o süreçten sonra Ankaragücü bambaşka bir hal aldı, Gençlerbirliği tribünleri bambaşka bir hal aldı. Ankaragücü'nün Diriliş hedefi başlı başına bir konu; böyle bir kitap için Gezi Direnişinden sonraki Gençlerbirliği tribünleri başlı başına bir konu olabilirdi.

Ama yine de Ankara sayfalarını okurken Emrah Serbes'in kitaplarında anlattığı Sakarya Caddesi'ni okur gibi "ben burayı biliyorum" tebessümü oluşuyor yüzde. Barış Bıçakçı'nın hikayelerine konu olan mekanlardan geçmiş olmanın tuhaf güzel hissi oluşuyor. Kitabın aslında derdi de güncellik değil. Karakterleri tanıtmak ve filmin devamıyla ilgili ipuçları vermek. Tıpkı Crystal Palace yazısında olduğu gibi...

Crystal Palace'ın anlatıldığı hikayede takımın 2012-2013 yılında Premier Lige çıkma isteğinden bahsediliyor. O takım 2012-2013 sezonunda eski Gençlerbirlikli Jedinak önderliğinde Premier Lig biletini de aldı. Bu sezon da yine Jedinak'ın kaptanlığından zor bir durumda olsalar da gelecek adına umutlu bir şekilde lig mücadelelerini sürdürüyorlar.

Londra ve Ada futbolunun anlatıldığı sayfalarda sadece Ziya Adnan'ın yazıları yer alıyor. Londra-Ankara karşılaştırmalı olarak bir çok örnek ve Ankara futbolu ile ilgili umutsuzlukla geçen sayfalardan sonra Ada'nın diğer takımlarının hikayelerine yer veriliyor.  Bu sayfalarda bizim adımıza öne çıkan mesaj: Avrupa'da başkentinden şampiyon çıkmayan tek başkent Ankara

Avrupa'nın Taşrasından bölümünde Malaga, Zenith,Dortmund, Napoli, Udinese gibi hikayelerle başbaşa aklıyoruz. Bu sayfalarda Udinese'yi okurken kafanızda canlanan Ankara takımını da yazının sonunda Tanıl Bora biraz da son zamanlarındaki halini iğneleyerek açık ediyor. Udinese sayfalarına başlık olarak Tanıl Bora, Bul-Oynat-Devret başlığını seçtiğine göre takım da belli oluyor zaten ilk cümlelerde.

Dünyanın Taşrasından sayfalarında da Asya'dan Afrika'dan Güney Amerika'dan hikayeler var ve bu hikayelerde de bol bol Ankara takımlarına selam gönderiliyor.

Sonraki bölüm kitap tanıtımında anlatılan "Hep parlak ışıklar altında yaşayanlar var, gözünün feri sönmüşler var..." cümlesinden devam ediyor. Unutulmuş ya da unutulmayan dediğimiz kulüpler anlatılıyor. Hacettepe, İstanbulspor, Notts County, Kocaelispor gibi bir zamanların fırtına takımlarının şimdi alt liglerdeki fırtınalara dayanma halleri hüzünlendiriyor insanı.

Son bölümde aslında ilgilisinin ezbere bildiği hikayelerin tekrarı var: Sol Kale Arkası... St.Pauli, Livorno,Acedemica,Zonguldakspor...

Hikaye iyiyse bin defa dinlesen bıkmazsın, bizimki de o hikaye! Lucarelli'yi , Hamburg'un Nazilere ölümüne direnmiş işçi mahallesini, İşçi Milli Takımını bir kez daha okumak iyi geliyor her şeye rağmen.

Kitapta belki bir İzmir esintisi eksik belki Adana Demirspor ya da başlı başına Adana Derbisi, İzmir Derbileri ama böyle başlanıldığında da sonu gelmeyecek bir yol olabilirdi. Cemal Süreya'nın "Seni bir kere öpsem ikincinin hatırı kalıyordu/İki kere öpeyim desem üçüncünün boynu bükük" sözlerindeki gibi birazda bu iş. Hatırı kalmış pek çok hikaye var kulüp hikayesi olarak ama onlar anlatılsa boynu bükük kalacak da nicesi...

Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle , eksiğiyle fazlasıyla kütüphanede futbol kitaplarının içinde bulunması gereken güzel bir eser olarak görüyorum bu kitabı... Futbol kitabı bulmak zor nitelikli ibr futbol kitabı bulmak daha zor, o nedenle Kimi Başrol Kimi Karakter- Kulüp Hikayeleri kitabı naçizane tavsiyemdir.

8 Aralık 2013 Pazar

Gençlerbirliği,Partizan,Hacettepe,Teleoptik,Altyapı...

Pilot takım artık bir çok takımın organizasyonunda rastladığımız bir olgu haline geldi. Kimi birkaç alt ligden kimi yurt dışında bir başka ülkeden bir takımla anlaşmalar yaparak hem oyuncu alış verişinde hem de keşfedilen yeteneklerin pişirilmesinde pilot takımları kullanıyor.

Etkili kullanan kulüplerle beraber bu yapıyı sadece ismen sürdüren de bir çok kulüp var. Pilot takımın Türkiye’de en başarılı örneklerinden birini Gençlerbirliği sunmuştu. Asaş ile başlayan süreç daha sonra Gençlerbirliği Oftaş’a dönüşmüştü ve bu takım son olarak da Hacettepe olarak yoluna devam ediyor.
2007-2008 sezonunda Süper Lig’e çıkarak Gençlerbirliği’nin karşısına dikilen Oftaş ligin ilk haftasında Gençlerbirliği’ne karşı oynayan kadrosunda şu isimler ön olana çıkıyordu; Ferhat Odabaşı Giray Kaçar, Kadir Bekmezci İlhan Eker, Orhan Şam,Serkan Atak,Hakan Aslantaş… Bu isimler halen Süper Ligde farklı takımlarda forma giyiyor. O dönem alt yapıda yakalanan jenerasyonla A takımda değerlendirilemeyen isimlerin Oftaş’a aktarılması sonucunda müthiş bir sezon yaşatmıştı Gençlerbirliği camiasına Oftaş… Ligi de Gençlerbirliği’nin üzerinde bitirdiler. Buradaki isimlerin bir çoğu da maalesef efektif olarak A takımda kullanılamadılar.

Son yıllarda Türkiye’de üst düzey ligde oynayan hiçbir takım transfer politikasını alt yapısı ile ilişkilendirerek düzenlemiyor. Ki bir çok kulüpte transferle ilgili bir politika var mı bu da bambaşka bir soru. Gençlerbirliği de son yıllarda transferdeki tercihlerini Balkan ekolünden kullanıyor. Şu an hali hazırda Tosic,Tomic,Petrovic,Lekic ve Milan bonservisleri Gençlerbirliği’nde bulunan oyuncular. Lekic kiralık olarak Gijon’da yavaş yavaş form tutarken geride kalan 4 isimdense sadece Tosic ve Petrovic forma şansı bulabiliyor.

Tomic,Petrovic ve Milan Partizan alt yapısından yetişmiş daha sonra fabrikanın dışa ihraç ettiği oyunculardan. Partizan da pilot takım olarak Teleoptik takımını kullanıyor. Gençlerbirliği-Hacettepe ilişkisine benzer bir ilişkinin olduğu iki takım arasında son zamanlarda işler Ankara’dakinden daha iyi yürüyor.
Partizan alt yapıdan çıkan yıldız potansiyeli olan oyuncuyu A takıma “bulaştırmadan” önce kendisini daha rahat geliştirebileceği ve futbol olarak taraftar baskısının uzağında kendini rahat ifade edebileceği bir takım olan Teleoptik’e gönderiyor.

Bu sezon Gençlerbirliği’nin Hacettepe’ye gönderdiği isimlere bakınca bunların hepsinin geçtiğimiz yıl A2 Liginde final oynayan takımdan olduğunu görüyoruz. A2 takımının sol beki, iki stoperi, üç orta saha ve bir forveti Hacettepe’de forma giyiyor. Bu isimlerden stoper ikilisi ve orta saha üçlüsü sürekli olarak süre alırken diğer isimler kadroya girmekte zorlanıyor. Bu isimlerin A takıma yani Gençlerbirliği’ne umutla dönmesi beklenirken son yıllarda dönen oyuncu sayısının azlığı taraftarları umutsuzluğa sürüklemek için yeterince veri oluşturmuş durumda.

