3 Mart 2013 Pazar

Siyah Beyaz Film Gibi Biraz...

Ucuz bir film senaryosu gibiydi aslında her şey. Önce filmdeki bizim takım, geriye düşer ve o kadar kötü oynar ki herkes umutsuzluğa kapılır. Tribünde oturan "bizim takımın" eşrafı oflayıp poflamaya başlar. Kenarda hoca çaresizdir bir şekilde maçı çevirmenin yollarını arar ve takım sahada devamlı birbirine kızmaktadır...

Tam bir Hollywood uyarlaması gibiydi yani dün gece! Hollywood sineması ve kötü uyarlamalarından ne kadar uzak dursak da "zafere kaçış" temalı filmler hayatın bir yerinde karşılık buluyor işte.

İlk 30 dakika kötü futbol hakem hatasıyla kazanılan bir avantaj ve bu sırada futbol adaleti denebilecek Fenerbahçe golü üst paragrafı yaşatıyordu İnönü'ye... Semt dolmuş taşmış, bir o kadar yürekte semte sığdırmaya çalışıyordu kendini uzak diyarlardan. Stat tamamen dolu uyarlama bir film için yüksek bir bütçe ayrılmış çok belli.

Sonra "bizim takımdan" "bizim çocuk" isyan eder bu kötü gidişe ve ilk fırsatı eline ya da daha doğrusu ayağına geçirdiğinde çaprazdan gönderdiği serbest vuruş bir golcüyü kayıtsız bırakamayacak güzellikte olduğu için Kuyt da kayıtsız kalamamış kendi ağlarına göndermişti topu. Oyun dengede gibiydi bu kez ilk paragrafın yerini korkulu bir umut sarmıştı.

İkinci yarıda eski takımına karşı oynayan o mahalleden bu mahalleye gelmiş çocuk eski arkadaşlarından "intikam" almak istercesine ikinci golü atınca "bizim takım" öne geçiyordu. İntikam burada tamamen kurgusal, yoska Niang golden sonra sevinmedi bile vefa denilen güzel şeyin hatırına. Ama kırılma anı konacaksa finalde bu öteki mahalleden bu mahalleye gelmiş çocuk büyük yer tutardı uyarlamalarda.

Yine film tadındaydı işte herşey, öne geçer geçmez golü yedi "bizim takım"...Yönetmen seyirciyi çok uğraştırıyordu. Filmi bir an önce bitirmemek için makara doldurmak adına ekstra replikler sahneler koyuyordu. Yine "kaybedebilirsiniz" hissini de canlı tutmaya çalışıyordu yönetmen. Hem de rakip yüklenmeye tehlikeli olmaya da başlıyordu. Kenardan hoca genç oyunculardan birini yanına çağırıyordu. Bu genç oyuncu da her  filmde genelde olur. O girdikten sonra da "bizim takım" kontrolü hafif hafif ele almaya başlıyordu.

Son dakikalarda baskı artınca kaybetme hissi artıyordu, kaybetmeyelim böyle veda etmeyelim hissi tavan yapıyordu. Bu sırada film futbol maçından basketbol maçına dönüyordu. 24 saniye süresi başlamıştı "bizim takımın". Top öteki mahalleden gelen çocuğun ayağına geldiğinde, maç 1-1'ken basketbl deyiimiyle blok futbol deyimiyle çizgiden top çıkaran Olcay'a yuvarlıyordu topu. O da son saniyede topu ayağından/elinden çıkartıp ağlara/potaya gönderdi. Ve sayı/gol olur olmaz maç bitti.

Stat yıkılıyordu, futbolcular nasıl sevineceklerini bilemiyor, yedek kulübesi sevinç karmaşası yaşıyordu. Tribünler zaten hasret rüzgarlarını çok erkenden estirmiş ve hazır bekleyen göz yaşlarını bırakıyordu.

Film yine Amerikanvari bir mutlu sonla bitiyordu. Herkesin tahmin ettiği olması gerektiğini düşündüğü şey oluyordu aslında ama yönetmen yüzünden senarist yüzünden biraz dolambaçlı oluyordu. Kaybedebilirsiniz diye dürtüp kazandırıyordu yönetmen.

İnönü'ye son veda değil bu ebet ama derbiler açısından son veda... Son vedaya da böyle bir maç yakışırdı herhalde. Bizimkisi bir aşk hikayesi siyah beyaz film gibi biraz diyen taraftar dün bir film platosunun ortasında buldu kendini hem de figüran falan değil bizzat oyunculardan biri olarak. Film afişi yapılsa bu geceyle ilgili hepsinin tek tek adları yazar o afişe...

Bu takım mutlu sonu göremez belki ama taraftarlarına bu geceyi gösterdi...Yetmez mi, bence Beşiktaş taraftarının tıpkı Cemal Süreya dizelerindeki gibi haykıracağı bir gece oldu...


Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder