1 Haziran 2014 Pazar

Conifa Dünya Kupası Grupları ve Fikstürü

A Grubu: Kürdistan-Arameans Suryoye-Tamil Eelam
B Grubu: Sapmi-Occitania-Abhazya
C Grubu: Padania-Güney Osetya-Darfur
D Grubu: County of Nice-Nagorno Karabağ-Ellan Vannin

1 Haziran
Darfur United-Padania
Kurdistan-Arameans Suryoye
Abhazya-Occitania
Ellan Vannin-Nagorno Karabağ

2 Haziran
Tamil Eelam-Aramean Suryoye
Darfur United-Güney Osetya
Abhazya-Sapmi
Ellan Vannin-County of Nice

3 Haziran
Tamil Eelam-Kurdistan
Güney Osetya-Padania
Occitania-Sapmi
Nagorno Karabağ-County of Nice

Daha sonra 5-6-7 Haziran tarihlerinde Çeyrek Final-Yarı Final ve Klasman maçları oynanacak son olarak 8 Haziran'da final maçı oynanacak.

"Ölümü de umursamıyoruz/Çünkü biz ölümü çoktan yendik"

Yaşadığımız Soma'daki katliam nedeniyle Şilili madencileri bir kez daha hatırlamıştık. Onlar nasıl hayatta kalabildi sorusuna "yaşam odası" diye bir kavramla cevap alabildik. Soma'da yoktu, "yetkiliye" göre "Kaçmak mı istersiniz, burada kalmak mı?" kadar basitti mesele! En sonunda da belki de ağızlarından kaçırarak bir kaç ay sonra yapacaktık deyiverdiler. Somalı madenciler öldü, Şilili madenciler yaşıyor; tek gerçek bu.

Şilili madenciler, dünya kupası öncesi bir kliple bu kez tüm dünyanın gündemindeler. Şili Futbol Takımı Dünya Kupası'nda ülkelerini temsil ederken onlara en büyük desteği ve azmi madenciler veriyor. Madenciler düştükleri "ölüm grubunun" çok da zor olmadığını haykırıyorlar.

İşte o klip ve sözleri:

Burada 70 gün mahsur kaldık
Toprak tarafından yutulduk
Daha sonra ne yaptığımızı kanıtlamak zorundaydık
Biliyorduk ki dışarıda milyonlarca Şilili bizimleydi
Tüm dünya bunun şahidiydi
Bu nedenle bu toprağı umut ve cesaretle doldurup Brezilya'ya yolluyoruz
Böylece bir Şilili için hiç bir şeyin imkansız olmadığını tüm dünyaya göstereceğiz
İspanya mı zor?
Hollanda mı zor?
Ölüm grubundan korkmuyoruz
Ölümü de umursamıyoruz
Çünkü biz ölümü çoktan yendik

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Ötekilerin Dünya Kupası

FİFA Dünya Kupası stat inşaatlarındaki işçi ölümleriyle, evlerinden edilen halkıyla , yerlileriyle Brezilya'ya felaket getirirken coğrafyanın başka bir bölgesinde Ötekilerin Dünya Kupası sahnelenecek. Ötekilerin ötekilikleri asla FİFA gibi bir mafya kurumu tarafından muhatap alınmamalarından geliyor.

Siyasi ve ekonomik sebeplerle başta Kürdistan olmak üzere bir çok devleti olmayan halkın FİFA'da temsili yok ve FİFA onları hiç bir turnuvaya da bu sebeple dahil etmiyor. Bu konudan muzdarip halklar da Conifa ismiyle bir federasyon kurdu. Bu federasyona dahil olan takımlar:

Afrika Kıtası: Darfur United - Zabzibar
Asya Kıtası: Arameans Suryoye - Kürdistan - Tamil Eelam
Avrupa Kıtası: Abkhazia - Ellan Vannin - Heligoland - Kuzey Kıbrıs - Occitania - Padania - Romani People - Clento - County of Nice - Monako - Güney Osetya - Franconia - Nagorno Karabağ
Amerika Kıtası: Quebec - Cascadia

Geçtiğimiz yıl yapılan Viva Dünya Kupası'nda Kuzey Kıbrıs'ı 2-1 yenen Kürdistan şampiyonluğu elde etmişti.
Geçen yılın şampiyonu Kürdistan

Bu yıl da 1-8 Haziran tarihlerinde İsveç- Östersun'da yapılacak turnuva'da 12 takım mücadele edecek. Turnuvada Aramean Suryoye, Ellan Vannin, Güney Osetya, Saphi, Abkhazia, County of Nice, Kurdistan, Darfur United, Padania, Tamil Eelem, Occitania ve Nagrono Karabağ mücadele edecek.