Hacettepe’den Gençlerbirliği’ne geçiş yapan oyunculardan son yıllarda en dikkat çeken isimler Artun, Uğur,Mert ve Yusuf Emre oldu. Artun geçtiğimiz yıl 3.ligin gol kralı unvanıyla geldiği A takımda tutunamayarak bu sezon tekrar Fethiye’ye kiralandı. Metin Diyadin’in verdiği şansı iyi değerlendiren Uğur Milli takıma kadar yükselirken kaleci Mert 3.kaleci olarak kadroda görev bekliyor. Yusuf Emre ise Mehmet Özdilek’in gelmesiyle dönem dönem forma şansı bulmaya başladı. Uğur’u bir kenarda tutarsak diğer 3 isimin şu an için bize çok büyük umutlar vaat etmiyor. Gençlerbirliği A takımında kendilerini kabul ettirseler dahi ligde ortalama kalitenin üstünde olup olamayacakları büyük merak konusu olmaya bir süre daha devam edecek.

Teleoptik de ise A takıma kazandırılan oyuncuların yanında Avrupa’ya transfer olan oyucu sayısı da bir hayli fazla. Milan, Tomic ve Petrovic bu organizasyonun bir ürünü olarak önce Partizan’a ardından da Gençlerbirliği’ne transfer oldu.(Petrovic Blackburn transferinden sonra Ankara’ya geldi.)
Diğer birkaç isime göz attığımızda ise imrenilecek bir yapı çıkıyor karşımıza: Danko Lazovic,Mitrovic,Nastasic,Marco Scepovic,Sulejmani ve Partizan’ın bu sezon çok şey beklediği isimlerden olan Jojic…

Geçtiğimiz günlerde basında yer alan bir haberde Gençlerbirliği’nin alt yapısındaki yeni hamle olarak “Çevre illerdeki kulüpler ve beden eğitimi öğretmenleriyle irtibat halinde olunarak yetenekli oyuncuların kulübe kazandırılması” planından bahsediliyor. Bu hayli önemli bir atak olmanın yanında Partizan bunu hali hazırda uygulayan kulüplerden biri. Petrovic’i de Partizan bu yolla keşfederek önce Teleoptik’e göndermiş ardından Blackburn’e satmıştı. Onun yanında bu çevre birimler kulübe; Kezman, Savic,Zoran Tosic,Krstajic gibi isimleri de kazandırdı.

Bu sezon yeni kurulan bir lig olan U19 Liginde mücadele eden Gençlerbirliği U19 takımı bu “çevre” atağının bir örneğini sunuyor kısmi olarak. Zaten yıllarca ÇSK,Tunç Altındağ gibi takımlardan da gelen bir çok oyuncu kulüp bünyesinde bulunuyor ve bunun yanında da okul takımında izlenerek kulübe kazandırılan oyuncular... Sadece iş bu kez daha geniş bir çevreye ve daha derli toplu bir yönteme büründürülüyor. Bu sezon A takımın kaptanı Ramazan bu yolla Tunç Altındağ takımından kulübe kazandırılmıştı.

Gençlerbirliği’nin transferde ilk kapısını çaldığı takımlardan biri haline gelen Partizan ile alt yapısında farkına olmaksızın bir çok benzer yön bulunuyor. Bir taraf alt yapısını epey aktif kullanarak bir diğerine oyuncu satabilirken Gençlerbirliği alt yapıdan yetişen oyuncularına güvenme konusunda biraz daha tereddütlü davranıyor. Bu sezon “olmayacak galiba” denilen bir anda yeniden doğan Uğur gibi birkaç isim daha çıkmazsa; Hacettepe bir pilot takımdan çıkarak alt liglerde orta sıralara oynayan bir takım hüviyetine kavuşması an meselesi olacak.   


Bu dönem Partizan ilerleyen yıllarda başka güçlü bir alt yapıya bağımlı olmamak için de güçlü bir alt yapıyla yeniden bir Oftaş hikayesi yazılabilir. Hem de bir öncekinden daha kalıcı bir şekilde olmaması için de bir engel gözükmüyor futbolcu simsarı menajerler haricinde…  

7 Eylül 2013 Cumartesi

Ermenistan'ın "Altın Jenerasyonu"


Euro 2012 Elemelerinde aslında sinyali vermişlerdi. Grupta ikincilik için mücadele ettikleri İrlanda maçı Ermenistan için hayati önem taşıyordu. Yok sayılan ülke futbolu kendini kanıtlamaya başlamış ve en keskin cevabı play off’a kalarak verecekti. İrlanda bir önceki turnuvada Dünya Kupası elemeleri yolunda Henry’nin eliyle düzelterek attığı gol ile hayallerine veda etmişti.

Tanrı’nın eli bu kez el değiştirmişti. 2.lik maçında İrlandalı Simon Cox topu eliyle düzeltti, hakem görmedi ve devam eden pozisyonda Ermenistan kalecisi Berezovski ceza sahası dışına çıkarak Cox’un şutuna göğsünü siper etti. Hakem oyunu durdurdu ve kalecinin topu eliyle uzaklaştırdığını söyleyerek kırmızı kart gösterdi ve maçın sonucunda da Ermenistan 2-1 kaybederek play off hayaline veda etti. 2 sene sonra adeta İrlanda’ya bu “el” yordamı hatanın telafisi yapılmıştı.

Ermenistan ise kaldığı yerden devam etmeyi bir borç bilmişti kendisine, yaralı da olsa devam ediyorlardı. Euro 2012 elemelerinde gruplarında İtalya, Danimarka, Çek Cumhuriyeti,Bulgaristan ve Malta yer alıyordu. Bir şeyler kazanmanın değeri hiçbir şeyle ölçülemeyecek bir grup olmasının yanında kaybettiklerinde kimsenin “neden” diye sormayacağı bir gruptu.

Deplasmanda Malta galibiyeti bir ölçü değildi. Bulgaristan, İtalya ve Çek Cumhuriyeti mağlubiyetleri ise umutların sönmesine yol açmıştı. Asıl darbe ise Ermenistan’da alınan Malta mağlubiyetiydi.8.dakikada yenilen golü çıkartamamışlar grubun en güçsüz ekibine boyun eğmişlerdi. Sonraki Danimarka maçı ise formalitenin ötesinde gözükmüyordu. Puan kaybı olması da muhtemeldi fakat beklenmeyen oldu ve deplasmanda Danimarka’yı Ermenistan 4-0 mağlup etti. Bir sonraki maç ise yine deplasmandaydı ve rakip Çek Cumhuriyeti’ydi. Akın akın gelen Çek’ler ilk dakikalarda tehlikeli ataklar buldu ama değerlendiremedi. Daha sonra ağırlığını koyan Ermenistan önce Mkhitaryan ile öne geçiyordu ardından Rosicky beraberliği sağlıyordu. Kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Çek’ler son dakikalarda sağlı sollu ataklarla gelirken 90+2’de Ghazaryan kontra atağı golle sonuçlandırıyor ve Ermenistan’a hayati bir galibiyet daha kazandırıyordu. Bu sonuçlardan sonra puan durumu şu şekilde oldu:

İtalya: 7 Maç 17 Puan
Bulgaristan: 7 Maç 10 Puan
Çek Cum. 7 Maç 9 Puan
Ermenistan:7 Maç 9 puan
Danimarka: 7 Maç 9 puan
Malta: 7 Maç 3 Puan

Bu tabloda İtalya’yı bir kenara koyarsak ikincilik için büyük bir mücadele var. Bu durumda Ermenistan için içeride kaybedilen Malta maçına yanmamak elde değil. O Malta’nın aldığı tek puan da Ermenistan olunca bir kez daha hayıflanılacak ve üzülmek gereken bir hal çıkıyor ortaya.

Kalan 3 maç sırasıyla  Danimarka ve Bulgaristan içeride İtalya deplasmanda olacak. Sıralamada ve puan durumunda birebir rakibi olan iki takımla içeride oynamak şüphesiz büyük avantaj ama bol sürprizli bir grupta da hiçbir şey garanti değil. Son maçta İtalya ise çok güvenilmemesi gereken maçlardan.