İsveç'in Sami bölgesinde yapılacak turnuvaya burada yaşayan halklardan Aramean Suryoye, Süryanilerin takımı olarak Asya Kıtasından mücadeleye katılacak. Kürdistan da Süryanilerin takımı gibi "bizim takım" kontenjanında yerini alıyor. Zaten "bizim derbimiz" de yani Arameans Suryoye- Kürdistan maçı açılış maçı olacak.
Kuzey Kıbrıs Takımı

Kuzey Kıbrıs ise değişen hükümetle birlikte bu olaya biraz daha soğuk bakarak biraz çekimser kaldı bu sezon. Bir diğer tuhaflık ise FİFA ve UEFA'nın muhatabı olarak kabul gören Azerbaycan'ın Conifa'ya başvurup "Karabağ'ın burada ne işi var?" demesi galiba. Aslında Azeri hükümetinin ve devletinin yarattığı siyasi atmosferde Karabağ tam da buraya denk düşüyor. Hatta federasyonun kuruluş amacı bu ama Azerbaycan Futbol Federasyonu şansını denemek istemiş yine de...

Halkların Dünya Kupası 1 Haziran'da Östersund'da start alacak. İzlemek ya da takip etmek bir hayli zor. Kapısının önünde olan direnişte penguen belgeseli yayınlayan televizyon kanallarından bahsediyoruz sonuçta.Şu anda tüm medya mafyanın organize ettiği Dünya Kupası'na odaklanmış durumda. Ve Brezilya'da evlerinden canlarından olan halkın yaptığı protestoları haberlerinde "...protestoların dünya kupası süresinde de devam etmesinden korkuluyor..." diyerek seslendiriyor.

İşçilerin stat inşaatlarında ölmediği , insanların evlerinden edilmediği bir dünya kupası başlıyor ve bu turnuvada kaybeden de olmayacak.

18 Mayıs 2014 Pazar

Soma-Sırbistan-Hırvatistan-Bosna Hersek

"... Gençlerbirliği takım kaptanı olarak şunu da eklemek istiyorum. Takım olarak bugün kazandığımız primleri Soma'ya ve şu an Sırbistan,Hırvatistan ve Bosna Hersek'in etkisi altına alan sel felaketinde zarar gören insanlara göndereceğiz." - Ante Kulusic

Bu hafta oynanan maçlarda ne topun gitmeye mecali vardı ne de futbolcuların o topu gitmeye teşvik edecek ruh halleri...Çaykur Rizespor-Elazığspor maçının ardından konuşan futbolcunun dediği gibi "1'den 300'e kadar say desen, sıkılırım sayamam. Biz bu kadar insanımızı kaybettik!" 

Ante Kulusic

Ligin son haftasıydı , TFF hariç kimsenin de oynama isteği yoktu ama TFF istiyordu. Şov devam etmeliydi, daha doğrusu TFF Başkanını oraya atayan istiyordu. 

Soma'daki cinayet için tüm spor kulüpleri geride kalanlara bir şekilde elini uzattı, uzatmak istedi. Futbol zaten böyle anlarda sadece futbol olmuyor. Ante'nin eline çarpmayan topa penaltı vermek ve bunun tartışmasını yapmak katıksız futbolken; İlker Meral'in Balıkesir'den komşu il Manisa'ya giderek insanlara destek olma adına 3 gün boyunca orada bitap düşmesi tam da futbol asla sadece futbol değil meselesi. Öğrendikten sonra hakeme ettiğin laflara üzülüyorsun, utanıyorsun! İki gündür aynı gömleği giyen bakan övgüsü gibi bir şey de değil bu ayrıca. 