Bu turnuvada play offlara kalır mı kalmaz mı kestirmek çok güç ama Ermenistan futbolu için güzel şeyler söylemek hiç de zor değil. Türkiye’nin yakaladığı ve dünya üçüncülüğünün geldiği “altın jenerasyona” benzer bir kadro var ellerinde. Kaleci Berezovski’nin 39 yaşında olmasını saymazsak takımın iskeleti oldukça genç… Kalitesinin kimsenin inkar edemeyeceği iki isim olan Aras Özbiliz (23)ve Mkhitaryan (24) uzun yıllar daha milli formayı giyecek isimler. Orta saha ve hücum gücünde böyle üst düzey isimlerin olmasının yanında bu futbolculara destek veren isimler de hiç de yabana atılacak cinsten değil. Şampiyonlar Ligi ön elemelerinde Celtic’e ecel terleri döktüren Karagandy’nin yıldız isimlerinden Ghazaryan (25), Krasnodar’ın orta sahası Pizelli (28), Anji’den Mkrtchyan ve Spartak Moskova’nın forveti Movsisyan (26) Ermenistan “altın jenerasyonundan” öne çıkan birkaç isim olarak göze çarpıyor.

Mkhitaryan’ın Dortmund’a transferiyle dikkatini çekse de çoğu kişinin Ermenistan futbolu sessiz sedasız ama emin adımlarla gelmeye devam ediyor. Belki bu turnuva belki de 2016’da bir turnuvada yer alacaklar. En azından bu jenerasyonu bunu başaracak güçte ve fazlasıyla hak ediyor. Komşu kontenjanından Yunanistan’a verdiğimiz desteğin yanına Ermenistan’ı da eklemenin  vakti geldi.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Her Yer Futbol Her Yer Direniş

Direniş günlerinde duvara yazılan bir yazı aslında her şeyi özetliyordu: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Sil gözyaşlarını!” Sokağın hali , siyasetin hali bu söz çerçevesinde şekillenirken hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir başka alanda futbol olacak. Bunun bilincinde olan iktidar ve adamları önlemlerini alelacele e-bilet uygulaması gibi, kombine kart taahhütlerinde kaçak maddeler eklemek gibi gülünç hareketlerle almaya çalışsa da engellemeleri kolay gözükmüyor.

İstanbul’da başlayan direniş diğer şehirlere sıçramış olsa da bu durum İstanbul’un ilgisini çekme konusunda yetersiz kaldı. İstanbul yine medya ve reyting olarak diğer illerin görmezden gelinmesini sağladı.Futbol sahalarında da aksini düşünmek aşırı iyimserlik olur. Şimdiden şunu söyleyebiliriz ki İstanbul statlarında olacak “tepkimsi” hareketler Anadolu şehirlerinde olacak tepkilerin önüne geçecektir

Süper Lige baktığımızda direnişin üst seviyede olduğu illerden İstanbul dışında; Ankara,Eskişehir,Antep ve Kayseri göze çarpıyor.  Kayseri’de neler olup “olmayacağına” dair ip uçlarını Süper Kupada gördük. Antep’te ise kulüp taraftarlarından bağımsız bir yapı sokaklarda olduğu için onlar için de bir şey söylemek güç olacak. Özellikle takımlarının bu sezon sıkıntılı bir süreç geçireceğini düşünürsek takımlarını protesto etmeleri daha yüksek bir ihtimal gibi gözüküyor. Eskişehir ise direniş şehitlerinden Ali İsmail’in yitirildiği kent… Eskişehirspor taraftarının da katıldığı direnişte pankartlarıyla “19 Haziran 1965’ten beri bozuk düzene direniyoruz” diyorlardı. Forumlarda da bireysel olarak kendilerini gösteren Eskişehirspor taraftarları EsEs Bandosunun sesine direniş sloganlarıyla ses katması muhtemel gözüküyor. Özellikle tribün kültürü olarak da zaman zaman polislerle gerilim yaşayan Eskişehirlilerin bu sezonu da gerek tribün yasaklarıyla gerekse olası siyasi protestolarla zorlu geçeceğe benziyor.