Biz Soma'daki katliamı canlı yayında basın toplantılarıyla izlerken Balkanlar da sel felaketiyle boğuşuyordu. Bosna Hersek başta olmak üzere Sırbistan ve Hırvatistan da etkilendi selden. Gençlerbirliği'nde Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna Hersek'ten 6 oyuncu(Kulusic,Tomic,Tosic,Smiljanic,Petrovic,Zec) bulunuyor. Beşiktaş maçında ilk 18'de bunların 3'ü yer aldı. 
Bosna Hersek

Bosna'da da kulüpler statlarını kriz masasına dönüştürerek yardımları burada toplamaya ve bizzat futbolcuların katıldığı dağıtım ekipleriyle ülkenin yarasını sarmaya çalışıyor. 

Gençlerbirlikli futbolcular da kazandıkları beraberlik primlerini acıyı bile ayrıştıranlara inat bu iki acı için bölüştürdüler. Haberler sadece Bosna'dan bahsediyor, niye mi ; Kınık'taki madenci ailelerine devlet neden başsağlığı dilemediyse o yüzden! Yaşadıklarımız "fıtratında" insanlık olanın anlayacağı kadar acı , dayanışmamız "fıtratında" vicdan olanın anlayacağı kadar büyük! 

22 Nisan 2014 Salı

Syrianska Direniyor

İsveç'te "büyütülmüşlerden" Malmö'ye gönlümüz kaysa da hafta sonları link araya araya izlediğimiz bir de Syrianska var. Donmalardan, kopmalardan arda kalan zamanda ne kalırsa geriye o şekilde izliyoruz. Zaten takım az gol atıyor bir de o kopma anlarına gelince gol hakikaten çekilmez olabiliyor. Fiber çözüm diyenler var da ben Twitter'a girmek için internette kırk takla atıyorum fibere daha çok var.

Geçen sezon Özcan Melkemichel'in takımında hiç bir şey yolunda gitmedi. Takımdaki hiç bir şekilde anlatılamayacak kurumsallık(!) sonucunda Özcan Melkemichel de zaten rica minnet görevdeydi. Uzun yıllar takımı çalıştırması, takımın eski futbolcusu olması gibi etkenler camianın çocuğu etiketini zaten yapıştırmış. Zaten tarihsel bir kader ortaklığımız var ama bu haliyle de bir STSL ya da PTT takımından farkı yok gibi.
Özcan Melkemichel

Geçtiğimiz yılki palnsız programsız başlanan ligde pek bir varlık gösterilemedi. 30 maçta alınan 14 puan ve -38 averaj var sadece elde! Geçtiğimiz sezon bir tek Sharbel Touma'ya endeksli takım onun yanına birilerini ekleyemeyince bu kaçınılmaz sona mahkum oldu. Hatta öyle ki kadro yapmak için zaman zaman alt yapıdaki genç oyuncular profesyonel yapılarak kadroya dahil edildi.

Dinko Delic takımın en golcüsüydü attığı sadece 5 golle. Onun yanında bu sezon Şanlıurfaspor'a yolu düşüen Mattias Mete ve Nahir Oyal da o takımda zaman zaman forma bulabildi. Deneyimsiz ve istikrarsız bir kadroyla küme düşen Syrianska bu sezon Superettan adı verilen bir alt ligde mücadele ediyor. Benzer sıkıntılar benzer olasılıkklarla birlikte başlayan sezonda Touma dizinden geçirdiği sakatlık nedeniyle emekli oldu ve futbola da başladığı kulüpte yardımcı antrenörlük görevine getirildi. Beyrut asıllı oyuncu kulübün zor zamanlardan geçtiğini söylerken kulübün kendi içine dönmesi ve alt yapıdan çıkacak oyuncularla bir şeyler yapabileceğini söylüyor.
Sharbel Touma

Takımın başında Özcan Melkemichel'e göre daha deneyimsiz bir isim olan Stefan Fredriksson vardı. Fredriksson 4-1-3-2 dizilişiyle oynayacaklarını söylerken dar bir kadroları olduğunu zaman zaman buna uymakta da sıkıntı yaşayacaklarını söylemeyi ihmal etmiyordu. "Küçük bir takımımız var ama kaliteli isimler olduğunu düşünüyorum. Gerçekçi beklentiler koymalıyız. Önümüzde çok zor bir süreç var. Taraftarlardan anlayış ve sabır bekliyorum bu zorlu süreçte" diyen Fredriksson aslında bu sezonun nasıl geçeceği ile ilgili de ipucu veriyordu herkese. Sonuç olarak geçici olarak görevde kalması beklenen Fredriksson hazırlık sürecinin ardından görevinden ayrıldı ve yerine Zvezdan Milosevic geldi.

Takımın artık deneyimli oyuncularından olan İsa Demir de sezon başı yapılan röportajda artık tabiri caizse takımın abisi konumunda olduğunu söylüyordu. "Bir çok oyuncumuzu kaybettik zor zamanlar yaşayabiliriz. Bu dönemde taraftarımıza da büyük iş düşüyor. Onları tribünlerde görmeyi çok isteriz." diyen İsa, Syrianska'nın kendisi için ne ifade ettiğiyle ilgili soruya da "Syrianska benim kalbimdeki tek kulüp. Bu kulüp sadece İsveç'teki Süryaniler için değil dünyanın her yerindeki Süryaniler için önemli ve değerli. Bunun bilinci hepimizde var." diyor.
İsa Demir

2014-2015 sezonu daha yeni başladı ama sıkıntılar şimdiden had safhada. 3 maçta 3 puan toplayabildiler. İlk maçta kendi evlerinde Sirius'a karşı 9 kişi kalıp 5 yediler 2.hafta deplasmanda Verborgs'a 2-1 yenildiler. 3.haftada bu kez deplasmanda 10 kişilik  Landskrona'yı 3-2 yenebildiler.

Landskrona maçı kadro yapısıyla ilgili bir fikir verebilir, 90 dakika aynı 11 ile oyuncu değiştirmeden oynadılar ve 90.dakikada ilk ve tek değişikliklerini yaptılar.

27 maçlık uzun ve zor bir yol var önünde ligden yükselmekten ziyade tutunabilmek ilk amaç... Tutunabilirler mi sorusu için olumlu şeyler sıralamak zor. Ama bir umut...

15 Mart 2014 Cumartesi

Simgesel Galibiyet

Futbolun asla sadece futbol olmadığı gerçeğini doğrulayacak hepimizin çuvallar dolusu argümanımız var. Angola-Portekiz ile oynadığı dünya kupasında 4-4-2 , 3-5-2 konuşan yorumcu zaten bizden değildir.  Ama bu simgeselliği bizim de yarattığımız ayrı bir gerçek. O gün belki de muhafazakar bir Portekizli için gayet sıradan bir gündü ve “dostça” geçmesi muhtemel bir maçtı. Bir Angolalı için ise belki de her şeydi.
Ülkede katillik, hırsızlık gün yüzüne çıkınca artık biz de hırsıza katile atılan her tokadı kendi hanemize yazmaya başladık. Kasımpaşa deyince akla gelen yaratılan algıya hepimiz vakıfız. Hatta Kasımpaşalılık üzerinden vatandaşa “Ananı da al git” densizliği açıklanabilmişti. Kasımpaşa’nın futbolda bu ara yüzü gülüyor. Çok güzel tesisleri var, transferlere milyonlar akıtabiliyorlar, iş adamları bu kulübe el atabilmek için birbirlerini çiğnercesine kulübün kapısından kendini içeri atmak için yarışıyorlar. Gözümüz yok pisliklerinde boğulsunlar.

Kasımpaşa-Gençlerbirliği maçı sırasında Twitter’da Oğuz Paşalı isimli Beykozsporlu bir taraftarın yazdıklarını gördüm. Oğuz Paşalı; “2000'li yılların başı çocuğum o zamanlar..Kasımpaşa stadı daha inşaat o zaman,deplasman tribününe yer ayrılmamıştı..Ev sahibi tribününe girmiştik.Yanlış değilsem Bülent hat-trick yapmıştı 3-1 kazanmıştık maçı..Şimdi biz amatörde onlar 1.ligde kahrolsun endüstriyel futbol!” sözleriyle tesisleri elinde alınmak istenen ve sırf bu yüzden türlü rantlara kurban edilen Beykozpsor ile şimdi modern tesisleriyle Avrupa’yı hedefleyen Kasımpaşa’yı karşılaştırıyordu.