Direnişin bir başka kalesi Ankara ise rengini sezon başlamadan belli etti. Kennedy Caddesinde, Dikmen’de Kızılay’da gerek Ankaragüçlüler gerekse Gençlerbirlikliler çatışmaların birebir içinde oldular. Bir gözünü kaybederken üzerinde Gençlerbirliği forması olan Murat Özdemir’in o bakışları hala akıllarda… Yine mizahın üst seviyede olduğu bir Kennedy akşamında TOMA harekete geçerken üzerinde Ankaragücü forması elinde bahçe hortumu ile TOMA’ya su sıkan Ankaragüçlü de akıllarda… İki kulübün tribünlerdeki ortak tezahüratı genelde “Ankara Emniyet, bu ne rezalet” olurken bu sezon yine bunu sık sık tekrar edeceklerini düşünüyorum.

TSYD Kupası vasıtasıyla bu sezon ilk kez tribündeki yerini alan Gençlerbirliği taraftarı ilk tepkisini de gösterdi. Siyasi sloganın yasak olduğunu belirten acar İçişleri Bakanını kendi silahıyla vuran Gençlerbirlikliler bir süre sadece “SİYASİ SLOGAN” diye bağırdılar. Ardından “Hüloooğğğğ” kısmına geçen Kırmızı Karalı taraftarlar finali de “gol ata gol ata kazanacağız” , “her yer Kırmızı her yer Kara” ile yaptı. “Stop NATO” pankartıyla yeşil sahada NATO sürecine ve 1 Mart Tezkeresine en net tepkiyi koyan Gençlerbirlikliler bu sezon ligde de çokça kendilerinden bahsettirecektir. O gün Beşiktaş-Ç.Rizespor maçında atılan “Her yer direniş her yer Beşiktaş” sözü kadar bu atılan sloganların değerinin olmaması da en başta söylediğim konuya denk düşüyor. Ankara’nın diğer kulübü Ankaragücü taraftarları da polisin “yenemediği” tribünlerden. Her yerde atlı polislerden tutun da çevik kuvvete kadar bir çok yolu deneyen polis Ankaragüçlüleri kendince “uslandıramadı”. Bu sezon da Ankaragüçlüler ilk 8 hafta 19 Mayıs Stadı’nda maç izleyemeseler de “Diriliş” dönemine yakışır bir tribün performansı sergileyecektir.

Bir alt ligde ise “Allahına kadar diren Adana” diyerek sokaklara çıkan , acıyla büyümüş çocukların biber gazıyla dalga geçtiği Adana var. Adana Demirspor tribünlerinin siyasi tavrı-tutumu zaten bilinen bir gerçek. Bu Gezi Direnişi sürecinden de alınlarının akıyla çıkan “şehrin asi çocukları”, ilk fırsatta Kayserispor’la oynanan sezon açılış maçında Gezi’ye selamını çaktı. Bu selamı sezon içinde sık sık duyacağız.Aynı ligdeki İzmir temsilcisi Karşıyakaspor taraftarları da direnişin içinde olan gruplardandı. İzmir’de yapılan göz altı operasyonlarında Karşıyakaspor tribün liderleri de göz altına alınmış ve salıverilmişti. Bu göz altı olayı tam da Suat Kılıç tribün liderleriyle akşam yemeği yerken oluyordu. Bu olay da maalesef çArşı üyelerinin göz altına alınması kadar ses getirmedi.   Yine aynı ligdeki bir başka takım olan Mersin idman Yurdu taraftarları ise ligden düşmelerine de gönderme yaparak “Biz halkız,halk düşmez” pankartıyla alanlar da oldular. Onlar da tribünden bu sıcak günlere gönderme yapacaklardır.

En merak edilen takımlardan biri ise 2.ligde mücadele eden Hatayspor olacak. Halk Savaşı kavramından barikatlarıyla, inançlarıyla küçük örnekler sunan Hatay halkı, direnişi hayatının baş köşesine koymuş durumda. Abdullah Cömert’in hemşerileri onu tribünde yaşatmaktan ve anmaktan da geri durmayacaklardır.


İstanbul’un  dışındaki şehirlerde İstanbul’un uzağında polis şiddetinin çok yakınında, güzel goller izlemenin garantisini olmadığı ama tribünlerinde güzel hareketlere garanti veren bir futbol sezonu başlıyor. Muhtemeldir ki İstanbul onların sesini duymasa da, görünmez de kılsa onlar yine “Her yer Taksim,her yer direniş” sözünü bol bol dillendirecekler. Çünkü tribünler direnmeyi “çok iyi bilir”…

18 Ağustos 2013/Evrensel Pazar

15 Ağustos 2013 Perşembe

Sıfır Hakem / Fikret Doğan - Taraf

6 hakem muhabbetleri açıldığına göre bu konuda yazılmış bence en güzel yazıyı paylaşmak istedim. Fikret Doğan'ın mükemmel yazılarından sadece biri olan bu yazı her hakem hatasında aklıma düşer. O nedenle şimdi "Sıfır Hakem" yazsının tam zamanıdır...