2000’li yılların başından bahsediliyor… 2002 yılından sonra düzenli bir şekilde yükselen bir takımdan söz ediyoruz tabi burada. 2001 yılında 3.ligde mücadele eden takım 2001-2002 sezonunda 2.ligde mücadele etmeye başlıyor ve sonrasında olanlar malum. Bir kez küme düştüler, o dönemde takımın başında Fuat Çapa vardı.

Sahadaki oyunun hiçbir değeri yok aslında, 2-1 Gençlerbirliği galip geldi. Ateş hattına yakın bir noktadan üst sıralara çıkmak için hayati öneme sahipti. Ama simgelediği şeyler tribünler için çok fazlaydı.
Berkin’i öldürenler yine Berkin’in ölümüne bahaneler yaratabilmek görünürlüğünü yitirmesi için Burak’ı öldürdü. Merminin kimden çıktığı umurumda değil. Cenazesi olan mahalleye baskın yapılması kimin fikriyse Burak’ın katili odur.

Burak Kasımpaşa tribününden olduğu söylenen bir Galatasaraylı.  En azından sosyal medyadaki profillerinden biri bize bunu söylüyor. Kasımpaşalı ağabeylerinin emriyle de Kasımpaşa tribünleri Burak’ı sahiplendi. O nedenle maç boyu ara ara “Şehitler ölmez vatan bölünmez” gibi sözleri sayıkladı. Şehit kimdi, şehitlik kavramı aslında neye karşılık geliyordu, bunu o tribünler hiç düşünmedi.

O yüzden Gençlerbirliği iki gol atmış kazanmış; Yalçın-Donk tandemine karşı kazandı diyemiyorum. Saydığım sebeplerden dolayı ve fazlası nedeniyle Castro’yu bugün ortada Doğa-Özgür iyi kilitledi pas dağıtamadı deyip çıkamıyorum.

Simgesel anlamlar yüklüyorum elde olmadan. Emri ben verdim diyen adama karşı kazandık diye düşünüyorum. Berkin’in mezarına konan bilyelerden-misketlerden iç savaş çıkarmaya çalışan adama karşı kazandık diye düşünüyorum.

Berkin’in annesini yuhalayan-yuhalatan insanlara karşı kazandık diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Burak’ın resmini ekledikleri Türk bayraklı fotoğraflar vardı tribünlerde. Bunların mazideki ağabeylerinin yarattığı, yaratmaya çalıştığı bir nefretle aileleri buralardan İsveç’e göçmek zorunda kalmış Süryani Jimmy Durmaz, Kürt Mervan Çelik’in golüyle kazandığımız için farklı anlamlar yüklüyorum.

Ama gerçekler bundan farklı tabi. Kazandık ve 3 puan aldık. Akıllı bir oyun vardı,Stancu iyiydi, Jimmy hareketliydi. Nizamettin girdi oyunu rahatlattı. Savunmada hata yapmadık vs. En kötüsü de sahada olan futbolcuların çoğu Berkin’den habersizdi. Berkin’i kaybettiğimiz gün, kulüplerden futbolculara kadar bir çok kişi baş sağlığı mesajı yayınladı.  Gençlerbirliği’nde ise istisnalar hariç tepki yoktu. Cumadan cumaya “hayırlı cumalar” temennisini eksik etmeyen oyuncular, ölen bir çocuk için umursamaz olabiliyormuş demek ki bunu gördük. Yerli malı haftası kadar değeri yok demek ki bir çocuğun onu görmüş olduk.