Başlangıçta iki takım, iki kale, iki yarı saha ve bir top vardı. Her maç büyük bir kardeşlik duygusuyla sıfır-sıfır başlardı. Simetriyi bozan tek unsur meşin yuvarlaktı; sanırım işte bu yüzden onu tekmelerdik. Harala gürele topumuzu oynar, bir anlaşmazlık çıktığında, biz oyuncular bunu kendi aramızda hallederdik, kâh tatlı dille kâh bağrış çağrış. Bazen taşkafanın teki inatçılık ederse, öfkesindeki sahiciliğe saygı duyar, “hadi bu sefer de senin gönlün olsun” deyip suyuna giderdik; hep haklı olmak değil, birlikte yaşamak önemliydi çünkü. Maç hayata tâbiydi, ondan azade bir şey değildi. Her türlü herzeyi yiyip sonra da “sahada yaşanan sahada kalır” diyemezdin öyle. Bilirdik çünkü, yaşam provası dediğimiz şey yaşamın ta kendisiydi. 

Fakat günlerden bir gün saha kenarında ipsiz sapsız bir adam peydahlandı. Diğer seyirciler gibi maçı heyecanla seyretmiyor, tam tersine ihtiraslı gözlerle sahayı süzüyordu. Elindeki köstekli saati sallayarak “Size maçın ne zaman bittiğini söyleyebilirim” dedi masum bir surat ifadesiyle. Bu yardım teklifinin ardında sinsice bir niyetin yattığı kimin aklına gelirdi ki? Ertesi gün saha kenarında dikildiğinde üzerinde takım elbise ve kravat vardı; çok önemli bir adammış gibi kabarıyordu. Derken bir gün elinde düdükle çıkageldi; artık bağırmak zorunda kalmayacakmış. Onun ne kadar tembel biri olduğunu daha o gün anlamalıydık. Sonra yine kendisi kılıklı iki kardeşini getirdi, “Bunlar çizgide dursun, anlaşmazlık çıkarsa danışırsınız” dedi. Böyle böyle yuları kaptırdığımızın farkında bile değildik.

Oysa aramızdaki mevzuları yine eskisi gibi konuşarak halledebilirdik. Şimdi ise sürekli birbirimizle didişip duruyorduk. Bunun üzerine “Bu böyle olmayacak, en iyisi ben sahanın içine gireyim, kardeşlerim de ofsayta baksınlar” dedi. Artık sadece zamanın değil, mekânın da efendisiydi; sahanın üzerindeki kuş bile ondan soruluyordu. Elindeki düdük Azrail’in orağına dönüşmüştü. Nitekim daha sonra bu adam takım elbiseyi çıkarıp kara gömlek giyecekti. Despotun tekiydi. Tanrı kelamı gibi hiçbir dediği tartışılamıyordu. Üstelik bir zamanlar rica minnet sahaya giren adam şimdi bizi sahadan atma hakkına sahipti. Dağdan gelip bağdakini kovmak diye buna denir işte. Bir gün teknik direktörler maraza çıkarıyor gerekçesiyle bekçi niyetine başka bir akrabasını daha musallat etti başımıza. Sürekli amip gibi bölünüyordu bu adam. Şimdi de kale arkalarına iki akrabasını daha yerleştirmek niyetindeydi. 

Oh ne âlâ, ofsaytları yancılara, gol ve penaltıları kale arkasındakilere, kulübedeki arızaları dördüncülere havale etmişti. Kendisi artık sıcak sudan soğuk suya elini sürmeyecek anlaşılan. Yakında ortasahaya sandalyeyi atıp, getir götür işlerine bakan çırak hakeme “hadi koçum şuradan çift kaşarlı bir tost kap gel bakiim” derse hiç şaşırmayın. Gidişat onu gösteriyor çünkü. 