Biz yine de Anadolu halklarının iki çocuğunun attığı golle; anaları yuhalatan, sapanlı çocuklardan korkan adamın takımına karşı kazandığımızı varsayalım. Kaybettiklerimizin geri gelmeyeceklerinin ağırlığını omuzlarımızda hissederek…


(Çok da derli toplu bir şey olmadı, son günlerin yorgunluğu, mutsuzluğu üzerine anlık bir mutluluk üzerine bir karalama sadece)

16 Ocak 2014 Perşembe

Kimi Başrol Kimi Karakter- Kulüp Hikayeleri

Kitapçılarda spor ya da özelinde futbolla ilgili yeni/farklı kitaplar bulmak kolay değil. Çıkan kitap okunmuyor ya da bazı çıkanlar direk ticari kaygıyla çıkartıldığı için tat vermiyor. İletişim Yayınları'nın değer verdiği bir alan olan futbol kitaplarına başka yayın evlerinde görmek pek mümkün olmuyor. Hakkını yemeyelim İthaki de özellikle Simon Kuper kitaplarıyla bir boşluğu büyük ölçüde dolduruyor.  Halen bir kitabevine gittiğinizde "Spor" kitaplarının olduğu köşede en önde "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" kitabı duruyor olabiliyor.

Raflara bu haftanın başında Tanıl Bora ve Ziya Adnan'ın birlikte hazırladığı Dipnot Yayınlarından Kimi Başrol Kimi Karakter-Kulüp Hikayeleri kitabı düştü. Kitabın tanıtımı olarak;

"Her futbol kulübü bir nevi roman kahramanıdır. Haydi deyin ki hikaye kahramanı! Bu kitaptaki yazılar dünyanın dört bir köşesinden bu hikaye ve roman kahramanlarının bir öbeğinin resmi geçididir. Nasıl ve nerede başlamış hikayeleri, renkleri nasıl doğmuş, nasıl büyümüşler ya da nasıl önemsizliğe sürüklenmişler; zaman içinde kimler giymiş formalarını neler kazanmış, neler kaybetmişler, şimdilerde ne yaparlar, ne alemdedirler, sevdalıları kimlerdir?

Futbol birkaç renkten birkaç büyük takımdan ibaret değil ki. Hep parlak ışıklar altında yaşayanlar var, gözünün feri sönmüşler var. Uzun ömründe ikbali de idbarı da görenler var. Kimi eski günlerine ağıt yakarken kimileri manşetlerden düşmeyen... Kimi endüstriyel futbolun zenginliğinde giderek büyürken kimi zor zahmet ayakta kalmaya çalışan... Kimi pek meşhur kimi uzaktan aşina, kimi gözden ırak adı bile bilinmez... niceleri var." sözlerine yer veriliyor.

Kitapta yer alan 70 yazının 28'i Tanıl Bora'ya 42'si Ziya Adnan'a ait. Kitap Derbiler başlığıyla başlayarak öncelikle "bizim" İstanbul Derbilerinin halini hatırını sorup sonrasında dünyadaki derbileri anlatıyor. Mısır, İtalya, Brezilya,İngiltere, İskoçya, Sırbistan,Almanya ve Hollanda "derbilerinin" anlatıldığı bölümde siyasetten ticarete, inançlardan gelenek-göreneklere kadar bir çok şeyin de dahil olduğu futbol hikayelerinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Kitap Ankara'ya başlı başına bir yer ayırarak Gençlerbirliği ve Ankaragücü'ne yer verse de bu iki takımın derbi hallerinden bir şeyler bulunmuyor kitapta. Tribününe, taraftar profillerine, yönetim şekillerine, son yıllardaki hallerine, geçmişteki güzel günlerine değinilse de Ankara bölümünde bir güncellik sıkıntısı olduğu açıkça belli oluyor. Çok eskilerde kalmış konular değil, 2009 yılından 2010-2011 yıllarından hikayeler var ama o süreçten sonra Ankaragücü bambaşka bir hal aldı, Gençlerbirliği tribünleri bambaşka bir hal aldı. Ankaragücü'nün Diriliş hedefi başlı başına bir konu; böyle bir kitap için Gezi Direnişinden sonraki Gençlerbirliği tribünleri başlı başına bir konu olabilirdi.