Hakemin varlığı sadece birbirimize duyduğumuz güveni değil, içimizdeki dürüstlüğü de çaldı götürdü. Artık bizim için ahlak duygusunun soyunma odasında bırakılması gereken gündelik kıyafetlerden hiçbir farkı yok. Paranın bizi bozduğu söyleniyor. Doğrudur, ama hakem kadar değil. Çünkü futbolun milyonlarca insanın gözü önünde değil de sadece hakemin gözü önünde oynandığını düşünür olduk. Öğretmenin kötümcül otoritesini kopya çekerek altetmeye çalışan öğrenciler gibi biz de kurnazlığa kaçmaya başladık. Hakeme ne yedirirsek kârdır sandık, ama böyle yaparak onun gücüne güç kattığımızı hiç düşünmedik. 

Ne tuhaf, hakemin sayısıyla birlikte hatalar yüzünden kopartılan yaygara da artıyor. “Hadi biri görmedi, hadi ikisi görmedi.. altısı da mı görmedi bunların?” Hakemin sayısını arttırmak bir çözüm değil. Tam tersine başlangıç sayısına indirmelidir, yani sıfıra. Meraklanmayın, biz de en az sizin kadar dürüstüz. Eğer futbol başlangıçtaki gibi hakemsiz oynanan bir oyun olsaydı Ali Güneş o plonjonu yapmazdı. Yapsaydı bile kendi eliyle dikerdi topu penaltı noktasına. Şu anda şu anda bir futbolcunun kendini yalandan yere atması bir hakemin en doğru kararından bile daha ahlâkidir. O kara gömlekli herifin dönmemecesine defolup gittiği gün futbolun da kurtuluşudur, çünkü şeytana sattığımız ruhun geri alındığı gündür aynı zamanda.

Fikret Doğan - Taraf 
23 Eylül 2009

13 Ağustos 2013 Salı

AEK'in Dirilişi...

AEK,malum borçları nedeniyle bu sezon 3.ligde mücadele edecek. Bu buruk hikaye herkes tarafından bilindiği için, bu bölümü kulübü borçlandırıp, 5.5 Milyon Euro zimmetine geçiren Psomiadis'in hapiste sürünerek yaşamına devam etmesi dileğiyle geçelim.

Bu sezona haliyle sancılı başlayan AEK, bu durumun tam aksine umutlu başladı. Öncelikle federasyona stat olarak Atina Olimpiyat Stadı adres verildi. Yunanistan'da bu stadı dolduramayacağı söylense de spor basınındaki rakamlar tam tersini söylüyor. sport.gr sitesinde yayınlanan ve ulusal basında da yer bulan habere göre 5 günde yapılan satış 5 bini aştı. Talebin bir hayli fazla olduğu söylenen kombinelerden rekor bekleyenler de yok değil.

Öte yandan Pana' ve Olympiakos'un ise bu rakamların halen çok altında olduğu söyleniyor. Buna Pana' ve Olympiakos destekli basın "AEK bilet satmak için abartılı rakam veriyor" dese de genel değerlendirme ve kulüp açıklamaları bunun doğruluğu şeklinde.

Bu bilet atağı Ankaragücü'nün "Diriliş Sezonu" sloganını epeyce andırıyor. Ankaragücü de 19 Mayıs Stadı'nda oynama kararı almış ve kombine biletlerini Pazartesi itibariyle satışa sundu. Ankaragücü için de ilginin yoğun olacağı söyleniyor. Haliyle "Bi Aek değil" ama ilgi olması muhtemel...

AEK, Olimpiyat Stadını doldurur mu? Üst ligdeyken tıklım tıklım dolma gibi bir durum çok nadir oluyordu, özellikle son yıllarda ama bu sene kayda değer rakamlara yaklaşacaklardır. 19 kişilik bir kadro oluşturan AEK'in yaş ortalaması 23. Genç bir kadroyla yola çıkan takımda, 2000 yılından beri takıma emek veren 37 yaşındaki savunmacı Nikos Georgeas ise takıma abilik yapacak.

Kısaca belirtmek gerekirse tüm bu bilet muhabbetinin sonucu olarak; uzun bir yolu olan AEK, bu yolu "yalnız yürümeyeceğinin" bilinciyle yola koyuluyor.