Ama yine de Ankara sayfalarını okurken Emrah Serbes'in kitaplarında anlattığı Sakarya Caddesi'ni okur gibi "ben burayı biliyorum" tebessümü oluşuyor yüzde. Barış Bıçakçı'nın hikayelerine konu olan mekanlardan geçmiş olmanın tuhaf güzel hissi oluşuyor. Kitabın aslında derdi de güncellik değil. Karakterleri tanıtmak ve filmin devamıyla ilgili ipuçları vermek. Tıpkı Crystal Palace yazısında olduğu gibi...

Crystal Palace'ın anlatıldığı hikayede takımın 2012-2013 yılında Premier Lige çıkma isteğinden bahsediliyor. O takım 2012-2013 sezonunda eski Gençlerbirlikli Jedinak önderliğinde Premier Lig biletini de aldı. Bu sezon da yine Jedinak'ın kaptanlığından zor bir durumda olsalar da gelecek adına umutlu bir şekilde lig mücadelelerini sürdürüyorlar.

Londra ve Ada futbolunun anlatıldığı sayfalarda sadece Ziya Adnan'ın yazıları yer alıyor. Londra-Ankara karşılaştırmalı olarak bir çok örnek ve Ankara futbolu ile ilgili umutsuzlukla geçen sayfalardan sonra Ada'nın diğer takımlarının hikayelerine yer veriliyor.  Bu sayfalarda bizim adımıza öne çıkan mesaj: Avrupa'da başkentinden şampiyon çıkmayan tek başkent Ankara

Avrupa'nın Taşrasından bölümünde Malaga, Zenith,Dortmund, Napoli, Udinese gibi hikayelerle başbaşa aklıyoruz. Bu sayfalarda Udinese'yi okurken kafanızda canlanan Ankara takımını da yazının sonunda Tanıl Bora biraz da son zamanlarındaki halini iğneleyerek açık ediyor. Udinese sayfalarına başlık olarak Tanıl Bora, Bul-Oynat-Devret başlığını seçtiğine göre takım da belli oluyor zaten ilk cümlelerde.

Dünyanın Taşrasından sayfalarında da Asya'dan Afrika'dan Güney Amerika'dan hikayeler var ve bu hikayelerde de bol bol Ankara takımlarına selam gönderiliyor.

Sonraki bölüm kitap tanıtımında anlatılan "Hep parlak ışıklar altında yaşayanlar var, gözünün feri sönmüşler var..." cümlesinden devam ediyor. Unutulmuş ya da unutulmayan dediğimiz kulüpler anlatılıyor. Hacettepe, İstanbulspor, Notts County, Kocaelispor gibi bir zamanların fırtına takımlarının şimdi alt liglerdeki fırtınalara dayanma halleri hüzünlendiriyor insanı.

Son bölümde aslında ilgilisinin ezbere bildiği hikayelerin tekrarı var: Sol Kale Arkası... St.Pauli, Livorno,Acedemica,Zonguldakspor...

Hikaye iyiyse bin defa dinlesen bıkmazsın, bizimki de o hikaye! Lucarelli'yi , Hamburg'un Nazilere ölümüne direnmiş işçi mahallesini, İşçi Milli Takımını bir kez daha okumak iyi geliyor her şeye rağmen.

Kitapta belki bir İzmir esintisi eksik belki Adana Demirspor ya da başlı başına Adana Derbisi, İzmir Derbileri ama böyle başlanıldığında da sonu gelmeyecek bir yol olabilirdi. Cemal Süreya'nın "Seni bir kere öpsem ikincinin hatırı kalıyordu/İki kere öpeyim desem üçüncünün boynu bükük" sözlerindeki gibi birazda bu iş. Hatırı kalmış pek çok hikaye var kulüp hikayesi olarak ama onlar anlatılsa boynu bükük kalacak da nicesi...

Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle , eksiğiyle fazlasıyla kütüphanede futbol kitaplarının içinde bulunması gereken güzel bir eser olarak görüyorum bu kitabı... Futbol kitabı bulmak zor nitelikli ibr futbol kitabı bulmak daha zor, o nedenle Kimi Başrol Kimi Karakter- Kulüp Hikayeleri kitabı naçizane tavsiyemdir.